webmaster
 
Cevapla
13-08-2011 02:23:07
 

Kütahya'nın pınarları akışır

Kütahya'nın pınarları akışır
Zaptiyeler kol kol olmuş bakışır
Asalı'ya mavi şalvar yakışır

Aman aman Vehbi böyle şöyle olur mu
Haydi ben ölürsem dünya sana kalır mı

Salim geldi musallaya dayandı
Kar beyaz teni al kanlara boyandı
Seni vuran oğlan nasıl dayandı

Aman aman Vehbi böyle şöyle olur mu
Haydi ben ölürsem dünya sana kalır mı

TÜRKÜNÜN HİKAYESİ

Bundan 100-120 yıl önce Kütahya'da bir ailenin genç yakışıklı sözü dinlenir temiz kalpli bir oğulları varmış. Orta halli bir ailenin de güzel boylu poslu uzun saçlı bir kızları varmış. Kız biraz hoppa olduğu ele avuca sığmadığı için arkadaşları ona "deli düve" ismini vermişlerdi (düve: buzağı doğurma zamanı gelmiş yeni ineklere bazı yerlerde düve denirmiş). İşte genç yakışıklı delikanlı deli düveye aşık olmuş. O zamanlar deli düve adı dillere destandır. Genç deli düveyi ailesinden ister fakat kızı vermezler. Kızla genç gizli gizli buluşurlar. Bunu duyan kızın ailesi razı olur ve kızla genci evlendirirler. Fakat gençlerin saadetleri uzun sürmez bu kızın güzelliğini duyan gören zamanın delikanlıları kendilerini reddeden kızın kocasını hem kıskanır hem de ona kin bağlarlar.

Aradan hayli zaman geçer bu genç ve güzel gelin bazı delikanlılar tarafından tehdit edilmeye başlanmıştır. Delikanlılar "kocandan ayrılacaksın yoksa seni dağa kaldırırız kocanın da gözlerini kör ederiz" diye kıza haber salmışlar. Genç kadın önceleri aldırmaz ve kocasından saklar onu sevdiği için bir türlü kötülük etmelerine razı olamaz ve delikanlılara şöyle haber yollar " Ne olur kocamı rahat bırakın. Ona dokunmayın ne isterseniz yapayım" der. Bunu haber alan gençler kadını kaçırmaya karar verirler. Aracı kadına "biz istediğimizi çeşme başında söyleyeceğiz. Oraya kadar gelsin" derler. Bunu duyan gelin meraktan çatlayacak bir duruma geldiğinden çeşme başına gider. Çeşme başına giden delikanlılar tuzak kurarak kadını kaçırırlar. Kadın bu sırada çığlık atar o sırada kadının kocası olan Asalıoğlu sesi duyarak koşarak gelir. Kadının kocası ile diğer gençler arasında kanlı bir kavga olur ve Asalıoğlu ölür. Gençler kızı dağa kaldırmıştı öte yandan oğullarını kanlar içinde yattığını gören gencin ana ve babası saçlarını başını yolarlar

Bir önceki yazı Alfabetik Deyimler Sözlüğü hakkında bilgi vermektedir.

13-08-2011 02:23:18
 
Molla Ahmet Türküsü

Aslen Babadağ'lıdır. Genç yiğit yakışıklı bir delikanlıdır. Serde erkeklik var ya!ailesine küser tutar gurbetin yolunu. Gelir Şuhut ilçesine. Güçlülüğü ve cesaretinden ötürü delikanlılar arasında kendini hemen sevdirir. Efeler alayının başı olur.Sesinin güzelliğinden dolayıda müezzinlik yapar ara sıra.Bu yüzdende kendisine Molla lakap'ını takarlar. Molla Ahmet aynı zamanda kasabada kahvecidir. Kasabanın zenginlerinden birinin kızı bu özellikleri bulunan Molla Ahmed'e tutulur. Molla Ahmed'de bu kızı sever.

Anadolu'da böyle zengin ve güzel kızların gönlüne girmek için delikanlılar arasında rekabet bir görenektir. "Macar" lakaplı namert de kıza tutkundur. Arkadaşlarıyla birlikte Molla Ahmet'i bir kır alemine davet ederler. Mola Ahmet iyi yüreklidir arkadaş'larının namert çıkacaklarına hiç ihtimal vermez. Kısa bir eğlenceden sonra ansızın Ahmet'i kıskıvrak bağlarlar. Hiç acımasız elini kolunu bacağını parça parça edip sazlığın oraya bırakır uzaklaşırlar.

Yakın köylerin köpekleri ağızlarında et parçalarıyla dolaştıklarında köylüler Molla Ahmet'i çoraplarından tanırlar. Suçlular yakalanır adalete teslim edilirler. Olay halk içinde nefretle anılır. Olay türküde bütün inceliğiyle dile getirilmiştir.

