webmaster
 
Cevapla
15-11-2011 15:51:03
kavazaki
 

Türk Devrim Tarihi Kitap Özeti

Yazar İsyan Günlerinde Aşk isimli romanında, 1876 tarihli Kanun-i Esasi’nin tekrar yürürlüğe konulmasıyla ilan edilen 2. Meşrutiyet ve Meclis-i Mebusan’ın tekrar açılması sonrasında Osmanlı Devleti’nde oluşan ve bir süre sonra imparatorluk içinde bir anarşiye dönüşecek olan özgürlük ortamını anlatmıştır. Ayrıca, başlangıçta Abdülhamit’in istibdat rejimini ortadan kaldırmak ortak amacını paylaşan çevrelerin; daha sonraları nasıl birbirlerine karşı bir iktidar mücadelesine giriştiklerini ve halkın arasında baş gösteren huzursuzlukları, pek çok perspektiften bakarak anlattığı 31 Mart İsyanı ile gözler önüne sermiştir.

Yazar kitabının pek çok yerinde gerek halkın, gerek Padişah’ın, gerek ordunun, gerekse İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin; Meşrutiyet öncesi ve sonrası ile ilgili görüşlerine yer vermiştir. Aynı zamanda bu kesimlerdeki; sonu 31 Mart İsyan’ına varacak gelişmelere ve değişimlere zaman zaman objektif, zaman zaman subjektif bir yaklaşımla değinmiştir. Tüm bu sıcak gelişmelerin yaşandığı o dönemde bizzat yaşamadığından ve bir tarihçi olmadığından, tarihi olayları ve özellikle bu olayların nedenlerini bazen yanlış veya eksik yansıtmıştır. Zaten bir tarih kitabı değil bir roman yazmış olan yazar; tarihi ve gerçek tarihi kişileri dekor olarak kullanmaktan çekinmemiştir.

Sırasıyla incelemek gerekirse öncelikle yazarın gözünden halkın 2. Meşrutiyet ve sonrasında gelişen olaylara bakış açısını incelemek yerinde olur.

Yazar kitabında ilk olarak; halkın, 2. Meşrutiyet’in ilanı ve birkaç ay sonra İstanbul’da Meclis’in açılması üzerine verdikleri tepkileri dile getirmiştir. Özellikle hangi dinden, hangi ırktan olursa olsun Osmanlı İmparatorluğu içindeki hemen hemen bütün unsurların aynı özgürlük sevincini paylaştıklarını belirtmiştir. Gerçekten de bu konuda hiçbir şüphe yoktur ki; saray çevresindeki çıkar sahibi tek tük insan dışında Padişah 2. Abdülhamit’in baskı rejiminden bıkmayan yoktur. 2. Meşrutiyet’i içten içe desteklemeyenler de zaten o ortamda kendilerini, cemiyeti destekler göstermek zorunluluğunda hissetmiştir. Meşrutiyet’in ilanı ve Meclis’in açılması yurdun dört bir köşesinde büyük sevinçle karşılanmıştır. “Otuzüç yıl süren bir istibdattan sonra Meclis’in açılmasını kutlamaya gelen kalabalık, meydana sığmamış...”(s. 10) “Yalnızca meydan değil meydana giden sokaklar da imparatorluğun dört bir yanından kopup gelen Trakyalı çobanlarla, adalı denizcilerle, esrarlı yarımadaların baharat kokularını taşıyan Araplarla, kutsal kentlerden göçmüş Yahudilerle, bellerine piştovlar sokuşturulmuş Karadağlılarla, Bulgarlarla, Kürtlerle, Kırgızlarla, sürekli şarkılar söyleyip oynayan çingenelerle, kısık gözlü Tatarlarla dolmuştu” (s.11) Gerçekten de otuz şu kadar senedir istibdat baskısı altında bunalan halk birdenbire sevinç ve heyecana, tarif edilmez bir hissiyat taşkınlığına kapıldı. Koca Osmanlı Devleti umumi bir bayram içinde idi.

