webmaster
 
Cevapla
09-06-2008 12:00:17
 

İnsan Hakları İhlalleri..

Siyasi anlamda sınırlı demokratik bir rejime sahip olan Mısır, Kuzey Afrika’nın ve büyük ölçüde de Ortadoğu’nun en dışa açık ülkelerinden biridir. Tarihinde Fransa ve özellikle İngiltere ile yolları kesişmiş olmasına rağmen, bu devletlerle ne Fransa-Cezayir, ne de İngiltere-Hindistan ilişkileri kadar yakın ilişkiler kurmuştur. Uluslararası platformlarda önce kısa bir süre Rusya, bilahare sıkı bir şekilde ABD ile ittifaka giren Mısır, bugün ABD nezdinde “küresel terör ile mücadelede en faal müttefiklerden biri olarak” tanımlanmaktadır.
Mısır’ın, “demokratik” rejimine, dışa açıklığına ve uluslararası planda, insan haklarını ön plana çıkaran gelişmiş ülkelerle sergilediği uyumlu politikalara rağmen, temel insan haklarına saygılı bir yönetim tarzını benimsediğini görmekte zorlanıyoruz.
Oysa Mısır’ın anayasası, temel itibariyle insan hak ve hürriyetlerini garanti eden maddeler içermektedir. 1971’de kabul edilen mevcut anayasa, kişilerin yaşam, ferdî mülkiyet, güvenlik ve kişilik haklarını tanımlamakta ve haklarını yasal yollardan arama ve suçlamalar karşısında adil soruşturma ve yargılanma garantisi sunmaktadır. Keza anayasada, inanç ve ifade özgürlükleri de garanti altına alınmaktadır. Kişilerin bir araya gelme, teşkilatlanma gibi hakları ise, Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi’ne uygun olarak anayasada yerini almaktadır.
Mısır, insan hakları ile ilgili temel sözleşmelere imza atmış bir devlettir. Bu çerçevede kölelik, zorunlu istihdam, insan ticareti ve ırkçılık gibi konularda çıkarılmış uluslararası sözleşmelere çok gecikmeden imza atan Mısır, mülteci haklarıyla ilgili 1951 tarihli konvansiyonu ancak 1980’de çeşitli çekincelerle kabul etmiştir. Kadınların siyasi hakları ile ilgili 1953 tarihli sözleşmeyi de 1981’de, kadınlara yönelik tüm ayrımcılığı kaldırmayı amaçlayan 1979 tarihli konvansiyonun kabulünden hemen önce imzalamıştır.
Benzer şekilde Mısır, 1967 yılında Uluslararası Sivil ve Siyasi Haklar Sözleşmesi'nin altına imza atmış olmasına rağmen, söz konusu sözleşmenin cumhurbaşkanı tarafından onaylanması ve yürürlüğe konulması, ancak 1982’de mümkün olmuştur. Aynı gecikme Uluslararası İktisadi, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi için de geçerli olmuştur. Söz konusu sözleşmeler, temel insan haklarından olan düşünce, inanç, vicdan ve ifade özgürlüklerini tanımlamakta ve kabul etmektedir. 80’li yıllarda Mısır’ın bu çıkışları, hiç şüphesiz dönemin serbestleşme rüzgarları ile yakından ilişkilidir. 1984 yılında İnsan ve Halkların Hakları Üzerine Afrika Beyannamesi'ni kabul eden Mısır, işkence ve insanlık dışı, aşağılayıcı ceza ve uygulamaların kaldırılmasına yönelik 1948 tarihli sözleşmeyi de ancak 1986’da kabul edebilmiştir.
Ülkede insan haklarının gelişmesine yönelik olarak atılmış siyasi bir adım da, 2004 yılında Mısır’ın Avrupa Birliği ile Avrupa-Akdeniz İşbirliği Anlaşması (Euro-Med Association Aggrement) çerçevesinde, daha önce imzalanmış olan sözleşmenin yürürlülüğe girmesi olarak görülmektedir. Anlaşmanın hayata geçmesiyle birlikte AB-Mısır İşbirliği Konseyi de kurulmuştur. Söz konusu anlaşmanın 2. maddesi, ilgili taraflara insan haklarını geliştirme ve koruma yükümlülüğü getiren hukukî bir bağlayıcılığa sahiptir.
Anayasanın 151. maddesine göre Mısır’ın altına imza attığı Uluslararası Sivil ve Siyasi Haklar Sözleşmesi ve Afrika Beyannamesi gibi uluslararası sözleşmeler, cumhurbaşkanının söz konusu sözleşmeyi imzalamasının ve parlamentonun da bunu onaylamasının ardından resmi gazetede yayımlanır ve iç hukukun bir parçası olur.
Ülke kanunlarında yer alan insan haklarını koruyan çeşitli ibareler ve Mısır devletinin altına imza attığı çeşitli insan hakları sözleşmelerine rağmen, ülkede insan hakları çeşitli gerekçelerle ihlal edilmektedir. Bu ihlaller, kimi zaman nüfusun bir kesimine yönelik olarak, bir başka kesiminin uyguladığı davranışlardan ve önyargılardan kaynaklanmaktadır. Bu meyanda, +++++lı grupların kimi aydınları hedef alan saldırıları veya ülkede kimi zaman patlak veren Kıpti-Müslüman çatışmaları, insan hakları ihlallerine örnek teşkil edebilmektedir. Bununla birlikte sistematik ihlallerin büyük ölçüde devlet-vatandaş ilişkisinde ortaya çıktığı görülmektedir. Mısır örneği, muhalefeti dışlayarak devlet mekanizmasını erkin devamı için kullanan benzer ülkelerden çok farklı değildir. Tabiatıyla burada da esas olarak, insan haklarını garanti ettiği halde, ihlaller konusunda bilinçli bir politika güden ve ihlaller için uygun ortamı besleyen devlet kaynaklı ihlaller ele alınacaktır. Bu çerçevede, öncelikle insan hakları ihlallerine zemin hazırlayan şartlar incelenecektir.
