webmaster
 
›
Cevapla
03-12-2011 08:37:50
 

Ekonomiyi Yönlendiren Dinamikler Nedir?

Ekonomik Entegrasyon ve Üst Yapıyı Yönlendiren Dinamikler;Sosyal bilimlerde, siyaset, hukuk, kültür gibi üst yapı kurumlarının belirlenmesinde, iç dinamiğin mi yoksa dış dinamiğin mi etkili olduğu hususunda farklı görüşler mevcuttur. Toplumsal ve siyasal gelişimin temelinde üretim ilişkilerinin yer aldığını kabul eden görüşe göre1, sınıflı toplumların teşekkülünden bu yana, siyasal ve toplumsal gelişimi yöneten, üretim ilişkileri içinde ortaya çıkan sınıf kavgalarıdır:Egemen sınıflar, o dönemdeki üretim biçimine göre başat konumundaki üretim araçlarının sahibidir. Bu sınıflar, üretim araçlarına sahip olmayan insanların işgücüyle ortaya çıkan artı değeri sömürerek, egemenliklerini pekiştirir. Üretim alanında sahip olduğu bu gücü devamlı kılabilmek için, siyasi örgütlenmeyi yönlendiren de egemen sınıflar ve onların ideolojisidir. Asıl belirleyici olan üretim araçlarının sahipliği olduğuna ve üretimde dış dinamiğin etkisi çok sınırlı bulunduğuna göre, üst yapıyı belirleyen esas faktör, iç dinamiktir.

Tarihsel gelişime bireysel eylemlerin toplamı olarak bakan bir başka görüşe göre ise insan ilişkilerini yöneten yasalar olmadığına göre, üst yapı kurumlarının iç dinamik ya da dış dinamik tarafından belirlendiğini düşünmek tuhaftır: Güçlü ve karizmatik liderler tüm gelişimi belirler, tarih ve siyaset bunların seçimleri doğrultusunda gelişir. Sovyet devriminden önce ortaya çıkan görüşler, dış dinamiğin önemine vurgu yapmaya başlamıştır. Bu dönemde iyice belirginleşmiş olan emperyalizm, sosyalist yazın içinde, toplumsal gelişimi belirleyen asıl çelişkinin, içeride egemen sınıflarla proletarya arasındaki değil, emperyalist devletlerle sömürülen halklar arasındaki olduğu görüşüne yaygınlık kazandırmıştır2.

Bu görüşe göre, emperyalizm döneminde asıl çelişki, sömüren ve sömürülen devletler arasındaki olduğundan, iç ilişkide sınıf kavgası ertelenmeli ve emperyalizme karşı sınıflar birleşerek cephe oluşturmalıydı. Emperyalizm ortadan kalkana kadar asıl mücadele bu şekilde devam etmeliydi. Bu görüşe göre dahi, dış dinamik, sadece iç dinamiği tetiklediği oranda etkilidir, yani asıl belirleyici olan yine iç dinamiktir. Emperyalizmle mücadelede iç çelişkiler ertelenmektedir ancak iç siyasi örgütlenmeyi ve emperyalizme karşı mücadeleyi yine iç dinamik belirlemektedir. Kanımca toplumsal -ve tarihsel- gelişimi ve insan ilişkilerini yöneten yasalar mevcuttur. Tarihsel gelişim, karşıtlar arasındaki mücadelenin sonuçlarına göre belirlenmektedir.
Bu mücadelede karşı karşıya gelen etkenler nelerdir?
İnsan, evrensel gelişme yasalarını kavrayabilen, bunları kullanarak koşulları değiştirebilen ve dolayısıyla evrensel gelişimi yönlendirebilen bir varlıktır. Ancak bu sonuca ulaşması, enerjisini, iş gücünü, bilgisini hemcinsleri ile paylaşmasına bağlıdır.
Toplum halinde yaşamanın temel gerekçesi de budur. İşbirliği, insanı çevresine karşı güçlü kılmış, diğer canlılardan farklı olarak, evrensel gelişime ve tabiata tâbi olmaktan kurtarmıştır. Yani toplumsal varlığın özü, işbirliği, daha doğru bir tanımlama ile iş bölümüdür. Toplumsal varlığın özü işbölümü olduğuna göre, toplumsal gelişimin belirlenmesinde en önde gelen faktör, bu örgütlenmenin nasıl teşekkül edeceği hususudur.