Ne yazık ki, bu neşeli ortam çok uzun sürmedi ve bir anda tüm özgürlüklere kavuştuğunu düşünen halk huzursuzlanmaya başladı. Bir zamanlar kahraman olarak nitelendirdikleri İttihat ve Terakkiciler’in karşısında yer almaya başladı. Özgürlüğün ne anlama geldiğini bilmeyen halk ise, bunca yıldır işleyen kanun ve nizam müesseselerinin yıkıldığını düşünmekteydi ve uzun süredir uğradığı haksızlıkları göz önüne alarak, bundan böyle kendi sorunlarını kendisi çözmeye karar vermişti.

Meşrutiyet’in ilan edilmesinden sonra sosyal, siyasal ve toplumsal açıdan kendi durumlarında bekledikleri değişimi göremeyen halk adeta bir hayal kırıklığına uğramıştı. Yaratılan özgürlük ortamından da yararlanarak üstüne gidecek adam arıyordu. Yazarın da belirttiği gibi “Yıllarca ağır bir istibdat altında ezilerek susmak zorunda kalan, kendi sessizliğiyle zehirlenen bu kalabalık, şimdi ilk kez konuşma imkanı buluyor; kime kızacağına karar veremediği, hatta bunu pek de düşünmediği, İslam’ın yeryüzündeki gölgesi olan Halife Hazretleri’ne kızmak gibi büyük bir günaha da alışkın olmadığı için İttihatçılara kızıyor, daha önce çektiklerini unutup o günkü acılarının sebebini meşrutiyet olarak görüyordu.”(s. 88) Buradan da anlayabiliriz ki Genç Osmanlılar’ın, özellikle dış politikada batının emperyalist güçlerine karşı koz olarak kullanılmak amacıyla, Kanun-i Esasi’ye soktuğu halifelik 2. Abdülhamit zamanında Padişah’ın yaptığı olumsuz işleri bile söylemekten korkar bir halk yaratmıştı. Bu durum da; gerçekten suçlu olan kişiyi değil, amacı yalnızca Meşrutiyeti getirerek Padişah’ın mutlak hakimiyetine son vermek olan İttihat ve Terakki’yi halkın gözünde suçlu konumuna sokmuştur. Osmanlı Devleti’nde her koşulda Padişah’ına bir diğer deyişle, Halifesi’ne bağlı kalan bir halk vardır. Yazarın da belirttiği gibi 2. Meşrutiyet ilan edilip de meclis açıldığında da, 31 Mart İsyan’ında da halk “Padişahım çok yaşa” sözlerini sürdürmüştür.

Ancak İttihat ve Terakki’nin halk tarafından suçlanmasının bir diğer sebebi de vardır ki yazar bu önemli hususa çok az değinmiştir. Halkın özellikle de zor koşullarda yaşayan, Meşrutiyet idaresiyle çıkarları zedelenen ve cahil denebilecek kadar dini kışkırtmalardan etkilenen kesimini İttihat ve Terakki’yi hatalı bulmaktaydı. Bunun sebebi sarayın başından beri İttihat ve Terakki’yi halka islam karşıtı, yabancılara da tam tersine hristiyanlık karşıtı olarak göstermesidir. İçinde bulunduğu sefalet yüzünden sataşacak yer arayan halk da bu kışkırtmalarla galeyana gelip Cemiyet’e yüklenmiştir. Saray,......, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni de Hristiyanlık taraftarı ve İslamiyet düşmanı olarak tanıtmaktaydı. Öte yandan, Büyük Avrupa Devletleri’ne, Cemiyet’in Hristiyanlık ve Avrupa aleyhtarı olduğu söylenmekteydi.

Kitabın bir bölümünde geçen bu konuşmada da; halkın ve askerin cahil kesiminden, özellikle de muhalefetin içinden insanların konuşmalarında İttihatçiler’den “gavur” diye bahsedilmektedir. Yazar, İttihatçılardan bu şekilde bahsedildiğinden söz etmiştir; ancak halkı bu şekilde etkileyen zihniyetin kim olduğu üzerinde durmamıştır:

“- Cihat ilan edeceklerini söylüyorlar.
- Kime karşı?
- Farmason gâvuru olan zabitlere, İttihatçılara karşı...” (s. 180)

Sonuç olarak yazar halkın tavırlarını tarafsız bir gözle fakat zaman zaman eksik şekilde yorumlamıştır. Halkın kendilerini kurtaracak kim olursa onu desteklediğini belirten yazar bu konuda doğru bir tespitte bulunmuştur. “Büyük bir meydana geldiklerinde Hareket Ordusu’na bağlı birliklerin topçu bataryalarıyla birlikte meydana girişini alkışlayarak ‘Padişah’a ölüm!’ diye bağırdıklarını gördü; bir hafta önce aynı meydanda bu insanlar, ‘Yaşasın Padişah, yaşasın şeriat’ diye bağırıyorlardı.” (s. 337-338)