MOLLA AHMED

Anne beni kırk pınarda kestiler
Cepken'imi saz dalına astılar.
Anam babam benden umut kestiler.
Dalgın uykulardan uyan Ahmed'im

Yağlı kamalara dayan Ahmed'im
Yakuboğlu kamaları yağlıyor
Neslihan kız siyim siyim ağlıyor
Katil Macar kollarımı bağlıyor.

Kuş gibi meydanlarda dönen Ahmed'im
Neslihan yoluma ölen Ahmed'im.
Bir incecik yol gidiyor Bazlar'a
Ilgıt ılgıt kanım aktı sazlara

Selam söylen anam ile kızlara.
Dalgın uykulardan uyanamadım
Yağlı kamalara dayanamadım.
Biçildi mi Seydi köy'ün çayırı

Kadir MEVLA'm canı candan ayırı
Hiç kalmamış Neslihan'ın hayırı
Koç gibi meydanlarda dönen Ahmed'im
Dostlar düşman imiş ben bilemedimm

13-08-2011 02:23:28
 
Dönen dönsün.. - Sıvas-Banaz yöresi

Dönen dönsün.. - Sıvas-Banaz yöresi

Pir Sultan Abdal Alevi toplumunun bagrından cikan en büyük halk ozanlarindan biridir.Yasami boyunca haksizliklara karsi mücadele etmis hatta asilacagini bile bile bu tutumundan vazgecmemistir. Siirleri ve direnisci tutumuyla nice kusaklara örnek olmustur. Pir Sultan’in siirleri ve deyisleri hala dilden dile ve agizdan agiza dolasiyor. Bu büyük insanin hayatina bakmakta yarar var.

Pir Sultan Abdal’in 1510/14 -1589/90 yillar arasinda yasadigi tahmin ediliyor. Öz adi Haydar olmasina karsi siirlerinde Pir Sultan mahlasini kullanir. Kendisi Sivas’in Yildizeli ilcesinin Circir bucagina bagli Banaz köyünde dünyaya gelmistir. Yirmi yasina bastiginda Seyit Ali Sultan Dede’nin dergahina baglanir ve ikrarini verir. Tam bes yil gece-gündüz demeyip o dostluk ve muhabbet kapisina eli erdigince gücü yettigince katkida bulunur. Odun tasir su getirir hasat kaldirir konuklar agirlar ac doyurur harama el sürmez ve dergaha bir tek haram lokma getirmez. Eline diline beline sahip olmak; onun da diger canlar gibi hic aklindan cikarmadigi bir temel ilke olur. Haydar dergaha ve dolasiyla halka hizmeti Hakk’a hizmet sayar. Makamlari adim adim alir ve sonunda „Pir" mak***** erisir. Pir Sultan Abdal Seyit Ali Sultan Dede’den dedelik hirkasini ve Pirlik nisanini aldiktan sonra canlari tek tek dolasir ve dertlerini dinler. O günlerde Andadolu’da kötülük kol geziyor zalim esen rüzgar ölüm türküleri söylüyordu.

++++++++ kadilar yobaz müftüler zalim pasalar ve niceleri halkin alin terine bakmadan insanlarin hayatini ceheneme dönüstürüyorlardi. Özellikle Alevi toplumunu kafirlikle imansizlikla ve zindiklikla sucluyorlardi. gerek Selcuklu gerekse Osmanli döneminde irili ufakli pek cok ayaklanma girisimi olmus fakat hepsi basarisizlikla sonuclanmisti.Pir Sultan Abdal zalimlere ezenlere karsi siirlerini bir +++++ olarak kullandi ömrünün sonuna dek türkülerini hem de yüksek sesle söylemekten kacinmadi. Anadolu Alevilerinin zulme karsi baskaldirmalarina önderlik eden Pir Sultan Hizir Pasa tarafindan asilmistir. Yine söylentilere göre Pir Sultan Abdal’in Seyyid Ali Pir Muhammed ve Er Gayib adli üc oglu ile Sinem adli bir de kizi vardi
Koyun beni hak aşkına yanayım
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan
Yolumdan dönüp de mahrum mu kalayım
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

Kadılar müftüler fetva yazarsa
İşte kement işte boynum asarsa
İşte hançer işte başım keserse
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

Bir gün mahşer olur divan kurulur
Suçlu suçsuz varsa orda bulunur
Piri olmayanlar anda bilinir
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

Pir Sultan'ım arşa çıkar ünümüz
O da bizim ulumuzdur pirimiz
Hakka teslim olsun garip canımız
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

Anonimm

13-08-2011 02:23:33
 
Penceremin Altında Zerdali Dalı mısın Türküsü

Bu türkünün hikayesi Çankırı'nın Çerkeş kazasının Hacı Bey köyünde yaşanmıştır. Altı çocuğuyla beraber yoksul bir hayat süren bütün umutları toprağa bağlı bir aile vardır. Bu ailenin Gülbahar isimli bir de güzel kızları vardır. Henüz on beş yaşında olan Gülbahar'ın gönlünde köyün zenginlerinden bir ağanın oğlu Murat yatmaktadır. Murat bu sevgiden habersizdi.