İşbölümü hangi esasa göre belirlenmekte ve örgütlenmektedir? Örgütlenmeyi belirleyen faktör, toplumsal gelişmenin de temelindeki yasayı teşkil etmektedir. İşbölümü gönüllülük esasına göre belirlenmiş olsaydı, her bir bireyin, toplumsal üretimde nasıl bir rol üstleneceği belli bir plana göre belirlenirdi. Bu plan da ortak akıl tarafından ve müşterek irade ile tespit edilir ve her birey bu şekilde belirlenen rolünü gönüllülük esasına göre yerine getirirdi. Elbette aynı yöntemle, toplumsal üretimin sonuçlarının nasıl dağıtılacağı da tespit edilir, bu hususta da, ortak aklın belirlediği yöntem gönüllülük esasına göre uygulanırdı. Eğer bu mümkün olsaydı, toplumsal gelişimi belirleyen yasalar, ortak akıl tarafından tespit edilebilir hatta değiştirilebilirdi.
Bu durumda da, insan davranışlarını belirleyen bir yasadan söz etme imkânı olmaz, aklın tüm gelişime ve tüm insan davranışlarına egemen olduğundan bahsedilirdi. Ancak insan yapısı böyle değildir. İnsan davranışlarını yönlendiren çok sayıda etken mevcuttur. Akıl, diğer etkenleri düzenlemeye çalışan, sonuçlarını belirleyen baş faktördür ancak her zaman son belirleyici değildir: İnsan, biyolojik olarak bağımsız bir varlıktır, diğer insanlar olmasa da biyolojik varlığını sürdürebilir. Ancak bu durumda, onu insan yapan avantajları kullanması imkânsızdır. İnsanın farklılığı, evrensel gelişimi yöneten yasaları kavrayıp, iş ve bilgi paylaşımı ile gelişime yön verebilmesi olduğuna göre, insanı insan yapan, sosyolojik bir varlık olması, diğer insanlara ihtiyaç duymasıdır. Yani insan, sosyolojik olarak bağımlıdır.

İnsan davranışlarını belirleyen temel çelişki, biyolojik bağımsızlığı ile sosyolojik bağımlılığı arasında gerçekleşmektedir. Her insan bu çelişkiyi varlığının temelinde yaşamaktadır. İnsanın madde boyutu ve genetik yapısı tarafından belirlenen bencilliği, evrenin merkezine kendisini koymakta, diğer tüm varlıkları kendi yaşamı için araç gibi görmesine sebebiyet vermektedir. Tüm canlıların gelecek nesillere genetik olarak aktardığı bilgi, yaşama için parçalamak gerektiği, güçlü olanın yaşamını sürdüreceği, zayıf olanın yok olacağı? şeklindedir. Dolayısıyla bencillik, genetik bilgiden gelen ve içinde şiddet barındıran bir davranış kalıbıdır. İnsanın enerji boyutunun ürünü olan akıl ise genetik yoldan gelen bilginin sakıncalarını bertaraf etmeye, bencilliği bastırmaya, en verimli iş bölümünü gerçekleştirmek için birlikte çalışmaya yönlendirir. Ancak bu iki temel faktör, sürekli mücadele halindedir ve insan varlığı devam ettiği müddetçe, bu mücadele de varlığını sürdürecektir. Akıl, insanı diğer insanlarla iş bölümü yapmaya teşvik etmektedir. Genetik yoldan gelen bencillik ise diğer insanları araç olarak kullanmayı emretmektedir. İşte bu temel çelişki sebebiyle insan, diğerleriyle işbölümü yapar ancak bu gönüllülük değil, dayatma esasına göre gerçekleşir: Bir yanı, diğer insanlarla iş ve bilgi paylaşımını emretmekte, diğer yanı onları kullanmasını söylemektedir. Bu yanlardan herhangi birini temelli olarak bastırmak veya yok etmek mümkün olmadığı için, hem iş bölümü zorunludur, hem de güçlü olan diğerine istediği örgütlenme biçimini kabul ettirmektedir.
Toplumsal sınıfları ortaya çıkaran, bu sınıfların birbiriyle sürekli mücadele halinde olmasına yol açan da aynı çelişkidir. Somut ve verili bir dönemde, işbölümünün somut ve verili bir seviyesinde, o tarz işbölümü örgütlenmesini sağlamak açısından güçlü ve avantajlı olan insanlar, bu gücü kullanarak, diğerlerine işbölümü dayatır. Üretim tekniklerinin değişmesi, işbölümünün de değişmesini gerektirir. Yeni teknikler, yeni iş bölümünde yeni güçler oluşmasına sebebiyet verir. Bu yeni güçler, farklı dayatma yöntemlerini gündeme getirir. Bu gücü kullananlar, bu yöntemler aracılığıyla, diğerlerine karşı hâkim duruma gelir. Düzen değişir ama iş bölümünü dayatma esasına göre kurulması değişmez. Aktörler değişir, hâkim sınıflar değişir ama iş bölümü halen dayatma esasına göre kurulur. Siyasal yapılar, esas itibariyle iş bölümün örgütlenmesine ilişkin gücü realize edecek biçimde ortaya çıkar. Bir başka deyişle, güçlü sınıflar, bu gücü en iyi şekilde kullanacakları siyasal örgütlenme biçimini teşekkül ettirmeye çalışır. Siyasal tarih, son tahlilde, iş bölümünü örgütleme mücadelesinin aldığı biçiminin tarihidir. Akıl, insanı her aşamada daha yeni güçleri devreye sokmaya, daha geniş bir çerçevede işbölümü yapmaya teşvik eder. Bencillik, yeni çerçeveyi de zorla belirlemeyi gerektirir.