Mısır, 1981’den beri olağanüstü hal kanunları ile yönetilmektedir. İlk olarak, 1958 yılında çıkarılarak uygulanan 162 numaralı Olağanüstü Hal Kanunu, bugünün uluslararası insan hak ve özgürlükleri ile bağdaşmayacak bir düzlemde olmasına karşın, Mısır’ın o dönem şartlarındaki yönetim anlayışını bugüne taşımakta, ülkenin hukuk süreçlerini büyük ölçüde şekillendirmekte ve yönlendirmektedir. Yaygın olarak 1967’de patlak veren İsrail-Mısır savaşı ile birlikte uygulamaya konan olağanüstü hal durumu, o günden bu yana, sadece 1980 Camp David Anlaşması ile Enver Sedat’ın katli ile sonuçlanan Ekim 1981 suikastına kadar geçen bir yıllık kısa sürede uygulanmamıştır. Böylece nerede ise kesintisiz 37 yıldır Mısır rejiminin bir parçası olan ve ülke yönetimine muazzam yetkiler veren olağanüstü hal, tüm uluslararası protestolara ve sivil muhalefete rağmen, Şubat 2003’te geçmiş dönemler değerlendirilmeden üç yıl için daha uzatılmıştır. Söz konusu kanun, güvenlik güçlerine gerekçesiz tutuklama ve mahkemeye çıkarılmadan süresiz gözaltı imkanı sağlamakta ve hukuksuzluk, işkence ve kötü muamele için elverişli bir ortam sağlamaktadır.
Mısır hükümetleri geçmişte olduğu gibi bugün de bu olağanüstü hali, siyasi muhalefeti bastırmak ve sivil suçlamalardan tutuklu sanıkları, uluslararası adil muhakeme usullerinin uygulanmadığı askerî veya özel devlet güvenlik mahkemelerine yönlendirmek amacıyla kullanmaktadır. Yine bu çerçevede kamu güvenliği ve milli güvenliğin mazeret gösterilerek, ifade özgürlüğüne sekte vuracak politikaların uygulanmakta olduğunu görmekteyiz. Sansür, toplatılma, tutuklama ve kapatılma, ülkenin yayın ve medya dünyasının sıklıkla karşılaştığı durumlardır. Şüphesiz ki, söz konusu rejim tarafından beslenen bu tür uygulamalar, Mısır’ın da taraf olduğu insan hak ve hürriyetlerini tanımlayan sözleşmelere ciddi bir aykırılık teşkil etmektedir.
Yukarıda belirtildiği gibi, ülkede yıllardır kesintisiz bir şekilde sürdürülen olağanüstü hal ortamı, rejim güçlerinin, özellikle siyasi ve sivil ifade özgürlüğünü kısıtlayabilmelerine imkan sağlamaktadır. Şiddet içermeyen veya şiddete yöneltmeyen muhalif siyasi hareketler sıklıkla ve kimi zaman şiddetle bastırılmakta; söz konusu harekatlarla toplanan insanlar, iletişim imkanı olmayan ortamlarda süresiz tutularak, işkence, hakaret ve kötü muameleye maruz bırakılmaktadır. Nitekim son dönemde Mısır’ın çeşitli turistik bölgelerinde yaşanan şiddet eylemlerinin ardından güvenlik güçleri birçok kişiyi tutuklamış ve aleyhlerinde sonu belli olmayan bir tatbikat süreci başlatmıştır.
Olağanüstü halin pekiştirdiği ortam, 1992 yılında çıkarılan 97 sayılı Terörle Mücadele Kanunu ile yine aynı yıl çıkarılan 4 numaralı askerî kararname gibi düzenlemelerle daha da derinleşmiş ve insan haklarına aykırı uygulamaları büyük ölçüde teşvik edilen şartların oluşmasına yol açmıştır.
Olağanüstü hal uygulamasının izin verdiği iki araç, iktidara baskı politikalarını uygulamak için muazzam bir imkan sunmaktadır. Bunlardan ilki, “önleyici tutuklama” kavramı ile ifade edilmektedir. Burada savcılık bir suç isnadında bulunmakta, polis de zanlıyı soruşturma müddetince tutuklayabilmektedir. Suçlama konusu eninde sonunda mahkemeye intikal etmek zorundadır. Soruşturma altı ay içinde sonuçlanıp konu mahkemeye çıkarılmaz ise, zanlı suçlamadan ari olmakta ve serbest bırakılmaktadır. Ancak serbest bırakılma, soruşturmanın kapatıldığı anlamına gelmemekte, sadece zanlının gözaltı süresinin dolmuş olduğunu göstermektedir.