Gülbahar her gün testisini alır çeşmeye gider.Gider ama düşüncesiyle Murat'ı da beraberinde götürür. Testisini doldurur. Penceresinin önündeki zerdali ağacını sularama bu işleri yaparken hep Murat'ı düşünmektedir. Bir gün çeşme başında Murat'ı gördü. Heyecanını gizleyemedi Gülbahar. Elleri titriyor yüzü durmadan renk değiştiriyordu. Murat dayanamadı sordu.

Beni sevdiğini söylüyorlar köyde doğrumu bu?

Gülbahar bu sefer daha da heyecanlandı bir şey diyemeden kaçamak bir bakışla Murat'ın yüzüne baktı hızla oradan uzaklaştı. Bakış o bakış Murat'ında içine bir ateş düşmüştür. Her gün çeşme başında buluşmaya başlarlar. Murat'ın babası bunu duyar. Oğlunun bir fakir kızıyla ilgilenmesini istemiyordur. Komşu köyden bir kızla Murat'ın nikahını kıydırır. Bütün umudunu yitiren Gülbahar ekmekten aştan kesilir. Günlerce ağzına bir şey koymaz. Artık her şeyin bittiğine kanaat getirir ve kendisini büyük bir umutla beslediği zerdali ağacına asar. Çünkü davul zurna sesleri köyün sessizliğini yıkmıştı gelin geliyordu. Her şeyden habersiz Murat pek düşünceliydi. Haberi duyunca beyninden vurulmuşa döndü. Kendisine ve insanlara dünyaya lanet ediyordu. Çok geçmeden aklini kaybetti. Bir daha da eski haline gelemedi.


PENCEREMİN ALTINDA ZERDALİ DALI MISIN

Penceremin altında da a beyim
Zerdali dalı mısın?
Düşkün düşkün duruyonda a beyim
Benden sevdalımısın?

Hep kara leylide bakışır aman
Kaşları gözlere yakışır aman.

Penceremin altında da a beyim
Kitap açmış okuyor.
Perçemine yağ sürmüşte a beyim
Yel estikce kokuyor.

Hep kara leylide bakışır aman
Kaşları gözlere yakışır aman.

Pencereden bakıyor da a beyim
Şeker olmuş akıyor.
Bu sevda nasıl sevda a beyim
Beni candan yakıyor.

Hep kara leylide bakışır aman
Kaşları gözlere yakışır aman.


Kaynak:
Mehmet ÖZBEK
Folklor ve Türkülerimiz
Ötüken Neşriyat İstanbul 1994


Ayşegül Göktepe (Radyo Program Yapımcısı)