Bir başka deyişle, daha geniş topluluklar arasında işbölümü kurmak, evrensel gelişime müdahale imkânını güçlendirir ancak bu daha geniş işbölümü, yeni toplulukların dayatma yoluyla entegre edilmesi suretiyle kurulur. Elbette her verili düzeyde kullanılan dayatma yöntemleri çok farklıdır: Bazen şiddet gerekir, bazen ikna yeterlidir. İkna için yeni motivasyon sebepleri yaratmak gerekir. Bu motivasyon sebepleri, o verili dönemdeki hâkim sınıfların ideolojisidir. İdeoloji, aklı bencilliğin emrine sokmak için kullanılan beyin yıkama aracıdır. Öyle sebepler geliştirir ve bunları insanlara öyle bir sunarsınız ki, akıl geliştirilen sebepler yönünde çalışmaya başlar. Bireysel doğrularınız, aklı bu doğruyu gerçekleştirme yönünde harekete geçirir. Yaratılan motivasyon sebepleri, bir süre sonra, büyük çoğunluğun bireysel doğrusu haline gelivermiş olur. Kapitalizmin gelişme döneminde, işbölümü, sınırları belirlenmiş ulus devletler çerçevesinde kurulmuştur. Bu dönemin hâkim sınıfı burjuvazidir. Motivasyon aracı, dil, kültür, tarih birliği olan insanların, bir devlet çatısı altında birleşerek, kendisinden bu yönlerden farklı olan toplumlara karşı mücadele etmesi gerektiği şeklinde formüle edilmiştir.

Bu formülasyonda, tarihin aktörleri ulus devletlerdir; ulus devletlerin çıkarları, diğer ulus devletlerle çelişir, güçlü olmak, vatandaşı olunan ulus devletin güçlü olmasından geçer. Bu sebeple ulus devlet içinde güçlü bir işbirliği yapılmalı, diğer toplumlarla ise gerekirse şiddet kullanılarak mücadele edilmelidir. Burjuvazinin gücü, üretim araçlarına sahip olmasından gelmektedir. Bu gücü kullanarak iş bölümünü burjuvazi örgütlemektedir. Aynı sebeple, işbölümünün sonuçlarını da kendisi tayin etmektedir. Ancak şu hususta yanılmamak gerekir: Belirleyici olan, üretim araçlarına sahip olmak değil, iş bölümünü örgütleme gücüne sahip olmaktır. Üretim araçlarının mülkiyeti, iş bölümünü örgütleme gücü verdiği ölçüde önemlidir. Ancak sosyalist ülkelerde görüldüğü gibi, iş bölümünü örgütleme gücüne sahip olan başta parti üyesi ve bürokrat hâkim sınıfların, üretim araçlarına malik olması söz konusu değildir. Yukarıda değinildiği üzere, kapitalizmin gelişme döneminde, ulus devlet siyasal yapısını ortaya çıkaran, pekiştiren ve güçlendiren, iç dinamiklerdir.

Bir başka deyişle, iş bölümünü örgütleyen burjuva sınıfının, gücünü en iyi realize edeceği siyasal örgütlenme biçimi ulus devlet olarak ortaya çıkmıştır. Ulus devlet, sanayicinin pazar ve finansman ihtiyacını karşılayacak mali önlemleri almış, koruma duvarları ile dış dinamiğin içeriye müdahalesinin önüne geçmiş, iç örgütlenmede, içeride hâkim olan sınıfların ihtiyacını rahatlıkla görmüştür. Ancak bu öyle bir dönemdir ki, iç işbölümü, içerdeki ihtiyaçları karşılamak için yeterli değildir. Bu verili dönemde kurulan ilişkiler ve üretim tarzı, farklı coğrafi konumda yer alan kaynakları kullanmayı, bu kaynakların kullanılması ise oradaki iş bölümünün ve İzgücünün de örgütlenmesini gerektirmektedir. Fabrikayı çalıştırmak için enerji gerekmektedir. Enerji ihtiyacını ?diyelim ki- petrol karşılamaktadır. Petrol üretimi farklı bir coğrafi konumda yapılabilmekte ve bunun için oradaki işbölümünün örgütlenmesi gerekmektedir. Kısaca üretim teknikleri geliştikçe, işbölümü ihtiyacı, hızla daha büyük toplulukların birbirine entegrasyonunu gerektirmektedir. Başlangıçta, kaynaklarına ihtiyaç duyulan coğrafyanın şiddet kullanılarak, savaşla ele geçirilmesi ve oradaki işbölümünün zora dayalı olarak örgütlenmesi yöntemi kullanılmıştır. Emperyalizm döneminin başında, hâkim devlet, tabi devlet ayrımı bu yolla gerçekleştirilmiştir.