Yazar kitabında daha çok halkın içinden sivrilen ve dinin arkasına sığınan, bir bakıma İttihat ve Terakki muhalifleri olarak adlandırabileceğimiz mollalardan, şeyhlerden bahsetmiştir. Bu insanların arkasında gerçekten de cemiyeti iktidardan atmak amacını güden muhalefet vardır. Dinin arkasına sığınarak İttihatçıları gavurlukla suçlayanlar elbette ulemalar, din bilginleri değildi. Bunlar meşrutiyetin ilanıyla yaratılan özgürlük ortamında memnuniyetsizliklerini dile getiren ve mevcut meşruti düzeni değilse de iktidardaki İttihat ve Terakki’yi yok etmeye çalışan medrese öğrencileri ve birtakım mollalar, din sömürücüleriydi. 31 Mart olayında ve bu olayın daha öncesinde yaşanan diğer birtakım irticaî faaliyetlerde din adına ortaya düşenler, yine bu sahtekarlardı.“...Kalabalığın arasında kirli sarıklarıyla mollalar da gözüküyordu ama aralarında halkın tanıyıp saygı duyduğu ulemadan birisi bulunmuyordu...” (s. 217) Yazarın da kitabının bir bölümünde yer verdiği “Kör Ali” isimli bir hocanın liderliğinde büyük bir kalabalık halinde Saray’a yürüyen halk, 2. Abdülhamit’ten şeriati geri getirmesini istemişti. Örneğin 31 Mart’tan daha önce yaşanan bu olay irticaî faaliyetlerden bir örnektir.

Yazarın, İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Padişah hakkındaki açıklamalarına gelince kendisinin pek de tarafsız davranmadığını itiraf etmek gerekir. Padişah’ı olduğundan daha acınacak ve haklı durumda gösterdiğinden, İttihat ve Terakki’yi ise hiçbir şey yapmayan sorumsuz bir cemiyet olarak yansıttığından objektif bir yaklaşımda bulunmadığını söyleyebiliriz.

İttihat ve Terakki’yi kitabın başında halkın kahramanı olarak nitelendiren yazar daha sonraki tüm olumsuz olaylarda İttihat ve Terakki’yi hatalı bulmuştur. İttihat ve Terakki’nin bazı konularda hata yaptığı yadsınamaz bir gerçektir ama o dönemin koşullarında cemiyetin daha farklı şekilde davranmak gibi bir şansı yoktur.

Meşrutiyet’in ilanından sonra iş iktidarı ele almaya gelince, meşrutiyetin ilanı için beraber savaşan insanlar hatta İttihat ve Terakkiciler kendi içlerinde ayrılığa düşmüşlerdi. İktidarda bir boşluk vardı ve bu geçiş döneminde kimse iktidarı ele almaya cesaret edemiyordu. “Ülkede öyle tehlikeli bir belirsizlik vardı ki, kimse uzanıp da iktidarın dizginlerine dokunamıyordu, herkes ellerinin yanacağından, bunu hayatıyla ödeyeceğinden çekiniyordu; ülkenin bir padişahı, kabinesi, meclisi, çok güçlü olduğu sanılan İttihat ve Terakki gibi meşrutiyeti ilan ettirmiş bir cemiyeti, çeşitli fikirlerden ve akımlardan oluşan partileri olduğu halde, ülke kimse tarafından yönetilmiyor, günübirlik kararlarla bir belaya doğru sürükleniyordu.” (s. 72) Yazar bu sözlerle meşrutiyetin ilanı sonrasındaki siyasi ortamdan bahsederken, özellikle İttihat ve Terakki’nin çabalarını hiçe sayıyor. Olaya bugünkü gözle bakıldığında cemiyetin ilk bakışta ülkenin yönetimini ele almaktan kaçtığı düşünülebilir, ancak olayın kökeninde farklı sebepler yatmaktadır. İttihat ve Terakki’nin mensupları resmi hükümet işleri hakkında hiçbir fikir ve tecrübeleri olmadığı için birden bire hükümet teşkil etseler ne yapacaklarını, idare mekanizmasını nasıl yürüteceklerini bilmezlerdi. Hükümetin başına çıkmayı onların zihinleri almadığı gibi, memleketin de hazmedebilmesi imkansızdı. Rütbesiz, nişansız, şan ve şöhretsiz bir gencin Vezaret ünvanıyla sadrazamlığa çıkmasını, sırmalı nazır üniformasını giyerek bir koltuğa kurulmasını bu memleketin havsalası almazdı... Kitabın ileriki bölümlerinde yazarın İttihat ve Terakki’li Binbaşı Ragıp Bey’in yine İttihat ve Terakki’nin azalarından olan ağabeyi Cevat bey’le yaptığı konuşmalar sırasında sarf ettiği “ ...ben kaç defa söyledim Talat’a, böyle olmaz, Padişah’ı devirip idareye el koyalım diye ama laf aramızda cesaret edemiyorlar, aslında belki de haklılar, elde hazır kadro yok. İdareyi ele aldık diyelim, kimleri koyacağız kabineye, halk o ittihatçı efsanesinin arkasındaki adamları görünce sükûtu hayale uğramayacak mı?...” (s. 114) sözleriyle de İttihat ve Terakkicilerin iktidar korkusu anlaşılmaktadır. Ama yazar kitabında bu korkudan kendisi de bahsettiği halde pek çok yerde İttihat ve Terakki’yi sorumluluk yüklenmediği gerekçesiyle şuçlu durumuna düşürmüştür.