13-08-2011 02:23:41
 
Ezo Gelin 1 - Gaziantep yöresi

Ezo Gelin'in asıl adı Zöhre Bozgeyik'tir. Nüfus Kaydı Gaziantep'e bağlı Oğuzeli ilçesindedir. Ezo Gelin (Zöhre Bozgeyik) Oğuzeli'nin Uruş (şimdiki adı Dokuzyol) köyünde doğmuştur.
Ezo Gelin çok kişinin evlenme önerisini kabul etmez. kendini isteyen Barak Ağalarının evlenme isteklerini de geri çevirir. Ezo Gelin evlenmeme nedenlerini açıklamaz. Suriye'nin Kozbaş Köyü'nde oturan teyzesinin oğlu Memey (Mehmet) sık sık dünürcü (görücü) göndererek istetir Ezo Gelin'i. Ezo'nun Suriye'ye gelin gitmek istemediğini işiten görücü kadınlar Ezo Gelin'in evlenmesi için inandırıcı konuşurlar: ''Güzel kızım hiç merak etme. Memey'in nüfus kaydı Türkiye'dedir. Evlendikten az bir zaman sonra Türkiye'ye göç edersiniz. Biliyorsun Barak'ta Suriye'den gelen birçok mülteci vardır. Biz seni gurbet ellerinde hiç yakar mıyız?...Bize güven. Biz akrabalar senin kötülüğünü istemeyiz.'' Üstelemelerden kezlerce konuşmadan sonra evlenmeyi uygun bulan Ezo şöyle der: ''Sözlerinize inanıyorum. Yalnız korktuğum başıma gelirse?... Ya Memey Türkiye'ye mülteci olarak gelmezse benim halim nice olur? ...Zaten birinci kocamdan boşandım. Şimdi de ikinciden mi boşanayım? Boşanma olmazsa Suriye'de ölünceye kadar kalıp Türkiye'ye akrabalara hasret mi kalacağım?... Talihim zaten karadır. Orada ölürsem ölüm bile Türkiye'ye hasret kalır. Ne diyeceğimi bilemiyorum. Siz ne derseniz o olsun. benim çabalarım para etmiyor. Ezo nasıl olsa bir defa yandı. Bin defa yanacak değil ya...'' Ezo'nun güzel gözlerinden birkaç damla gözyaşı gül rengi yanaklarına dökülürken fısıldarcasına ''Evet'' der.Ezo Gelin'i götürenler akşam karanlığından yararlanarak sınırı bekleyen askerlere görünmeden Suriye'ye ayak basarlar. Geldikleri Kozbaş Köyü'nde düğün dernek yapılmaz. Yörenin göreneğine göre dul kadın ve dul erkek için eğlenti yapılmaz... Sessizce imam nikahı kıyılır. Böylece Ezo Suriye'nin Carablus İlçesi'nin Kozbaş Köyü'ne gelin gider. Sonra oradan Lüle Köyü'ne taşınırlar.Ezo Gelin'in ikinci evlenmesi de ''değişik usulü'' olur... Ezo'nun teyzeoğlu Memey bacısı Selvi'yi Zeynel Bozgeyik'e verir kendisi Ezo'yu alır. (''Değişik usulü'' evlenme olgusunu sonra açıklayacağım.) Memey ile Ezo'nun aile kurması ikisinin de ''değişik'' yoluyla yaptıkları ikinci evlenmeleridir.Ezo gurbetlik acısına dayanamaz. Ara sıra köyündeki yakınlarını görmek amacıyla Suriye sınırını gizlice geçerek Uruş (Dokuzyol) köyüne gelir. Türkiye'ye her gelişinde biraz daha yıpranmış daha süzülmüş ve üzgün görünür. Nedenini soranlara: ''Gurbetliğe fazla dayanamıyorum. köydeki hısım akrabaları göresim geliyor. Ne de olsa burası eski vatanım. Nedense Suriye'yi hiç sevemiyorum. Ah Türkiye'nin gözünü seveyim! Vasa öleydim tek Türkiye'de kalaydım. İlle vatan ille vatan.'' İlk kocasından çocuğu olmayan Ezo Gelin'in ikinci eşinden altı kız çocuğu olur.Ezo Gelin'in gül yüzü portakal rengine döner... Yıllardan beri ayakta çektiği hastalık onu güçsüzleştirir çok zayıflar yatağa düşer. Ara sıra ağzından kan gelir. Gözleri de pek iyi görmez. Birkaç kez hekimlere görünür ancak yoksulluktan ilaçları düzenli olarak alamaz. Kendine bakamaz. 1952 yılının Mart ayında Lüle Köyü'ndeki tek odalı ker*** evini de yataktan kalkamaz... Ezo Gelin 18 Mart Cuma günü gece yarısı ''ince hastalık'' dedikleri Verem'den ölür. Özlemi acıyı yabancılığı içinde götürür Ezo Gelin... Ozan Kemalettin Kamu'nun dediği gibi: ''Gurbet o kadar acı ki / Ne varsa içimde. / Hepsi bana yabancı / Hepsi başka biçimde.''Ezo Gelin arada bir yükseklere çıkar Türkiye'ye doğru ağlayarak bakarmış... Sağlığında kocası Memey'e ölüsünün Bozhöyük Köyü'ndeki höyüğün başına gömülmesini yalvara yalvara söylermiş... ''Hiç olmazsa mezarım Türkiye'den gözüksün. Ben doyana kadar Türkiye'ye bakmadım mezarım baksın. Ben seyretmezsem bile mezarımın taşı toprağı Türkiye'yi seyretsin.''dermiş Ezo Gelin. Ezo'nun vasiyeti yerine getirilerek Lüle Köyü'nden alınan ölüsü Bozhöyük Köyü'ndeki höyüğün üstüne gömülür. Ezo Gelin'in gömütü Suriye'nin sınır boyundaki topraklarından ve Türkiye'nin sınıra birkaç saat uzaklıktaki köylerinden beyaz bir benek gibi görünmektedir.

Ezo Gelin 1 - Gaziantep yöresi

Ezo gelin benim olsan seni vermem feleğe
Güzel yosmam başın için salma beni dileğe
Anası huridir de kendi benzer de meleğe
Nenneyle de ah bahtı karam nenneyle.

Çık Suriye dağlarına bizim ele eleyle
Gel bahtı karam gel sıladan ayrı yazılım gel...

Ezo gelin çık Suriye dağlarının başına
Güneş vursun da kemerinin kaşına kaşına
Bizi kınayanın bu ayrılık gelsin başına başına
Nenneyle de ah bahtı karam nenneyle.

Çık Suriye dağlarına bizim ele eleyle
Gel bahtı karam gel sıladan ayrı yazılım gel...

Anonim

13-08-2011 02:23:50
 
Hapisanelere Güneş Doğmuyor - Orta Anadolu yöresi

1960’lı yıllardan itibaren ismi bağlama ile birlikte anılan sadece geniş halk kesimlerinde değil ciddi musiki çevrelerinde de taktir ve hayranlıkla dinlenen Neşet Ertaş’ı farklı bir bağlamda değerlendirmek gerekiyor. Çünkü o da aslında tam bir yöre sanatçısı yani mahalli bir sanatçı olmasına rağmen yaygın şöhreti ve söylediği türkülerin popülaritesi ile ülke genelinde tanınan biri olarak diğerlerinden ayrılır.