Bu dönemde, tabi devletin siyasi yapısını belirleyen, görüldüğü gibi iç dinamik değil, bu bölgeyi kendisine entegre etmeye çalışan hâkim ulus devletin hâkim sınıflarıdır. Bu sınıflar, kendi ulus devletlerindeki siyasi yapıyı örgütledikleri gibi, tabi devletin siyasi yapısı da bunların denetiminde şekillenmektedir. Emperyalizm geliştikçe, şiddet yerini başka araçlara bırakmaya başlamıştır. Tâbi ülkelerde ortaya çıkan bağımsızlık mücadeleleri, özü itibariyle iç dinamikten kaynaklanmıştır. Bununla birlikte, aynı coğrafyada hâkimiyet kurmak isteyen rakip ulus devletlerin katkısı da göz ardı edilmemelidir. İç dinamiğin daha baskın olduğu bu bağımsızlık mücadeleleri dönemi, tarihsel gelişim içinde, belirleyiciliğin dış dinamiğe bırakıldığı yaygın ulus devletler dönemi ile son bulmuştur: Birinci dünya savaşı, sadece emperyalist kamp içindeki paylaşım savaşı olarak değerlendirilemez. Bu savaş, merkezden bölüşümcü imparatorluk tipi siyasi örgütlenmelerin parçalanması ve yerini, aynı coğrafyada çok sayıda ulus devlet yapılanmasına bırakmasıyla sonuçlanmıştır. İmparatorluk tipi örgütlenmeler, işbölümünün merkezi aristokratik güçler tarafından belirlendiği siyasi yapılardı. Bu yapı içinde sanayi ve ticaret burjuvazisi, ulus devlet aşamasına önceden geçebilmiş yerlerde olduğu kadar palazlanamamıştır. Bu yapıda, merkezi bürokratik güçler, üretim araçlarının mülkiyetine daha doğrusu baskın üretim araçlarının mülkiyetine- sahip olmadığı halde, iş bölümünü örgütlemede başrolü oynamıştır. Diğer ulus devletlerin hâkim sınıfları, imparatorluk içindeki işbölümünün örgütlenmesine istedikleri şekilde yön verememiştir. Bununla birlikte, imparatorluk topraklarındaki kaynaklara ihtiyaç duydukları ölçüde, buradaki iş bölümünü örgütleyebilmek için çaba göstermişler ve birçok yönteme başvurmuşlardır.

Osmanlıda Tanzimat Fermanı ile başlatılan (gerçekte 1838 Ticaret Anlaşması başlangıç alınmalıdır) dönemde, dış işleri bürokratlarının, emperyalist devletlerin hâkim sınıfları ve üst düzey yöneticileri ile yakın ilişkiler içinde olduğu görülür. Tercüme okulundan yetiştirilen bu bürokratlar, emperyalist ülkelerde diplomatik görevler almış, batının üst yapı kurumlarını, kültür de dâhil olmak üzere Osmanlı İmparatorluğuna monte etmeye çalışmıştır. Ancak kültür ve hukuk gibi üst yapı kurumlarında önemli değişiklikler yapılabildiği halde, imparatorluk siyasi örgütünün merkezden bölüşümcü yapısı, emperyalist hâkim sınıfların, Osmanlıdaki iş bölümünü kayıtsızca örgütlemesine izin vermemiştir. Örneğin, kapitalizmle entegrasyon sağlamak amacıyla yabancı şirketler, demir yolları imtiyazları almış ve güzergâh belirlenirken, merkez ülkelere üretim fazlasını satabilecek konumda olan bölgeler tercih edilmiştir. Üzüm, incir, tütün yetiştirilen bölgeler ile tahıl fazlası elde edilebilen bölgeler, demir yolu yapımı için seçilmiş alanla olmuştur. Bununla birlikte, imparatorluğun merkezden bölüşümcü yapısı, önce İstanbul?un ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik olarak teşekkül ettiğinden, sanayi ham maddesi olabilecek bu ürünlerde dahi, sadece ihtiyaç fazlası ihraç edilebilmiştir. Yani merkez kapitalist ülkelerle entegrasyon, imparatorluğun merkezden bölüşümcü yapısı sebebiyle sınırlı olarak gerçekleştirilebilmiştir.

Benzer sorunlar, diğer imparatorluklarda da görülmüştür. Emperyalist devletlerin hâkim sınıfları, tâbi devletlerin bilhassa dış işleri bürokratlarını yönlendirerek, siyasi ve hukuksal yapının kendi istekleri doğrultusunda değiştirilmesini sağlamaya çalışmıştır. Amaçları bu bölgeleri de kendi hâkimiyet alanlarına entegre etmek, yani bu bölgedeki iş bölümünü de örgütleyebilmektir. Bu çalışmalarında kısmen başarı elde etmişler, hukuksal yapıda büyük dönüşümler sağlamışlar, ancak siyasi yapıyı, iç dinamiklerin etkisi ile istedikleri biçime dönüştürememişlerdir. Bunun sonuçlarından birisi de birinci dünya savaşıdır. Bu savaşın sonunda, Avusturya, Osmanlı, Alman ve Rus imparatorlukları dağılmış, yerlerinde daha küçük ve çok sayıda ulus devlet teşekkül etmiştir3.