Cemiyet’in iktidarı birinci elden ele almamasının geçerli sebepleri vardı. Buna rağmen cemiyet elinde güç olarak meclisi tutarak belli bir kontrol mekanizması görevini üstlenmiştir. İktidarı işbaşında bulunan kabineye bırakarak, elindeki gücü yalnızca gerektiğinde kullanan, Anayasayı korumakla görevli bir denetleyici komite olarak kenara çekildi. Böylelikle ortaya çıkan “sorumluluk yüklenmeden iktidarda söz sahibi olmak” sorunu bu dönem içindeki siyasal çatışmanın başlıca kaynaklarından biri olacaktı.

Öyleki baştaki ortak amaçlarını gerçekleştirmiş Cemiyet üyeleri arasında bile özellikle iktidar konusunda fikir ayrılıkları vardı. İçlerindeki bir azınlık bu gücü sonuna kadar kullanmak istiyordu, ama çoğunluk devrimi siyasal aşamadan öteye götürmek hevesinde değildi.

İttihat ve Terakki’nin tüm eleştirilerin odağı haline gelmesinin diğer bir sebebi ise zor kaldığı durumlarda hiç tereddüt etmeden şiddete başvurmasıdır. Ancak o dönemde cemiyetin düzeni, asayişi sağlayabilmesi için başka çıkar yolu da yoktu. Özellikle İttihat ve Terakkiciler arasında ciddi anlamda cesur ve kan dökmekten korkmayan insanlar vardı. İşte bunlardan birinin Galata Köprüsü’nde Hasan Fehmi’yi vurmasıyla cemiyetin imajı iyice sarsıldı ve isyana bir adım daha yaklaşılmış oldu. Onun 8 Nisan’daki cenaze töreni, Türkiye’de pek görülmeyen millî bir cenaze halini aldı. Yazar da Hasan Fehmi suikastı üzerine kulandığı bu cümlelerde suikast sonrası ortamı özetlemiştir. “Ölüme öldürülmeye, cinayete, suikasta alışkın ve bigâne bir coğrafyanın, bir gazetecinin öldürülmesine gösterdiği o hınç dolu tepki, tek başına, o cinayetten daha fazla bir şeyin acısının ya da hıncının işareti olduğunu belli ediyordu. Bir ölümle ayağa kalkan şehrin bir daha yatışması, sükûnete kavuşması için sayılamayacak kadar çok cinayetin işlenmesi, insanların öldürülmesi ve cenazelerin kalkması gerekiyordu; ölüme aldırmayan bir diyarda tek bir ölüme böylesine büyük bir tepki gösterebiliyorsa, arkası çok kanlı gelecek demekti.”(s. 177)

Yazarın Padişah’ı ele alış biçimine gelinceyse, Padişah’ın gelişen olaylara bakış açısını yansıtırken her sözü doğrudan 2. Abdülhamit’in ağzından çıkmış gibi yazdığı için, bu konuda da pek objektif bir tutum sergilemediğini söyleyebiliriz.