İşte Neşet Ertaş Orta Anadolu bozkırlarının tam göbeğinde “ay dost deyince yeri göğü inleten” gönül delisi bir babanın evladı olarak 1938’de Kırtıllar’da dünyaya gelir. Hiç çocuk sahibi olamadığı ilk karısı Hatice’yi genç yaşında kaybeden Muharrem Ertaş ikinci evliliğini Kırtıllar köyünden Döne ile yapar ve bu evlilikten Necati Neşet Ayşe Nadiye ve muhterem adında beş çocuğu olur. Kırtıllar nüfusunun tamamı abdallardan ibaret olan bir aşiret köyüdür. Köyün çevrede “abdallar” adıyla anılması da bundan olsa gerek. Daha altı yedi yaşlarında iken kendisini yöre düğünlerinin aranılan sanatçı babası Muharrem Ertaş’ın sazı önünde oynarken bulan Neşet Ertaş hayatını bir nevi hayat destanı diyebilceğimiz 1960’lı yıllarda yazdığı uzun bir şiirinde şöyle anlatır.

Bozlak-

Hapishanelere güneş doğmuyor
Geçiyor bu ömrüm günüm dolmuyor
Eşim dostum hiç yanıma gelmiyor

Yok mu hapishane beni arayan
Bu zindanda öleceğim gardiyan

Akşam olur kapıları kaparlar
Birer birer yoklamayı yaparlar
Bitmiyor geceler olmaz sabahlar

Yok mu hapishane beni arayan
Bu zindanda öleceğim gardiyan

Anamdan doğalı garip kalmışım
Acı hapishane daha genç yaşım
Benim zindanlarda neyidi işim

Yok mu hapishane beni arayan
Bu zindanda öleceğim gardiyan

Söz-Müzik: Neş'et Ertaş

13-08-2011 02:23:55
 
Kilis yolu Kuva-yı Milliye komutanı olarak Kurtuluş Savaşı sırasında Antep savunmasına katılan Teğmen Şahin Bey tek başına üstlerine yürüdüğü Fransız askerleri tarafından süngülenerek öldürüldü.

Yusuf Ziya Bahadınlı Antep savunmasını da konu alan "Gemileri Yakmak" romanında Şahin Bey'le ilgili önemli bilgiler veriyor. Sözkonusu romandan aktardığımız şu bilgiler türkülerdekilerle tamamen çakışıyor.

"Şahin bey yıllarca savaşlara katılmış esir düşmüş Antep'e döner dönmez de soluğu Kilis yolunda almıştı. Kısa zamanda köylüyü örgütledi. Köy ağaları aşiret reisleri bile ona saygı duyuyorlardı. Herkese güven veriyordu. Geceleri az uyuyor nöbet yerlerini dolaşıyor nöbetçilerle konuşuyordu. Antep'ten en küçük bir yardım gelmiyordu. Gözcüler bir gün bir Fransız konvoyunun Kilis'ten Antep'e yiyecek getirdiğini haber verdiler. Engel olmak gerekiyordu. Şahin bey hemen çeteler arasında görev bölümü yaptı. Yol boyundaki köyler boşaltıldı. Fransızlar 26 Mart sabahı saat beş buçukda Kızılburun'a ve şosenin doğusundaki Kantara köyüne uzanan tepelerdeki siperlerimize saldırıya geçtiler. Daha çok top ve makineli +++++le ateş ediyorlardı. Bizde otomatik +++++ yoktu. Osmanlı Alman İngiliz Rus yapımı +++++ler vardı. Onlar eğitim görmüşlerdi. Bizimkilerse ömründe +++++ görmemiş köylü çetelerdi. Yine de düşmana karşı canla başla savaşıyorlardı. Düşman şosenin solundaki siperleri aldı. Şahin Beyin başında bulunduğu sağ kanat bir süre dayandıysa da sonunda çözüldü ve dağıldı."

Şahin Bey birkaç arkadaşıyla birlikte bir süre daha direniyorsa da sonunda süngülenerek öldürülüyor.

Bahadanlı romanında Şahin Bey'in daha o dönemde sosyalizme ilgi duyduğunu da bir ithaf yazısından dolayı vurguluyor.

13-08-2011 02:24:01
 
Hekimoğlu

Gerçek hekimoğlu türküsü budur bazı sözlerinden dolayı Ümit Tokcan Ve Kadir İnanır tarafından günümüzde söylenen hekimoğlu türküsü yorumlanmıştır.

Hekimoğlu

Hekimoğlu Derler Benim Aslıma
Aynalı Martin Yaptırdım Da (Narinim) Kendi Neslime.

Hekim Oğlu Derler Bir Ufak Uşak
Bir Omuzdan Bir Omuza (Narinim) On Arma Fişek.