Bu ulus devletler, bundan sonra, merkez güçlerle çok daha hızlı bir entegrasyon sürecine girmiş, hukuksal ve kültürel olarak önceden değişmeye başlayan yapılar, bu dönemde siyasal olarak da dönüşüme uğramıştır. Görülmektedir ki, siyasi ve hukuksal örgütlenmede belirleyici olan, iş bölümünü örgütleme gücüne sahip olan sınıflar ve onların ihtiyaçlarıdır. Bu sınıflar, kendi toplumlarındaki örgütlenme biçimini düzenledikleri gibi, sisteme entegre etmek istedikleri toplumların ya da bölgelerin iş bölümünü de belirlemeye çalışmaktadır. Bu hususta birçok yöneteme başvurmaktalar: Entegre etmeye çalıştıkları toplumların üst sınıflarıyla, bürokratlarıyla ilişkiler, mali gücün kullanımı suretiyle yapılacak yatırımları denetleme, borçlandırma yoluyla, diğer toplumların hareket alanını kısıtlama ve bunlar da yeterli olmuyorsa şiddet, savaş Son zamanlarda sıkça gündeme gelen derin devlet oluşumu da, uluslararası tekelci sermayenin aracıdır.
Özellikle NATOya bağımlı olarak çalışan, başta Gladio olmak üzere birçok teşekkül, uluslararası tekelci sermayenin güdümünde çalışmakta ve bulunduğu ülkede, tekelci sermaye programlarını hayata geçiren siyasi organizasyonları iktidarda tutup, muhalefeti bastırmaya çalışmaktadır. Bu teşekküllerin derinliği, kökünün dışarıda olmasından kaynaklanmaktadır. Buradan çıkan sonuç şudur: İç dinamik, dış dinamik ayrımı yapaydır. Siyasi örgütlenme biçimini belirleyen, entegre olacak toplulukların hâkim sınıflarıdır. Daha doğrusu, hangi toplumsal ölçekte işbölümü yapılacak ise o ölçeğe göre güç sahibi olan sınıflar, örgütlenmenin biçimini de belirlemektedir. Günümüz toplumları, en geniş çerçevede işbirliği yapacak tekniğe ulaşmıştır.

Bu çerçevede güç sahibi olanlar, daha doğru bir deyişle, güç ve etki alanını küresel çerçevede geliştirebilenler ise tekelleşmiş sermaye gruplarıdır. Bunlar için iç dinamik-dış dinamik ayrımı söz konusu değildir. Vaktiyle kendi kurdukları ulus devlet siyasi biçimi, şimdi ihtiyaçlarını görmede yetersiz kalmış, daha büyük entegrasyonlar için, farklı siyasi örgütlenmelere ihtiyaç duymaya başlamışlardır. Bu çabaları sonuca ulaşıncaya dek, mevcut siyasi yapılar içinde at oynatacak, ulus devletlerin içinde kendi programlarını uygulatmaya çalışacak, bunun için de, ulus devletin öncelikle hukuksal yapısı ile dayandığı kültürel yapıyı dönüştürmeye çaba göstereceklerdir. Görüldüğü üzere, günümüzde toplumsal bütünleşmenin ulaştığı çerçevede, dış dinamik olarak adlandırabileceğimiz tekelci sermaye grupları, önce hukuksal ve kültürel çerçeveyi dönüştürmeye çalışmakta, bunun için de bürokrasiyi, finansal gücünü, periferi ülkeyi borçlandırmayı, kitle iletişim araçları ile yapılan yönlendirmeyi araç olarak kullanmaktadır. Siyasal dönüşüm ise daha yavaş gerçekleşmekte, ulus devlet mekanizmalarının içi yavaş yavaş boşaltılmakta, ekonominin geleceği tamamen piyasa aktörlerine bıraktırılmakta, böylece asıl belirleyici ve örgütleyicinin, piyasaya da egemen bulunan sermaye grupları olması sağlanmaktadır.