Yazar 2. Meşrutiyet’in ilanından sonra Meclis-i Mebusan’ın açıldığı gün yaşananları anlatırken “Padişah, geldiği gibi ayaklarını sürüyerek ayrıldı salondan; kendisini bekleyen arabasına sanki bu yaşananlar onu hiç ilgilendirmiyormuş gibi sessizce binip kendini koltukların yumuşaklığına bıraktı.” (s. 13-14) diyerek yanlış bir saptamada bulunmuştur. Çünkü padişahın başkatibi, 2. Abdülhamit’in açış nutkunu okumuştur ve bu nutukla Abdülhamit’in geçmişteki yanlışlarının sorumluluğunu danışmanlara yükleyerek Meclis’le yakın bir ilişki kurmaya çalıştığı belliydi. Yani Padişah yazarın romanında belirttiği gibi gelişen olaylar kendisini hiç ilgilendirmiyormuş gibi davranmıyordu. Aksine sanki kendisi de Meşrutiyet’in yeniden ilanını ve Meclis’i Mebusan’ın açılmasını çok istiyormuş gibi davranıyordu. İstibdat döneminde yaşananların tek şuçlusu olarak danışmanlarını gösteriyordu. Meclisle ilişkilerini sıkı tutma çabaları oldukça da başarılı oldu.

Yazar ayrıca Padişah’ı hep halifeliği dolayısıyla sonsuz bir iktidara sahip biri gibi göstermiş, Meşrutiyet’in ilanı ve 31 Mart sonrası tahttan indirildiğinde ve özellikle Selanik’e sürüldüğünde onu bir zavallı gibi göstermiştir. “Tahttan indirmek onu siyasetten uzaklaştırmaktı ama Selanik’e sürgüne göndermek onu hayatın dışına atmak, bütün ümitlerini yok etmek anlamına geliyordu.” (s. 355)

Yazar ordudan bahsederken özellikle 31 Mart ayaklanmasında rol alan askerlerden ve ayaklanmanın bastırılmasında rol oynayan yüksek rütbeli subaylardan bahsetmiştir.

Yazarın “Selanik’teki Üçüncü Ordu’nun, Halifeye bağlı olan molla takımı ‘şeriat elden gidiyor’ naralarıyla ortalığı karıştırmasın diye özel olarak İstanbul’a getirilmiş haki üniformalı birlikleri dizilmişti.” (s. 10) diyerek belirttiği gibi cemiyet asker işbirliği ile ilan edilen Meşrutiyet’in bekçiliğini yapmak ve çıkacak olayları dindirmek için Selanik’ten Dersaadet’e askerler göndermişti. Ancak, bu askerlerin de yoldan çıkması uzun sürmedi.

Zaman geçtikte Selanik’ten gelen bu askerler arasında başıbozukluklar görülmeye başladı. “Vakit, öğleni daha yeni geçiyordu ama Dersaadet’teki muhtemel bir ayaklanmayı bastırmak için gönderilen Selanik birliklerinin subayları oldukları anlaşılan mülazımlar daha bu saatten içmeye başlamışlardı.”, “...bütün ordu bir laçkalığa yuvarlanmak üzereydi; neferlerin subaylara saygısı ve güveni kalmamıştı, değişik görüşteki subayların birbirlerinden nefret ettiklerini fark etmişlerdi; İstanbuldaki askerler, özellikle de Selanik taburları bir başıbozukluktan yararlanarak isyankar bir hal almaya başlıyorlardı.” (s. 108). Gerçekten de yazarın da dediği gibi, kısa zamanda gördükleri ilgi ve alakadan şımaran ve başlarındaki otoritelerin etkisinden nispeten de olsa kurtulan askerler arasında isyanlar bile çıkmaya başlamıştı.