Bugün Günlerden Pazardır Pazar
Çitlice Muhtarı (Narinim)Puştluklar Düzer

Ünye Fatsa ArasıOrdu Da Kuruldu
Hekimoğlu dediğin de (Narinim) O Da Vuruldu.

Konaklar Yaptırdım Döşetemedim
Ünye Fatsa Bir Oldu Da(Narinim) Başedemedim.

Konaklar Yaptırdım Mermer Direkli
Hekimoğlu Dediğin De (Narinim) Aslan Yürekli.

Bahçearmut Dibinde Kaymak Yedin Mi
Hekimoğlu'nu Görünce (Narinim) Budur Dedin Mi...


Hekimoğlu - Hikayesi (Yaşnmış bir olay)

Ordu dolaylarında yaşayan Hekimoğlu yoksul bir ailenin çocuğudur. Üstelik yoksul bir anneden başka hiç kimsesi yok. Çevresinde dürüstlüğü akıllılığı ve yiğitliğiyle tanınan bir gençtir.

Yörede egemenlik kurmuş bir Gürcü Beyi vardır. Bu Gürcü Beyi Ayşa adında güzel ve narin bir kızla sözlüdür. Ne ki bu kız Gürcü Beyini sevmemekte Hekimoğlu'na bağlanmıştır. Bu dostlukla arkadaşlıkla karışık bir sevgidir. Üstelik Hekimoğlu'yla görüşmeye başlamıştır.

İşte Bey iki gencin ilişkisinin bu noktaya vardığını duyar duymaz Hekimoğlu'na düşman olur ve ona savaş açar. Hekimoğlu'yla teke tek görüşüp hesaplaşmayı önerir; bir de yer belirtir. Hekimoğlu gözüpek mert bir gençtir. Aynalı mavzerini kuşanıp tek başına buluşma; yerine gider. Gitmeye gider ama Bey sözünde durmamış adamlarıyla gelmiştir. Üstelik adamlarından biri buluşma yerine varır varmaz sabırsızlanıp Hekimoğlu'nu yaylım ateşine tutar. Ötekiler de çevresini sararlar. Hekimoğlu'yla Beyin adamları arasında yaman bir çatışma olur. Hekimoğlu çatışma sonunda çemberi yararak kurtulur. Olaydan hemen sonra Bolu da tek başına yaşayan anasının yanına gider. Anasına durumu anlatır ve artık şehir yerinde duramayacağını bildirir. Anasıyla helallaşıp yanına Mehmet adlı iki amca oğlunu alarak dağa çıkar. Çıkış bu çıkış ve ölünceye kadar Hekimoğlu artık dağdadır.

Hekimoğlu'nun dağa çıkış nedenini ve biçimini bilen duyan yöre köylüleri kendisine kucak açarlar. Onun mertliği yiğitliği ve doğru sözlülüğü köylüleri daha da etkiler ve her açıdan kendisine yardım ederler. Özellikle yoksul köylülerle dostluk kurar zenginlerden aldıklarıyla onlara yardım eder.

Hekimoğlu artık Gürcü Beyinin korkulu düşü olmuştur. Bu yüzden Bey kendisini sürekli jandarmaya şikayet eder ve kesintisiz izletir. Hekimoğlu'nu ihbar etmeleri için çeşitli yörelerde adamlar tutar. Fakat halk koruduğu için Hekimoğlu'nu bir türlü ele geçiremezler.

Hatta bir defasında Beyin adamlarından birinin ihbarı üzerine Hekimoğlu'nun kaldığı evi jandarmalar basıyorlar. Bütün çevre kuşatılmıştır. Evin altında bir fırın vardır. Hekimoğlu fırıncının yardımıyla fırının ekmek pişirilen yerini arkadan delip kaçmayı başarır.

Hekimoğlu kaçmaya kaçıyor ama Beyin iki amca oğlunu öldürttüğünü haber alıyor ve doğru Çiftlice köyüne iniyor. Gittiği ev muhtarın evidir. Bu Muhtar Hekimoğlu'ndan yana görünüyor oysa gerçekte Beyin adamıdır ve onunla

işbirliği içindedir. Nitekim adamlarından biri aracılığıyla ihbarda bulunur ve Hekimoğlu jandarmalarca sarılır. Hekimoğlu Muhtarın puştluğu yüzünden kıstırılmıştır. Büyük bir çatışma çıkar taraflar arasında. Adeta namlular kurşun kusmaktadır. Özetle yaman cenk olur orada.

Olayın sonucuna ilişkin iki söylenti var halk arasında :

1-Hekimoğlu çatışma sırasında. çemberi yarıyorsa da aldığı yaralar yüzünden fazla uzaklaşamadan ölüyor.

2 -Atına atlıyor elini karın bölgesinden aldığı yaralara basarak Ordu'ya
kadar geliyor ve burada ölüyor.