Anlatılanlara ülkemizden örnek verelim: 1963 çerçeve anlaşması ile Türkiye-AET (şimdi AB) ilişkileri başlamıştır. Bu çerçeve anlaşma, sonunda ekonomik yönden tam entegrasyonu sağlamaya yönelik olup, içeriği katma protokollerle doldurulacaktır. 1970 yılında yapılan katma protokolle, hazırlık dönemi ve geçiş dönemi sona erdirilmiştir. 1963 çerçeve anlaşmasına göre, 1986 yılına kadar, işgücünün, malların sermayenin ve hizmetlerin serbest dolaşımı sağlanmış olacak idi. Ancak bata Almanya olmak üzere AB ülkelerinin muhalefeti ile işgücünün serbest dolaşımı belirtilen tarihlerde donduruldu. 1987 yılında Türkiye tam üyelik için başvuru yaptı. 1989 yılında başvuru reddedildi. Başvurunun reddedildiği açıklandığında, dönemin Cumhurbaşkanı Özal, ABye girmesek de Gümrük Birliğine (GB) gireceğimiz? açıklamasını yaptı. 1995 yılında, başka örneği olmayan bir şekilde Türkiye, ABye üye olmaksızın GB anlaşması imzaladı. Bunun anlamı şuydu: Türkiye, karar mekanizmasına katılamadığı bir süreçte, kendi dışında alınmış kararları, üstelik üçüncü ülkelerle ilişkilerinde dahi uygulamak zorundaydı. Yani AB organlarının üçüncü ülkelerle gümrük ve dış ticaret hususunda aldığı kararlar, Türkiye?yi de bağlayacaktı4. Bu süreçte iç dinamik nasıl hareket etti. Büyük sermayenin sözcüsü konumunda olan TÜSİAD, 1970li yıllarda, hazırlattığı raporlarla, sanayi yeterince gelişmeden GB anlaşması yapmanın ve ABye girmenin sakıncalı olduğunu ortaya koymaktaydı. İSO, TOBB gibi sermaye sözcüsü teşekküller de, ABye taraftar olmakla birlikte, geçiş sürecinin uzatılmasını ve öncesinde sanayinin güçlendirilmesi gerektiğini savunmaktaydı5. DPT de, aynı görüşü savunuyor, sanayi yaygın olarak yapılandırılmadan ABye girilmesi halinde, sadece rekabet edebilen birkaç sektörün ayakta kalacağını, dolayısıyla, büyük sermaye Türkiyeye hangi alanı uygun görürse, ancak o alanda üretim yapılabileceğini ileri sürüyordu6.

Buna karşılık dış işleri bürokratları, büyük bir hevesle, AB önerisini desteklemekteydi7. AB ise Prof. Ralf Dahrendorfun ağzından yaptığı açıklamada, ?Türkiye?nin yaygın sanayi yapılandırmasının anlamsız olduğunu, ekonomik entegrasyonda payına ne düşer ve neyi verimli üretebilirse o alanda yoğunlaşması gerektiğini, yani entegre sanayine geçmesi lazım geldiğini? ileri sürüyordu8. Görüldüğü gibi mücadele, Türkiye?de iş bölümünün nasıl örgütleneceği üzerine yoğunlaşmıştı. İç dinamik, yaygın ve kendine yeterli sanayiyi savunuyordu, dış dinamik ise sadece belli alanlarda uzmanlaşmış üretimi, yani entegre sanayiyi. Türk dış işleri ise iç dinamiğin değil, dış dinamiğin görüşlerini hayata geçiriyordu. Sonuç ortadadır. Tıpkı 1838 Ticaret Anlaşmasından sonra olduğu gibi, bu hususta da, dış dinamik belirleyici olmuştur.

Türkiye GB anlaşmasının imzalamış, bununla da yetinmeyerek, İMF programlarını harfi harfine uygulamaya başlamıştır. Her geçen gün dış ticaret açığı daha da büyümektedir. Başta bor olmak üzere, değerli kaynaklarımız, özerkleştirme adı altında yabancı sermayenin denetimine açılmıştır. Ekonominin geleceğini, İMF?den direktif alan özerk üst kurullar belirlemektedir. Yani Türkiye?de ne kadar pancar ekileceğini, hangi alanlarda enerji üretileceğini, ne kadar şeker imal edileceğini, istihdamın nasıl gerçekleşeceğini bu üst kurullar yoluyla İMF belirlemektedir. Diğer yandan bankacılık sektörünün % 60?dan fazlası yabancı sermayenin eline geçmiştir. Dolayısıyla hangi alanda yapılacak yatırımı finanse edeceğini artık yabancı sermaye tayin etmekte, kredi imkânını bu doğrultuda kullanmaktadır. Diğer yandan birçok sanayi kuruluşumuz da aslan payı hissesi itibariyle yabancı sermayenin eline geçmiştir. Yani Türkiye?deki iş bölümünü, iç dinamik değil, dış dinamik örgütlemektedir. TÜSİAD ve benzeri sermaye örgütleri, sonradan görüş değiştirmiş ve karşı kampa geçmiştir. Bunun sebebi ise uluslararası tekelci sermaye ile bütünleşmeye başlamış olmalarıdır. Bu da doğaldır. Çünkü teknolojik gelişme, bir tek coğrafyada bağımsız olarak üretim yapma imkânını çok sınırlandırmıştır. Çünkü üretimin yapısı karmaşıklaşmıştır. Bu karmaşık düzeyde, daha geniş çerçevede işbölümü yapılması kaçınılmazdır. Yani sadece ulus çerçevesinde yapılacak işbölümü ile bu karmaşık üretim sürecinin sonuçlandırılması neredeyse imkânsızdır.