Daha önce halkı etkileyen din sömürücülerinden bahsederken altını çizdiğimiz “Kör Ali” olayının ardından askerler arasında da gerilim yaratan bir olay gerçekleşmiştir. Bu olayın başlamasına Hassa Ordusu’nun 2. Fırkasının 7. ve 8. Alaylarının Cidde’ye gönderilmesini bildiren emir neden olmuştur. Ciddeye atanan 86 asker, gitmeyeceklerini söyleyip derhal ordudan çıkarılmalarını istemişler, kışlanın önünde +++++ çatarak, kumandanları Şükrü Paşa’nın kışlaya dönme emrine karşı koymuşlardır.

Bütün bu isyanların en büyük tetikçilerinden biri de elbette dinin arkasına sığınan muhalefetti. Dini kullananların asker içindeki etkisinden bahseden yazar, yine de dincilerin arkasındaki esas güç olan muhalefetin pek üstünde durmamıştır. “ Molla takımının askeriyede taraftarı gittikçe artıyor, bizim alaylı subaylarla çavuşların neredeyse tekmili bunların ağzına bakıyor, bizi gavûr belliyorlar...” (s. 116) Yazar muhalefetin ordu üzerindeki etkisinden özellikle tek bir yerde net olarak bahsetmiştir. “O Derviş Vahdeti nabekârı şimdi bir İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti diye mürteci bir teşkilat kurdu, geçen gün okudum gazetede ellinci alay olduğu gibi aza yazılmış bunların cemiyetine...” (s. 115)

Sonuçta kısaca özetlemek gerekirse 31 Mart İsyan’ına kadar özellikle İstanbul’daki erat arasındaki gelişmeler bunlardan ibaretti. Ordu laçkalaşmış, memnuniyetsiz askerlerle doluydu ve patlamaya hazır bir barut gibiydi. Kim nereye çekerse oraya gitmeye hazırdı ve öyle de oldu. Yüksek rütbeli subayların etkisi ise daha çok 31 Mart isyanı sonrasında askerin idareyi ele aldığı zamanda görüldü.

Tüm bu gelişmeler sonucunda tarihe kanlı bir hadise olarak geçen 31 Mart olayı gerçekleşti. “...barakalarından karmakarışık fırlayan askerler, karârgahlardaki zabitlere saldırdılar, yakaladıklarını, kafalarını avlunun taşlarına vura vura yerlerde sürüklemeye, üniformalarını parçalamaya, “Dinsizlere ölüm!” diye bağırmaya koyuldular.” (s.208) Gerçekten çok kanlı geçen isyanda pek çok sayıda mektepli subay öldürülmüştü. Daha sonra isyanı bastırmak için Selanik’ten gelen Mahmut Şevket Paşa komutasındaki Hareket Ordusu’nun ve birtakım tüfeğini, şifeğini kapıp gelen sivillerin İstanbul’a gelmesiyle başlayan işgale karşı yapılan direnişlerde de epey ölüm olmuştur. “Subayların çoğu, şehri terk etmek için gizlice bahçeden ayrılıyorlardı, ayrılmayanlar da ya sokaklarda askerler tarafından dövülecek ya da şanssız olanları kurşunlanarak öldürülecekti, kimse öldürülen subayların sayısını tam olarak bilemeyecek ama kırk kadar oldukları söylenecekti.” (s. 244) İşte yazar bu sözleriyle, 31 Mart İsyan’ında yaşanan can pazarını ve gözü dönmüş isyancıları gayet net bir şekilde tasvir etmiştir.