Kimi zaman soruşturma süresi bilinçli bir şekilde uzun tutulmaktadır. Bu politika, daha ziyade verili kanunlar nezdinde dahi net bir suçlamanın mümkün olmadığı veya herhangi bir dava sürecinin savcılık adına hezimetle veya aşırı bir kamuoyu ilgisi ile biteceği tahmin edildiği durumlarda kullanılmaktadır. Böylece kimi zaman tutuklu, kimi zaman da tutuksuz olmak üzere sürdürülen uzun süren soruşturma politikası, yıpratma ve yıldırma amaçlı işletilmektedir. Böyle durumlarda gözaltına alınanlar mahkemeye çıkarılmadan serbest bırakılmakta ve istenildiği zaman bu kişilerin yeniden tutuklanabileceği izlenimi oluşturulmaktadır. Çoğunlukla söz konusu soruşturmalar hiçbir zaman tamamlanmamakta ve kişiler üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanması arzulanmaktadır.
Geçmişte bu uygulama, Suudi Arabistan aleyhine kitap neşreden Hamda Iman’a, “iki ülke arasındaki ilişkileri bozma niyetinden” dolayı, duvarlara slogan yazan üniversite öğrencilerine “kamu güvenliğini bozdukları” için ve Mısır İnsan Hakları Teşkilatı Genel Sekreteri Hafız Ebu Sa’ade’ye yönelik olarak da yayımladığı insan hakları raporu ile “Mısır hakkında yanıltıcı bilgi içerdiği ve ülkeye zarar verici faaliyetler yapmak için yabancı bir ülkeden kaynak sağladığı” gerekçesiyle kullanılmıştır. Söz konusu kişilere yönelik soruşturmalar ya tamamlanmamış ya da davanın açıldığı bildirilmekle birlikte davaya celp henüz gerçekleşmemiştir. Ülkede benzer yıldırma politikalarıyla sıklıkla karşılaşılmaktadır.
Olağanüstü Hal Uygulaması çerçevesinde geçerlilik kazanan ikinci uygulama ise, idari tutuklama politikasıdır. Burada hükümetin icracı bir kurumu, herhangi biri aleyhine suç duyurusunda bulunmaksızın mahkemeye çıkarma niyeti olmaksızın ve savcılıktan izin almaksızın, ilgili kişinin tutuklanması için bir süreç başlatabilmektedir.
İdari tutuklama olayları ile ilgili istatistiklerin tutulmadığı Mısır’da bu yolla kaç kişinin hapishanelerde tutulduğu bilinmemektedir. 1997’den itibaren giderek daha az kullanılan bu yöntem ile hapishanelerde binlerce mahkumun olduğu tahmin edilmekteydi. Belli zamanlarda yüzlercesi, hatta 1997 sonunda olduğu gibi kimi zaman binlercesi aynı anda serbest bırakılan bu tutuklulardan bir kısmı, yıllarca ve hatta on yılın üzerinde tutuklu kaldığını belirtmiştir. Özellikle Devlet Güvenlik İstihbarat birimi tarafından yapılan bu tarz tutuklamaların ciddi boyutlara vardığı ve insan hakları ihlalleri için uygun bir ortam oluşturduğu bilinmektedir. Ülkede bugün bile sorgusuz sualsiz tutuklanan, yıllardır herhangi bir yargı usulüne uygun suçlamaya muhatap olmadan hapishanelere kapatılan, belli aralıklarla işkence gören ve akıbeti belli olmayan çok sayıda düşünce ve vicdan “suçlusu” bulunmaktadır.

Mısır’da siyasi partilerden sivil toplum örgütlerine, derneklerden sendikalara, basından entelektüellere kadar geniş bir kesim, son yıllarda atılan demokratik görünümlü adımlara rağmen giderek daha yoğun bir şekilde yasal suçlamalar, siyasi baskı ve insan haklarına aykırı davranışlara muhatap olmaktadır. İnsan hakları savunucuları ile gözlemciler, yayımladıkları raporlar yüzünden suçlanıp yıldırma maksatlı baskılara maruz kalmaktadır. Bu çerçevede özellikle belli kesimler bu baskının asıl muhatabı olmakla birlikte, sıradan vatandaşlar kimi zaman art niyetli muamelelerle karşılaşmaktadır.
Öte yandan insan hakları ihlallerinin öncelikle rejimin siyasi muhalefetin varlığı karşısında takındığı tavırdan kaynaklandığı ortadadır. Zira siyasetin büyük ölçüde ve kanun marifetiyle kısıtlandığı, insanların alternatif arayışlarının da şiddetle cezalandırıldığı bir ortam mevcuttur. Bu ortam, her türlü ihlale zemin hazırlamaktadır.
Siyaset ortamının kısıtlanması, organize siyasi faaliyetlerin kısıtlanması ile başlamaktadır. Halihazırda uygulanan kanunlara göre kurulu Siyasi Parti Faaliyetleri Komisyonu, ülkedeki siyasi partilerin faaliyetlerini denetlemekte ve siyasi alandaki yeni teşkilatlanma taleplerine cevap vermektedir. Komisyonun hemen tüm üyeleri hükümet yetkililerinden oluşmakta ve başkanlığını da iktidardaki Ulusal Demokrasi Partisi'nin başkanı yürütmektedir. Komisyon, yeni oluşumları keyfi gerekçelerle reddedebilmekte, demokratik uygulama ancak sıkı kontrollerden sonra işletilmektedir. Komisyonun red gerekçeleri hayli genel ifadelerden oluşabilmekte ve söz gelimi kendisini, başvuruda bulunan bir siyasi oluşumun parti programının, “ülkedeki kamusal hayata yapacağı katkıyı değerlendirecek” konumda hissedebilmektedir.