Böyle olunca da, güç sahipleri, entegrasyon sağlanacak bölgelerdeki iş bölümünü de örgütlemekte, o bölgelerde işbirliği yapabilecekleri güçlerle derhal ittifaklar kurmaktadır. Türkiyedeki büyük sermayenin varlığını sürdürmesi ve daha da büyümesi, uluslararası sermaye ile bütünleşebilmesine bağlıdır. Çünkü en karmaşık üretim alanında söz sahibi olan bu sermayedir. Dolayısıyla günümüzde iç dinamiğin ekonomik yönden en güçlü olan bölümü ile dış dinamik aynı noktada birleşmektedir. 1980den sonra izlenen programlar, ekonominin dışa açılması yönünde gerçekleşmiştir. 1978 Washington uzlaşmasının ilkeleri, 24 Ocak 1980 kararları Türkiye?de derhal uygulanmaya başlanmıştır. Dışa açılmanın sanayiyi daha dinamik, esnek ve güçlü hale getireceği savunulmuştur.

Yukarıda açıklamaya çalıştığım toplumsal gelişimi yönlendiren yasa, her bir gelişim aşamasında daha üst seviyede bir iş bölümünü ve toplumsal entegrasyonu gerekli kılmaktadır: İşbölümü ne kadar geniş bir çerçevede kurulabilirse, bu çerçevede entegre olabilmiş toplumların gücü de o ölçüde fazla olacaktır. Çünkü çok daha geniş bir çerçevede bilgi, iş, emek paylaşımı gerçekleşecektir. Dolayısıyla, toplumların entegrasyonuna ve sonuçta gerçek anlamda küreselleşmeye karşı çıkmak, yer çekimine karşı çıkmaktan farksızdır. Dolaysıyla, günümüz teknolojik gelişim seviyesinde, dışa açılmaya karşı çıkmak mümkün değildir. Ancak bunun nasıl ve hangi güçlerin kontrolünde gerçekleşeceği önemlidir. Tekelci sermaye, dışa açılmanın kendi kontrolünde gerçekleşmesini sağlamaya çalışmaktadır. Washington uzlaşması, tekelci sermayenin güdümündeki bir açılma politikasının ilkelerini belirlemiştir. 24 Ocak kararları da aynı ilkeleri Türkiyede hayata geçirmiş, açılmayı, tamamen tekelci sermayenin kontrolüne bırakmıştır. Bu kontrolsüz açılmanın sonuçları şunlardır:

Tekelci sermaye, herhangi bir ülkeye, sadece doğrudan yatırım amacıyla değil, sıcak para olarak, yani ülkenin kambiyo ve borçlanma işlemlerinde doğrudan söz sahibi olarak da girmeyi arzulamaktadır. Hatta doğrudan yatırım yerine, sıcak para formunda girmeyi tercih etmektedir. Ulus devletlerin mevzuatında, bu şekilde giriş çıkışı engelleyen ya da sınırlayan tüm hükümleri kaldırmak, tekelci sermayenin en önemli isteğidir. Böyle olunca, ister, ulus devlete çok yüksek faizle borç vermekte, ister menkul kıymet borsalarına yatırım yapmakta, ister taşınmaz piyasasına girmekte, ister sanayi yatırımı yapmakta, daha kötüsü mevcut ulusal yatırımları çok ucuza devralmaktadır. Kambiyo işlemlerinde tanınan tam serbesti, sermayenin istediği anda ülkeyi terk etmesine de imkân tanımaktadır.

Böylece, yatırımların verimliliği düştüğünde, faizler azaldığında ya da o ülkede kriz yaratılmak istendiğinde, tekelci sermaye derhal ülkeden çıkış yapmakta, o ana kadar elde ettiği tüm birikimi böylece ülke dışına çıkarmaktadır. Bilhassa küresel düzeyde gerçekleşen bunalım dönemlerinde, tekelci sermayenin akış yönü, periferi ülkelerden merkez ülkelere doğrudur. Bu akışın sonucu şudur. Ekonomik genişleme döneminde periferi ülkede üretilen tüm artı değer, dönemsel krizin başlamasıyla birlikte, derhal merkez ülkeye aktarılmaktadır. Oysa sanayileşmeyi sağlayacak, yatırımlara dönüşecek, istihdam sorununu çözecek olan bu artı değerdir. Görüldüğü gibi dışa açılma, tekelci sermayenin güdümünde ve kontrolsüz olarak gerçekleştiğinde, ülkedeki yatırımları sağlayacak ve çoğu kez zorunlu olarak sağlanmış tasarruflar, bütünüyle merkez ülkelere aktarılmaktadır. Tekelci sermaye daha da büyürken, her bir kriz döneminde periferi ülke, o güne kadar üretebildiklerinin arkasından bakakalmaktadır. Ekonomik genişleme dönemlerinde ise akış tersine dönmekte, merkezden periferiye sıcak da olsa para akmaktadır. Bu akışın tek amacı, genişleme döneminde artı değer yaratılmasını sağlamak ve yeni kriz döneminde bunu merkeze aktarmaktır. Buna karşılık dışa açılma, iç dinamiğin kontrolünde yapılabilmiş olsa, örneğin sıcak para yerine doğrudan yatırımlar teşvik edilecektir. Doğrudan yatırımla kastedilen, mevcut tesislerin yabancılara devri değil, yeni kurulacak tesisler için yatırım yapılmasıdır.