İsyanın kaynağı memlekette farklı kesimler tarafından, farklı şekilde yorumlanmıştır. Yazarın aktarmasına göre Padişah, isyanın arkasında kendisini tahttan indirmek için bahane arayan İttihat ve Terakki’nin mevcudiyetinden emindi. Almanya’nın da orduyla olan yakın ilişkileri nedeniyle maddi destek sağladığını düşünüyordu. (kitapta s. 230-231, s. 172) Ama artık yaşlandığından ve iktidardan çok da bir şey beklemediğinden ve tabiatındaki yazarın da :“....her yerden, odalardan, çekmecelerden, sehpalardan, hamamdan, yatakların başucundan, her an ateşlenmeye hazır, dolu, binlerce +++++++ çıkmıştı. Padişah bir saldırıya hazır beklemişti yıllarca ama o +++++lardan bir tekini bile kullanamadan sarayını terk etmek zorunda kalmıştı.” (s. 362 – 363) sözleriyle açıkça belirttiği korkaklığı yüzünden duruma pek de müdahele etmemişti. Zaten hareket kendisine karşı yapılan bir hareket değildi ve olayın daha fazla büyüyüp aleyhine dönmemesi için müdaheleden kaçınıyordu. Bir girişimde bulunmamasının diğer bir sebebiyse, Hareket Ordusu komutanı Mahmut Şevket Paşa’nın Padişah’a bağlılık telgrafı çekmesindendi. (kitap s.317) Abdülhamit, bu yüzden isyanı pasif hareketleriyle izlemiş, Hareket Ordusu geldiği zaman da aynı pasif davranışı sürdürmek istemiştir. Mamafih hemen söylemek gerekir ki, eğer Mahmut Şevket Paşa ve beraberindekiler günün heyecanına kapılsalar ve Abdülhamid’i derhal devirmeye kararlı olduklarını bildirselerdi, evhamlı padişah mukavemete karar verebilirdi.” Gerçekten de yazarın da kitabında belirttiği gibi çekilen bu bağlılık telgrafının tek amacı Padişah’ı ürkütmemekti. Bu sayede Padişah’ın, halifelik avantajını kullanarak daha çok insanı, askeri isyana katılmaya teşvik etmesini önlemektir.

Yazarın anlatımına göre İttihat ve Terakki isyanın arkasında muhalefetin olduğunun bilincindeydi fakat padişahın da muhalefeti desteklediğini düşünüyordu. Özellikle yazarın şu sözleri İttihat ve Terakki’nin bu inançta olduğunun kanıtıdır: “Zaten o günlerde şehirde iki dedikodu dolaşıyordu şehrin sokaklarında, biri Paşa’nın jurnalleri, biri de, yakalanan isyancı askerlerin üzerinden çıkan inanılmaz miktardaki paraydı. İttihatçılar, paraların askerlere Padişah tarafından dağıtıldığını yayıyorlardı ama bunun bir kanıtı asla bulunamamıştı; günlerce, aylarca, hatta yıllarca konuşulmasına rağmen bu paraları isyancılara gerçekte kimin verdiği asla anlaşılamadı.”(s. 341) Yazar İttihat ve Terakki’nin isyan hakkındaki düşüncelerini doğrudan insanların diyalogları şeklinde yazarak belirttiğinden, biraz taraflı davranmış diyebiliriz. İttihatçılar isyan sonrası, olayın ardında muhalefetin olduğunun bilincine iyice vardılar.

Mahmut Şevket Paşa’nın komutasındaki Hareket Ordusu’nun şehre girmesi ve isyancıları bastırması ile isyan sona erdirildi. İsyanı bastırmak çok zor olmadı çünkü isyancıların belli bir önderi yoktu. Bu da isyanın, çok sistemli bir isyan olmadığının göstergesiydi. Askerlerin galeyana gelerek olayların çığrından çıkmasına yol açtığnı yazarın şu sözlerinde de net olarak görebiliriz: “Mülazımın öleceği âna bakarken, onu öldürecek olan askerlerin, bunu kızgınlıktan, öfkeden, intikamdan değil, yalnızca, bir ayaklanmanın, ayaklanmaya katılanlara verdiği o sonsuz özgürlük duygusunu tatmin etme isteğinden dolayı yapacaklarını seziyordu.” (s. 213)

İsyanın bastırılmasından sonra isyanı kışkırtanlardan geriye çok az bir insan kalmıştı. Onlar da cezalarını çekecekleri günü beklemeye başlamışlardı. İsyan sonrası asıl önemli olay ise sıkıyönetimin ilan edilmesi ve ordunun birey birey değil de bütün bir ordu olarak siyasete girmesiydi. İktidar tümüyle Mahmut Şevket Paşa’nın elindeydi.

İş, 2. Abdülhamit’i tahttan indirmeye gelince cemiyet, değişik bir politika uygulamıştı. Bu işi yapmak için gayrimüslimleri de görevlendirmişti. “İttihatçıların Müslümanların halifesini tahtından indirmeye iki de gayrimüslim göndermesinin onların nükte anlayışından mı, yoksa intikam arzularının katılığından mı kaynaklandığına hiç karar veremedim ama imparatorluğun bütün halklarını temsil etmek için öyle bir heyet gönderdiklerine de hiç inanmadım.”(s. 353) İttihatçılar’ın böyle bir politika izlemesinin sebebi halifelerine bağlı Müslüman halkın tepkisini çekmek istememiş olmalarıdır. Halkın “Kendi halifelerini kendi elleriyle indirdiler” demesinden ve huzursuzluk çıkarmasından çekinmişlerdir.