Söz konusu komisyon, 2000 yılında muhalefet partilerinden Emek Partisi (el-Âmâl) içinde gelişen bir liderlik çekişmesini bahane ederek parti faaliyetlerini dondurmuş ve partinin yayın organı olan halk gazetesini (el-Şa’b) kapatmıştı. 19 Temmuz 2000 tarihinde partiye yönelik olarak açılan davada savcı, parti ve gazete liderlerinin yasaklı İhvan-ı Müslimîn ve diğer “İslamcı” gruplarla ilişkisi olduğunu iddia etmişti.
Tahmin edileceği gibi, bu komisyon siyasi parti açma teşebbüslerini sıklıkla reddetmektedir. 1977 yılından beri ilk defa 2004 senesinde ülkede iki yeni partinin kurulmasına müsaade edilmiştir. Bunlardan biri başvurduğu dönemde halen bir parlamenter olan Eymen Nur’un kurduğu el-Ğad (Yarın) Partisi idi. 2004 yılı içinde kurulan ve onay için başvuran iki başka partinin (el-Vasat ve el-Kerama) dilekçeleri ise reddedilmiştir.
Kurulmasına izin verilen partilerin ciddi bir muhalefet tesis edemeyeceği ortadadır. Nitekim meclise iktidar partisi dışından girenlerin hemen hepsi bağımsız olarak seçilmiş vekillerdir. Bunların da önemli bir kısmının tüm engellemelere rağmen İhvan-ı Müslimîn taraftarı olduğu ifade edilmektedir.
Mısır’da mevcut rejimin üzerinde en çok baskı kurduğu grup tabii olarak İhvan-ı Müslimîn cemaatidir. Söz konusu cemaat, Mısır’da yasaklandığı ve hükümetler, çeşitli kesim ve kişileri bu teşkilat ile ilişkilendirerek suçlu konumuna soktukları için, İhvan’ın gerçek boyutları, yapısı ve amaçları hakkında net bir fikre ulaşamıyoruz. Dahası uzun geçmişinden neşet etmiş kimi daha teorik, kimi daha siyasi, kimi daha radikal çeşitli fikirler ve fırkalar bulunan bu devasa, ancak esnek yapılı teşkilatı hakkıyla takdir etmek ve tek bir hiyerarşi içinde değerlendirmek mümkün değildir. İhvan-ı Müslimîn, çeşitli yapılanma ve düşünce silsilelerini içinde bayraklaştırılan ortak bir geleneği ifade etmektedir. Tabiatıyla söz konusu geleneği, tek bir siyasi düşünce, mesela şiddete, teröre ve modernizme karşı tek bir duruş olarak görmek mümkün değildir. Ülkedeki pek çok yapılanma söz konusu gelenekten neşet etsin veya etmesin, ya kendini İhvan’ın bir parçası olarak görmekte ya da rejim tarafından öyle gösterilmektedir.
Mevcut rejim bir taraftan İhvan-ı Müslimîn’i kendisi için ciddi bir rakip görürken, bir yandan da çeşitli grupları ve muhalifleri de bu teşkilat ile ilişkilendirerek saf dışı etmeye çalışmaktadır. Her halükarda, özellikle seçim dönemlerinde siyasi etkinliği haiz kişi ve kesimlere yönelik tutuklama süreçleri uygulanmakta; pek çok kişinin adaylığı, başvuru süreci hiçbir gerekçe gösterilmeden ve soruşturma açılmadan tutuklu bulundukları döneme denk geldiği için geçersiz olmaktadır. Bu kişilerin önemli bir kısmı uzunca bir müddet sonra mahkemeye dahi çıkarılmadan serbest bırakılmaktadır. Polis kanunen mahkemeye çıkarmadan gözaltında tutma süresi olan altı ayın tamamına yakınını bu anlamda kullanmakta bir beis görmemektedir.
İhvan ile ilişkili tutuklamalar, özellikle seçim dönemlerinde önemli boyutlara ulaşmaktadır. Toplu tutuklamalar ve evden toplamalar bu dönemlerin sıkça rastlanılan olaylarındandır. 1995-1996, 1999-2000 ve 2004-2005 dönemlerinde yüzlerce potansiyel aday, tutuklu oldukları için parlamento seçimlerine adaylıklarını koyamamışlardır. Üstelik sadece siyaset namzetleri hedef alınmamakta, hükümetin tutuklama yoluyla yasal muhalefet oluşmasını engelleme politikası meslek birlikleri ve oda seçimlerine kadar uzanmakta ve söz konusu kurumlarda etkin olduğu bilinen İhvan-ı Müslimîn’in önüne geçebilmek için mühendis ve benzeri meslek erbabı da polis tarafından yakalanarak tutuklanmakta ve “yasal olmayan teşkilatlanma” suçu ile hakim karşısına çıkarılmaktadır.

2005 yılının sonlarında yapılan seçimlerde yaşanan olaylar, Mısır’da insan haklarına yönelik yapıldığı iddia edilen reformların sözde kaldığını göstermektedir. Muhalefetin kalesi olduğu bilinen bölgelerde güvenlik görevlileri yüzlerce vekil adayı ve muhalefet parti taraftarı ile bunların akrabalarını tutuklamış; seçimlerde oy kullanmalarını engellemiş ve nihayet kimi seçim bölgelerinde sandıkları oy kullanımına kapatmıştır. Seçimlerin son turunun yapılacağı Aralık ayına girilirken 1500’e yakın kişinin tutuklandığı ifade edilmektedir. Yine bu çerçevede hükümet taraftarı grupların, polisin gözü önünde muhalefet adaylarına ve seçim propaganda heyetlerine saldırdığı tespit edilmiş; hükümetin muhalif adayların seçim kampanyalarını aksatmak için kolluk kuvvetlerinden istihbarat birimlerine dek çeşitli birimlerini devreye soktuğu öne sürülmüştür. 7 Aralık 2005 tarihinde zirveye çıkan bu baskılar üzerine halkın oy verme işlemine kapatılmış olan sandıklara ulaşmak istemesiyle yaşanan arbedede, güvenlik kuvvetleri göz yaşartıcı gaz ve gerçek kurşun kullanmış; olaylarda en az sekiz kişi ölmüş ve aralarında çocuklar da olmak üzere çok sayıda insan yaralanmıştır.