Hekimoğlu tipik bir erdemli başkaldırıcı örneğidir. Haklı bir nedenle dağa çıkıyor. Mertliği yiğitliği ve iyilikseverliğiyle halk arasında büyük ün yapıyor. Yoksulların dostu onları ezen varsılların düşmanıdır.

Hekimoğlu denince hemen akla gelen bir özelliği de aynalı martinidir. Hekimoğlu Türküsü'nde geçen ve kendisinin adıyla özdeşleşen aynalı martinin özelliği şudur. Hekimoğlu özel olarak yaptırdığı mavzerinin üstüne bir ayna taktırıyor. Çatışmaya girdiğinde bu aynayı: düşmanının gözüne tutarak gözünün kamaşmasına dolayısıyla hedefini şaşırmasına yol açıyor.

Bu yüzden Hekimoğlu'nun adı aynalı martinle özdeşleşmiştir.

13-08-2011 02:24:08
 
Yarım İstanbul'u Mesken mi Tuttun?


Yarim İstanbul'u mesken mi tuttun aman
Gördün güzelleri ben unuttun aman
Beni evinize köle mi tuttun aman

Gayri dayanacak özüm kalmadı aman
Mektuba yazacak sözüm kalmadı aman

Yarim sen gideli yedi yil oldu aman
Diktigin fidanlar meyveye döndü aman
Seninle gidenler silaci oldu aman

Gayri dayanacak özüm kalmadı aman
Mektuba yazacak sözüm kalmadı aman

TÜRKÜNÜN HİKAYESİ

Güz güneşi sarı sarı devriliyordu o ikindi üzeri de uzaklardaki mor dağların ardına. Elinde su testisi köyün çeşme başında sıraya girmişti. Yedi yıl önce beş altı yaşındaki kızlar şimdi varmışlardı on iki on üçlerine. Düğün davulları aynı gün birlikte döğülen Hatça´yla Zalha´nın üçüncü çocukları koşup oynuyorlardı.Derin bir iç geçirdi.
Bir çocuğu olsaydı bâri. Oğlan değil kızı. O zaman olsaydı şimdiye yedi yaşında. Çeşmeden su getirmese bile evde aşa muşa el atar ortalığı toplar anasına can yoldaşı olurdu. Ama İstanbul gurbetinde yedi yıldır eylenen eri istemezdi kız evlât. Erkek olmalıydı çocuğu. Erkek olmalı babası gibi bilekli kocaman kocaman elli ayaklı kaşı gözü kudretten sürmeli. On yaşına varmadan çifte çubuğa el atmalıydı. Yedi yıldır İstanbul gurbetinde eyleşen böyle isterdi oğlunu. Babasının soyunu sürdürmeli köy çocuklarıyla dere kıyısında güleş tutup kendi akranlarını yere kabak gibi vurmalıydı:
Gene derin bir iç geçirdi.

Yedi yıl yedi koca yıldır İstanbul dedikleri güzeli bol seyranı renkli İstanbul´da ne bekliyor da gelmek bilmiyordu? Sakın orda gül yüzlü bal dudaklı kara kaş kara gözlü bir güvercin göğsü topukluya... Ağlıyası geldi birden. Düşünmek istemiyordu bunu. O pençeli o tuttuğunu koparan o boylu poslu erkeğinin bir İstanbul kızına tutulup ondan dolayı sılasını unuttuğunu öğrense öldürürdü kendini. "Vallaha öldürürüm!" dedi içinden sert sert. "Günahı vebali varsa ona. Kaba sakal hoca tevatür günah dediydi vaazda. Hele böyle bir şey olsun...."

Yanında bir karaltı. Kendine gelerek gözlerinin yaşardığına dikkat etti sildi elinin tersiyle gözlerini.

Resullarin Emine anaydı gelen:

- Ne o kınalı kekliğim benim? dedi. Öksüzüm yavrum. Ne ağlıyon? Telâşlandı:
- Yoook ağlamıyorum nene...

Gün görmüş umur sürmüş kırış kırış nene inanmadı:
- Ağlıyon kınalı kekliğim sürmelim ağlıyon. Ben bilmem mi ne diye ağladığını? Vefasızın diktiği fidanlar meyveye geldi. Onunla gurbete gidenler yedinci sefer dönüyorlar sılaya. O nerde? Hani?

"Kınalı keklik" gene derinden bir çekti. Güneşin yarı yarıya derildiği mor dağlara baktı. Gözlerinden yuvarlananlara dur diyemiyordu gayri. Varsın aksınlardı Nene´nin dediği gibi öksüze bu dünyada gülmek yoktu. Keten yelekli burma bıyıklısı İstanbul gurbetinde belki de bembeyaz bir istanbul kızıyla unutmuştu sılasını. Dili de varmıyordu ama unutmasa ne diye yedi yıldır dönüp gelmesin? Dönüp gelmedi diyelim insan iki satır bir şeyler de mi yazamazdı? İlk gittiği aylar nasıl yazıyordu? Demek unutmuştu? Unutmuştu demek ha? Hıçkırdı. Genç yaşlı kadınlar ellerinin kınasıyla çiçeği burnunda kızlar toplandılar başına. Sormadılar hiçbir şey. Biliyorlardı. Sorup da ne diye yüreğini büstübün kaldırsınlar? Biri:
- Sus bacım dedi. Sus! Bir başkası:
- Gözlerinden döktüğüne yazık!