Ülkede diktatör havası estirdiği düşünülen Mahmut Şevket Paşa’nın sonunu da hazırlayanlar muhalefet oldu. Ancak bunu, İttihat ve Terakki’ye yüklemeye çalıştılar. “Hareket Ordusu’yla İstanbul’u kurtarmaya gelen Mahmut Şevket Paşa, sadece şehrin değil, bütün imparatorluğun yönetimini birkaç gün içinde eline geçirmiş, yeni Padişah’ı tümüyle kendi boyunduruğu altına almış, bütün ülkeyi bir karargâh gibi yönetmeye başlamıştı. Keskin ve sert emirler veriyor, olağanüstü mahkemeler, idam cezaları, darağaçları, karakol dayakları ile yarattığı baskıyla kendisini oraya getiren İttihatçıları bile korkutuyordu.” (s. 359) “... Paşa, müthiş iktidarını, bir arabanın içinde delik deşik edilerek ödeyecekti. Bu şehirde galip olmanın da mağlup olmak kadar tehlikeli olduğunu anlamaya vakit bile bulamayacaktı.”(s. 359)

Sonuç olarak tarihe bir din ayaklanması olarak geçen 31 Mart ayaklanması hala aydınlanmamış bazı sırlarıyla Ahmet Altan’ın kitabında da, ancak bir roman yazarının anlatabileceği kadarıyla iyi anlatılmıştır. Tarihi pek çok gerçeğin atlandığı veya eksik söylendiği kitapta yazar, zaman zaman subjektif davranmıştır. Ancak genel olarak yakın tarihimizi dekor olarak almış olan bu kitap tarihle çok yakından ilgilenmeyenler için aydınlatıcı olmak amacıyla okunması kolay bir kitap olarak nitelendirilebilir. Ancak, gerçek tarihçiler için bir kaynak olma niteliği taşımaktan çok uzaktır.
KAYNAKÇA

AHMAD, Feroz, İttihat ve Terakki, İstanbul, Eylül 99

AHMAD, Feroz, İttihatçılıktan Kemalizme, İstanbul, Mart 96

AYDEMİR, Şevket Süreyya, Tek Adam – I, İstanbul, 99

GÜRESİN, Ecvet, 31 Mart İsyanı, Mart 98

TUNAYA, Tarık Zafer, Hürriyet’in İlanı, Cumhuriyet ‘Kültür Hizmeti Kitapları’


























TÜRK DEVRİM TARİHİ
KİTAP TANITMA ÖDEVİ
“İsyan Günlerinde Aşk”
Ahmet Altan

Bir önceki yazı Aşık Veysel Şatıroğlu Hayatı ve Şiirleri hakkında bilgi vermektedir.

Cevapla

"Türk Devrim Tarihi Kitap Özeti" konusu hakkında etiketler
1876 abdulhamit abdulhamitle acisi adli ahmad ahmet akimlara altan anlatimi Anlatir arabalari ask ayaklanmasi ayaklanmasinin bakis baslar bilgiler bir cerigi degerlendirmesi devrim devrimci devrimdir devrime devrimi devrimine devriminin devrimler ecvet elestirileri esasi farmason fermoson feroz fiyati gavuru gelismelerin genel gunlerinde guresin ilani ile ilgili insanlik isimleri isyan ittihat kanuni kaynagiii kim kisa kisaca kitabi kitabin kitabinin kitap kitaplar kitaplari kitaplarin konu konulari konusu mart mesrutiyet mesrutiyetin nedenleri neyi nin oku olayin onemi osmanli ozeleri ozet ozeti ozetleri ozkleri roman romani romanin romaninin romanlari sonrasi sonrasindaki sorular sorulari surmustur taihi tarih tarihi tarihinin terakki turk turkiye ulusal uzunca vakasi yaklasim yazari zaman

Aşık Veysel Şatıroğlu Hayatı ve Şiirleri Önceki | Sonraki Bılge kagan anıtı




Saat: 05:53 - Webmaster Forumu - Rss - Arşiv
İletişim Bilgileri, Contact Us, Kullanım Sözleşmesi, Gizlilik