Siyasi hayatın kısıtlanması bir yana, ülkede toplumun düşünce ve ifade özgürlüğünü kısıtlayan, sivil hareketlerin teşkilatlanmasını engelleyen bir yapı da mevcuttur. Mısır Anayasası'nın 47. maddesi, kanunlar dahilinde kalmak kaydı ile fikir özgürlüğünün anayasa ile garanti altına alındığını, herkesin düşüncelerini ifadede ve söz, yazı, fotoğraf ve sair her türlü iletişim aracı ile bunları yaymakta hür olduğunu belirtmektir. Aynı maddede, yapıcı eleştirinin milli yapının güvenliği için elzem olduğu da ifade edilmektedir.
Ancak bir taraftan dernek ve sivil toplum örgütlerinin kuruluş ve faaliyetlerini düzenleyen mevzuat, diğer yandan ifade özgürlüğünü kısıtlayan ve 1996 yılında çıkarılan 95 sayılı Basın Kanunu gibi kanunlar, anayasanın garanti altına aldığı söz konusu hakları ihlal edici düzenlemeleri yansıtmaktadır. Söz konusu yasal düzenlemeler, çoğu zaman sadece vicdan, ifade ve teşkilatlanma özgürlüğünün bir ifadesi olabilecek kimi faaliyetleri hapis cezası gerektiren suçlar olarak görmekte ve sıklıkla hükümet muhaliflerini ve Mısır'daki yapı, sistem ve süreçleri eleştirenleri tutuklamak ve yargılamak için kullanılmaktadır.
Özellikle basın aracılığıyla dile getirilen düşünceler, 95 sayılı kanun gerekçe gösterilerek 1998’den itibaren sıklıkla kısılmaya çalışılmıştır. Bu çerçevede, hükümet yetkilileri, bakanlıklar ve başlıca siyasi kişiliklerin, aleyhlerinde yayın yapan gazetecilere yönelik açtıkları tazminat davaları, söz konusu gazetecilerin hapsedilmeleriyle sonuçlanmıştır. 2000 yılında yayımlanan Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu raporunda, basın suçlarının şiddete kışkırtıcı, ırkçı veya ayrımcı olmadığı müddetçe hapisle cezalandırılmaması gerektiği ve tazminatın hapis yoluyla olmasının gereksiz olduğu ifade edilmiş; şiddet içermeyen yorumların hürriyeti kısıtlayıcı cezalarla sonuçlanmasının insan haklarına aykırı olduğu sonucuna varılmıştır. Zira Mısır’da 1998’den itibaren hapse giren basın mensupları, genellikle ilgili kişilerin yolsuzluklarını veya siyasi tutum ve davranışlarını eleştirmiş ve bunun sonucunda hapsedilmişlerdir. Böylece Basın Kanunu, tazminat hakkını pekiştirmekten ziyade, eleştirileri ve muhalif yorumları etkili bir şekilde susturmak için kullanılmıştır.
Yine bu minvalde sivil toplum kuruluşlarına karşı zaten hayli katı bir tavır takınan Mısır hükümeti, 2002 yılında ihdas edilen ve 2003 Haziran’ında yürürlüğe giren 84 sayılı Dernekler Kanunu aracılığıyla, bir taraftan yeni kuruluşların önüne ciddi bir engel çıkarmakta diğer taraftan da kurulmasına izin verilen oluşumların idari süreçlerine ve faaliyetlerine yönelik olarak büyük ölçüde denetim ve müdahale imkanına kavuşmaktadır. Söz konusu kanun devlet erkine, her türlü örgütlenme talebine herhangi bir sebeple red cevabı verme yetkisi vermektedir. Kanun aynı zamanda mevcut “siyasi partilere ve sendikalara tahsis edilen siyasi ve sendikal faaliyetlerde bulunmak” (Madde 11) da dahil olmak üzere, otoritelerin müsaade etmediği tüm faaliyetleri suç addetmektedir. Bu kanun, daha önceden bakanlıktan izin alınmadan herhangi bir derneğe bağış toplamayı, altı aya kadar hapis cezası gerektiren bir suç olarak değerlendirmektedir. Dernek resmen onaylanmadan dernekçilik faaliyetinde bulunmak ise, üç ay hapis gerektiren bir suç olarak telakki edilmektedir.
Geçtiğimiz dönemlerde kurulmak için başvuran, ancak bu talepleri reddedilen STK’lar arasında, ev içi şiddet ve kız sünneti gibi konularla muhtelif kadın hakları konusunda kamuoyunda bilinç oluşturmak isteyen Yeni Kadın Araştırmaları Merkezi ile kırsal kesimlerde iktisadi ve sosyal haklar konularında faaliyet gösteren / göstermek isteyen İnsan Hakları İçin Toprak Merkezi yer almaktadır. Söz konusu her iki başvuru da, istihbarat kurumlarının başvurulara olumsuz cevap verdikleri gerekçesi ile reddedilmiştir. Hükümet, Mısır İşkenceye Hayır Derneği’nin başvurusunu da, söz konusu derneğin, amaçları arasına “Mısır’daki mevzuatı ve yasaları, evrensel insan hakları konvansiyonlarına uygun olarak değiştirmek” maddesini eklediği gerekçesiyle reddetmiştir. Sosyal İşler Bakanlığı’nın verdiği cevapta da, sivil derneklerin “mevzuatla ilgilenmek” gibi kanuni bir haklarının olmadığı ve bu yönde faaliyetlerin anayasaya aykırı olduğu ifade edilmiştir.