Bu durumda da, kârın dışarıya transferi bazı kayıtlara bağlanmalıdır. Küresel seviyede tam bir toplumsal entegrasyon sağlanmadıkça, yani kendiliğinden bir gelişimle, insanlık tam bir entegrasyon seviyesine ulaşmadıkça, dışa açılmanın, iç dinamiğin kontrolünde gerçekleşmesi zorunludur. Bir başka deyişle, küreselleşebilen tek güç tekelci sermaye olduğu müddetçe, onun istediği gibi hareket etmesi engellenmelidir. Bu küresel sermaye kendi programını, bu aşamada, merkez kapitalist ülkelerin siyasi yapılarını ve askeri güçlerini kullanarak hayata geçirmektedir. Bunu sağlayabilmek için de, merkez ülkelerin emekçi sınıflarına, periferiden elde ettiği yüksek kârlardan pay aktarmaktadır. Böyle olduğu için, halen, merkez ve periferi ülkeler arasında tam bir işbölümü sağlanmış değildir. Güçlü olan tekelci sermaye ve onun yönetimindeki merkez ülkeler olunca, periferide işbölümü örgütleyebilen de bunlar olmaktadır. Dolayısıyla periferi ülke halkı, sınırlar ortadan kalkana, tam bir entegrasyon ve gerçek küreselleşme sağlanana kadar, kendi kontrolünde bir dışa açılmayı, kendi kontrolünde bir sanayileşmeyi temin etmekle, kendi çıkarlarını korumakla görevlidir. Bu yazıda amaçlanan, toplumsal gelişimi yönlendiren dinamikleri tespit etmektir.

Bir başka amaç ise, dışa açılma kavramını sihirli bir sembol olarak görmekten vazgeçerek, tekellerin dışa açılma kavramı ile halkın dışa açılma kavramı arasındaki farkı gösterebilmektir. Aynı şekilde tekellerin küreselleşmesi ile bireylerin küreselleşmesi, farklı düzlemlerde ele alınmalıdır. İnsanlık, ortak aklını kullanarak, gücün tekelleşmesinin karşısına örgütlü mücadele ile çıkabildiği ölçüde, temel çelişkiden kaynaklanan olumsuzluklarını dizginleyebilir. İnsan fıtratı değişmeyeceği için çelişkileri ortadan kaldırmak, bu bağlamda, sınıfsız toplum yaratmak mümkün değildir ancak, gücü dengeleyerek, aklın baskın unsur olması sağlanabilir.

1 Kapsamlı olarak K. Marks ve F. Engels tarafından ileri sürülmüştür.
2 Bu görüşten yolan çıkılarak, milli demokratik devrim ve cephe kavramları geliştirilmiştir.
3 William H. McNeill Dünya Tarihi (Alâeddin Şenel çevirisi) 11. baskı Sayfa: 676
4 Prof. Dr. Erol Manisalı Ortak Pazardan ABye Hayatım Avrupa Sayfa: 104 vd.
5 Prof. Dr. Erol Manisalı Ortak Pazardan ABye Hayatım Avrupa Sayfa: 62
6 Prof. Dr. Erol Manisalı Hayatım Avrupa Askeri Darbeden Sivil Darbeye Sayfa: 165
7 Prof. Dr. Erol Manisalı Ortak Pazardan ABye Hayatım Avrupa Sayfa: 103
8 Prof. Dr. Erol Manisalı Ortak Pazardan ABye Hayatım Avrupa Sayfa: 43




Bir önceki yazı Ekonomi Sözlüğü Nedir? hakkında bilgi vermektedir.

Cevapla

"Ekonomiyi Yönlendiren Dinamikler Nedir?" konusu hakkında etiketler
asamalari ayrimi belirleyen belirleyici bir borc buyume canlandiran cikarlar demek demektir dinamigi dinamik dinamikler dinamikleri dinamiktir dinamizm dis disi dissal dogrulariniz ekonomi ekonomide ekonomideki ekonomik ekonominin ekonomisi ekonomiyi etkenleri faktorler farkli global guclu gucunuzu icsel ilkeleri isbolumunu istanbul kararlari kavramlari kulturel kurumlari kurumsal kuvvetli merkez mucadele mucadelenin nedir nelerdir ocak orgutlemede periferi piyasa sirketlerin siyaset siyaseti siyasetin siyasi sosyo sosyolojide tarih temel toplum turkiyenin tutun ulke ulkeler ulkenin uretim ust uzerindeki uzlasmasi uzlasmasinin washington yan yapi yonlendiren

Ekonomi Sözlüğü Nedir? Önceki | Sonraki Enerji Devri Enronnun Çöküşü ve Etkileri Nedir?




Saat: 12:43 - Webmaster Forumu - Rss - Arşiv
İletişim Bilgileri, Contact Us, Kullanım Sözleşmesi, Gizlilik