Mısır'da sadece siyasi ve sivil ifade faaliyetlerine yönelik insan hakları ihlalleri ile karşılaşmıyoruz. Ülkenin hukuk ve iç güvenlik rejimi, söz konusu ihlallerin ve suçların çok daha geniş kesimleri de kapsamasına imkan tanımaktadır. Bu çerçevede özellikle dini meşrep ve düşünceler, ihlaller ve işkence gibi suçların uygulama sahasına girmektedir.

Mısır esas itibariyle İslam dininin halk kitleleri arasında büyük ölçüde yaşandığı bir ülke olmakla birlikte, dini açıdan belli bir çeşitliliği de bünyesinde barındırmaktadır. Bu çeşitliliğin, İslam dininin Mısır’ın İsrail ile olan geçmiş ve halihazırdaki ilişkilerine renk veren önemli bir unsur olduğu ve hem toplum nezdinde, hem de genelde Arap ve İslâm aleminde liderliğe oynayan bir ülke için önemli olduğu yönündeki inanç, rejimin İslam’ı bir araç olarak kullanmasına yol açmıştır. Bu yaklaşım çerçevesinde, dinin toplumun harcı olduğuna dair anlayışı pekiştirilmiş ve özellikle Sünni İslam’a karşı reformist, modernist, alternatif, heterodoks, lâdini, din karşıtı tüm eleştiri ve çıkışlara tepki ile yaklaşılmıştır.
Bununla birlikte Mısır rejimi, İslamiyet’in toplum içinde ancak belirli ölçülerde yaşanmasına rıza göstermiş; kendi denetimi dışında ve özellikle de siyasi içerikli mesajları olabilecek yapılanmalara tahammül edememiştir. Bu çerçevede dindarlık, toplumun ve devlet organizmasının belli kademelerinde istenmeyen bir özellik olarak karşımıza çıkmakta ve tabii olarak bu noktalarda dindarlıkla karşılaşılmasını engellemek için dindarlara yönelik ayrımcı ve baskıcı bir tutum sergilenmektedir.
Yine bu noktada en çok etkilenen kesimlerin başında, tutuklular ve sokak çocukları gelmektedir. Hapishane ve polis merkezlerinde uygulanan işkence ve kötü muamelenin sadece siyasi şüpheli ve tutuklulara yönelik olmadığı, adi suçlardan alıkonanların, ++++++ ve ahlaki suçlarla ve özellikle homo++++üellik ile ilişkilendirilen kişilerin ve sokak çocuklarının da sistematik ve yaygın bir şekilde söz konusu süreçlere tabi tutulduğu ifade edilmektedir.
Hukuk süreçlerindeki bariz aksamalardan biri de, mahkeme kararlarının bizatihi polis tarafından uygulanmıyor olmasıdır. Halihazırda Mısır’da mahkemenin suçlamaları düşürdüğü ve zanlıyı beraat ettirdiği durumlarda dahi, zanlıların tutukluluklarının devam ettiği durumlar vardır. Başta devlet güvenlik istihbarat yetkilileri olmak üzere çeşitli icracı yetkililer, kendilerini hukuktan üstün görebilmekte ve idari tutuklama yetkilerini kullanarak mahkemelerin azlettiği kişilerin tutukluluk hallerinin devamını temin edebilmektedirler.
Bu çerçevede hapishane şartlarının kötülüğü, haksız tutuklama, adam kaçırma, iletişime ve görüşe izin vermeme, aşağılayıcı tavır ve fiziki işkence, ülkenin polis, güvenlik ve istihbarat merkezleri ile hapishanelerinde hâlâ devam etmektedir.
Hapishanelerde tutuklularla görüşme izinleri, ancak Kahire merkezli baş savcılığa bağlı Hapishaneler Müdürlüğü'nden gerekli tüm evrakların toplanması, birkaç mercii kapsayan bürokratik işlemlerin tamamlanması ve bu arada kimsenin görüşme konusunda bir çekincesinin bulunmaması halinde gerçekleştirilmektedir. İzin alındıktan sonra tanınan altı günlük mühlet içinde ziyaretin gerçekleşmesi gerekmektedir. Tüm bunlar temin edildikten sonra, görüşme ancak hapishane amirleri ve gardiyanların izni ve insafı nispetinde mümkün olmaktadır. Yine bu çerçevede tutukluların gizlice bir yerden başka bir yere nakledildikleri de bilinmektedir.
Hapishanelerdeki temizlik ve hijyen şartları, beslenme imkanları, yeterli sağlık desteği gibi konularda ciddi eksikliklerin olduğu ülkede, tutuklular arasında çeşitli hastalıklar görülmekte; kimi zaman da başta deri enfeksiyonları olmak üzere küçük çaplı salgınlar ortaya çıkmaktadır.
Ülkede her ne kadar fiziki ve psikolojik işkence resmen yasak olsa da, yaygın olarak uygulandığı bilinmektedir. Küfür ve aşağılayıcı muamelenin yanı sıra, ellerle ayakları arkadan birbirine bağlama, el ve ayaklardan tavana asma, soğuk su dökme, soğuk ortamlarda uzun süre çıplak tutma, tokat, yumruk, elektrik akımı verme, sopa, kemer, +++++ kabzası, elektrik kablosu ve kırbaç ile dayak ve falaka sıkça başvurulan uygulamalardır. İşkence, suçu sabit olanlara uygulandığı gibi, bilgi edinmek, şüpheliyi itiraf ettirmek, bir işe zorlamak, yıldırmak veya bir başkasının itirafını temin etmek gibi amaçlarla da uygulanmaktadır. İşkencenin sadece polis merkezlerinde değil, istihbarat birimlerinin ofislerinde de yapıldığı iddia edilmektedir. Buna karşın İçişleri Bakanlığı, Meclis'e bağlı İnsan Hakları Konseyi’nin gündeme taşıdığı işkence şikayetlerini dahi reddetme ve işkencenin Mısır'da istisnai bir vakıa olduğunu ifade etmektedir.
Son yıllarda artan uluslararası baskılar ve ülke içinde yükselen reform talepleri, solculardan Nasıristlere, bir grup İslamcıdan liberallere dek geniş bir kesimin el-Kifaye (Yeter) bayrağı altında bir cephe oluşturmasına imkan sağlamış ve olağanüstü hal durumunun kaldırılması ve Mübarek rejiminin sona erdirilmesi yönünde içeride ciddi baskılar oluşturmuştur. İhvan-ı Müslimîn’in de benzer şeyleri ifade ettiği bilinmektedir. Tüm bu gelişmeler, Mısır rejiminin demokrasi ve insan hakları düzleminde çeşitli adımlar atmasına sebep olmuştur. Bu adımların en bilineni, cumhurbaşkanlığı seçiminin referandum niteliğinden çıkarılarak çok adaylı seçim sisteminin benimsenmesidir. Ancak bu dönüşümün, 2005 yılı cumhurbaşkanlığı seçimine yansıması çok müspet olmamıştır.
Dönüşümü ifade eden bir başka adım da, insan hakları ihlalleri meselesinin bizatihi devlet tarafından önemsendiği mesajıdır. Bu mesaj öncelikle yabancı devlet ve taraflara verilmek istenmiş ve bu maksatla 1996 yılında Dışişleri Bakanlığı'na bağlı, insan hakları ile ilgili sorulara cevap veren bir birim kurulmuştur. Bunu, 2001 yılında İçişleri Bakanlığı'na bağlı olan ve üst düzey güvenlik ve kolluk kuvvetleri yöneticilerinden oluşan bir İnsan Hakları Üst Komitesi takip etmiştir. Adalet Bakanlığı bünyesinde insan hakları ile ilgili bir birimin oluşturulması ise, ancak 2002'de gerçekleşmiştir. Nihayet 2004 yılı içinde de benzer bir komite Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nda tesis edilmiştir.
Ancak hem uluslararası düzlemlerde, hem de ulusal bağlamda en dikkat çeken adım, İnsan Hakları Ulusal Konseyi'nin kuruluşudur. 2003 yılında Mısır Parlamentosu'nun çıkardığı 94 sayılı kanunla söz konusu kurumun tesis edildiği açıklanmış; bu kurumun başına Birleşmiş Milletler eski Genel Sekreteri Butros Gali getirilmiştir. Konsey, kimi bağımsız insan hakları savunucularını da idari heyetine dahil etmiştir. Bu sayede hem içeriye, hem de dışarıya karşı belli bir güvenilirlik tesis edilmek istenmiştir. Konseyin insan hakları ihlalleri şikayetlerini değerlendirmesi, konuyla ilgili olarak hükümete danışmanlık yapması ve yıllık olarak ülkedeki durumu tespit eden raporlar hazırlaması beklenmektedir. Konseyin 2004 ve 2005 içinde bazı şikayetleri tespit edip değerlendirdiği ve hükümete götürdüğü bilinmekle birlikte, ülkedeki kimi yerli insan hakları örgütleri, bu yeni yapıya şüphe ile yaklaşmış; uluslararası insan hakları kuruluşları da ilk yıllık faaliyetlerinin ardından, söz konusu konseyin Mısır’daki yaygın ve sistematik insan hakları ihlallerinin azaltılmasına yönelik anlamlı bir katkı sağlayamadığını belirtmişlerdir.
Konsey, 2005 yılı Nisan ayında kamuoyuna sunduğu raporda, kendisine yöneltilen eleştirileri, hükümet ve sivil toplum arasındaki özel konumunu öne sürerek reddetmiştir. Rapora göre konsey bir kamu kuruluşu olmadığı gibi, bağımsız bir sivil toplum örgütü de değildir. Ancak bulunduğu özel konumun, konseyin bakanlıklar ve kamu kurumları ile daha sonuca ulaşan ilişkiler kurmasına imkan sağladığı ifade edilmiş; insan hakları ile ilgilenen sivil kesimlerle iletişimin devamı için de gayret gösterildiği dile getirilmiştir. Bu çerçevede özellikle İçişleri Bakanlığı ile kurulan sağlıklı iletişimin hapishane şartlarının iyileştirilmesi ve idari tutuklama gibi süreçlerin daha sağlıklı takibi konusunda olumlu adımlar atıldığı ifade edilmektedir.
Konsey'in hazırladığı raporda, bir yıl içinde gelen şikayetlerin önemli bir kısmının sivil ve siyasi haklarla ilgili olduğu ifade edilmektedir. Bu çerçevede başta gelen meselelerden birinin, haksız yere veya olağanüstü hal sebebiyle yürürlüğe girmiş aşırı buyurgan, aşırı denetimci ve genellikle de, raporun tabiriyle "nadirat" sayılabilecek yasal hükümlerin ihlali gibi gerekçelerle hürriyetin kısıtlanması ve şahsi güvenlik hakkına +++++++ olduğu gözlemlenmektedir. Hapishanedeki şartlar, tutuklulara yönelik davranışlar ve görüşme imkan ve şartları, şikayetlere konu olan başlıca meselelerdir. Rapor, ülkede yaşanan +++++lama olaylarının ardından yapılan toplu tutuklamaların ciddi ihlallere sebep olduğunu, kadın ve çocukların dahi toplandığını ve güvenlik merkezlerinde +++++ edildiklerini, tutuklama emri çıkarılmadan pek çok kişinin iletişim imkanı olmayan yerlere götürüldüğünü de açıkça ortaya koymaktadır. Tespit edilen ihlaller kısmının hayli uzun olduğu raporda, 2004 yılında yaşanan insan hakları ihlali vakıaları detaylarıyla listelendirmektedir.
Söz konusu raporun öneriler bölümünün ilk maddesi, olağanüstü hal uygulamasının acilen kaldırılmasını talep etmektedir. Yine bu çerçevede önerilen bir başka radikal teklif de, gözaltı ve hapishane sisteminde reform talebidir. Suçu ispat edilmeden kimsenin suçlu muamelesi görmemesi, suçluların dahi temel haklarının korunması gerektiği anlayışının benimsenmesi istenmektedir. İşkenceyi önleyici düzenleme ve denetimlerin sağlanması ve bu konuda yaygın eğitimin gerektiği dile getirilmektedir. Ancak raporun düşünce ve ifade özgürlüğü, temel siyasi ve sivil haklar konularında hemen hiçbir tavsiyede bulunmaması, keza birçok hususta net ifadelere başvurmayışı, Konsey'e karşı oluşan önyargıyı haklı çıkaracak ve hukuki hiçbir yaptırım gücü olmayan Konsey’in danışmanlık ve izleyici konumunun da hayli tartışmalı olduğu yönündeki fikirleri besleyecek niteliktedir. Nitekim +++++lı saldırılar sonrasında Mısır güvenlik güçlerinin başlattıkları geniş çaplı tutuklama operasyonlarına karşı Konsey’in tepkisiz tavrı, Konsey içinde de huzursuzluklara neden olmuştur.
Mısır, kendi içinde önemli değişikliklere gebedir. Demokratik yapı ve zihniyetin oluşması bir yana, insan haklarına saygılı bir sistemin tesisi de artık beklenen bir gelişmedir. Bu çerçevede yapılması gereken en önemli reformun, olağanüstü hal durumunun kaldırılması olduğu anlaşılmaktadır. Keza, anayasada garanti altına alınmış olmasına rağmen insan haklarını bağlayıcı, ihlal edici veya ihlallere müsait ortamı oluşturabilecek yığınlarca kanun, mevzuat ve yönetmeliğin ayıklanması ve değiştirilmesi gerekmektedir. Bütün bunların yanı sıra, işkence ve diğer ihlallere alışmış şahıs veya kurumların elzem olarak eğitilmeleri veya yargının bu hususlarda suçu görmezden gelmemesi gerekmektedir.
Hiç şüphe yok ki Mısır'da reform süreci uzun bir vakit alacak; hatta belki atılan kimi adımlardan geri dönülecektir. Zira bunda, mevcut rejimin bu süreci baskılar sebebiyle başlatmış ve adımlarını gönülsüzce atıyor olmasının büyük etkisi vardır. Ancak tüm bunlara rağmen Mısır'ın insan hakları konusunda belli bir ilerleme kaydettiği ve etmeye de devam edeceği söylenebilir.


misir.ihh.org

Bir önceki yazı Atatürk’ün İnsan Hak ve Hürriyetine Verdiği Önem hakkında bilgi vermektedir.

Cevapla

"İnsan Hakları İhlalleri.." konusu hakkında etiketler
afrikada alan aykiri basli bilgi bir demokrasi durum durumlar durumlarda eden edildigi edilen edilmesi ETTIREN gazeteden guvelik guvenlik hak hakalari hakkinda hakkini haklar haklara haklari haklarin haklarina haklarini haklarinin haklarinn haklarla icin ihlal ihlaleri ihlali ihlaline ihlalini ihlalinin ihlaller ihlalleri ihlallerinden ihlallerine ihlallerini ihlallerinin ihlalleriyle ihlallleri ihmalleri ile ilgi ilgili imza insa insan insanin insanlarin kadin kisa kisaca kisilik konu konular konusu kulturel madde makaleler medeni medya misir nasildir neler nelerdir olan olay olaylar oldugu olmayan oneriler ornegi ornek ornekler ornekleri oylar ozet ozeti siyasi slaytlar sloganlar sosyal soz sozlesmesine taraf tarihte temel ulkeler uluslararasi yapilan yasanan yasanir yazi yazilar yerlere

Atatürk’ün İnsan Hak ve Hürriyetine Verdiği Önem Önceki | Sonraki Babalar günü=Sema




Saat: 16:25 - Webmaster Forumu - Rss - Arşiv
İletişim Bilgileri, Contact Us, Kullanım Sözleşmesi, Gizlilik