Sağdan soldan herkes bir şey söylüyordu:
- El oğlu değil mi? En iyisinin köküne kibrit!
-Vallaha Amasyanın bardağı biri olmazsa biri daha bence..
- En doğrusu bu ama....
- Dinlemiyor ki!
- Bu gençlik bu tâzelik...
- Yedi yıl yedi yıl anam. Dile kolay. İnsan eksik eteğini yedi yıl sılasında unutur mu?

Sıkıldı bunaldı. Ağlamıyordu artık. Zaman zaman bu: Mâdem erkeği İstanbul gurbetinde yedi yıldır unutmuştu onu o da varsın istidayı boşansın bir güzel varsındı bir başkasına. Elini sallasa ellisi başını sallasa...

Duramadı karıların arasında. Onüçünde bulup yitirdiği yirmisine vardığı halde bir türlü geri dönemiyeni içinden bir sızı bir geçti. Testisini koydu çeşmenin iplik gibi akan suyunun altına. Testi dola dursun gittiyse keyfinden mi gitmişti. İstanbul´a? Gözü kör olasıca yokluk. Düşmanına avuç açtıran yokluk yüzünden birkaç para kazanıp öküzü ikileştirmek birkaç dönüm tarla daha alıp babadan kalan bir kaç dönümüne eklemek için. O gece o gece işte nasıl yatırmıştı koluna! Nasıl okşamıştı saçlarını neler demişti? İstanbul gurbetine gidecek çok değil yazı orda geçirip güze olmazsa kışa koynunda desteyle para dönecek. O zamana kadar bir de oğlu olmuş olursa eh gayri keyfine son olmıyacaktı!.

Başındaki beyat örtüyü çenesinin altında çözüp yeniden bağladı.
Yedi yıl yedi koca yıl!
Kocasının isteğince bir oğlu olaydı bâri..

Testisinin dolup taşmakta olduğunun farkına bile varmadı: Bir oğlu olsa o zamandan bu zamana altı yaşında mı olurdu? Bösböyük palazlanmış delikanlı. Akranlarıyla dere kenarında güleş mi tutardı? Babası gibi pençeli olur da akranlarını yere kapak gibi mi vururdu? Ekimde tarlaya birlikte mi giderler hasat vakti düveni birlikte mi sürerlerdi? Babasının kokusunu mu taşırdı?
- Kınalı keklik kaldın gene. Bak testin doldu taşıyor!

Kendine geldi. İnsanoğlunun aklına şaştı. Gözleri testisindeydi güya. Testisinde olduğu halde görememişti dolduğunu.

Çekti lülenin altından. Güldü acı acı.

Tuttu evinin yolunu. Tuttu ya şimdi de aklından köyün yaşlıları gençleri kaynaşmağa başlamıştı. Her kafadan bir ses:
- Deli anam deli bu!
- Doğru bacım deli..
- Beni yedi yıldır sılamda unutacak da..
- Ben de hâlâ yolunu bekliyeceğim onu ha?

Sonra kafa kafaya fısıl fısıl bir konuşma. Ah bu konuşma ah bu konuşmalar... Evden içeri girerken Dursunların Hacı´yı hâtırladı elinde olmıyarak. İnce kapkara kaşları yıkıldı sinirli sinirli. Testiyi bıraktı kapının yanına geçti pencerenin önünde dayandı duvara sağ omzuyla. Odada kimse yoktu tek başınaydı ya deminki karılar kızlar orta yaşlıların hayalleri doldurmuştu odayı. Alev saçan bakışlarıyla sanki topuna haykırdı:
- Dursunların Hacı Kara Hacı başınızda parçalansın. Atın yerine eşeği bağlamıyacağım işte bağlamıyacağım!

Kara Hacı da neydi ki sırma bıyıklı Ali´sinin yanında? Değil yedi yıl on yıl dönmese sılasına onu gene unutamazdı işte!

Güz güneşi çoktaan devrilip gitmişti mor dağların ardına. Gece iniyordu köye ağır ağır. Loş oda farkına varılmaksızın kararıyor derinleşiyordu. Derken bu yandaki kapkara dağların ardından bakır kızılı kocaman bir ayın tekeri gözüktü. Sonra ağır ağır yükseldi göklere ufaldı bakır kızılını yitirdi pırıl pırıl yanmağa saz örtülü dumanlarıyla ker*** evleri süslemeğe başladı.

Canı ne yemek istiyordu ne de su.

Gel desen gelmez miydim? Şu güzellerin doldurduğu elmastan kadehleri ben dolduramaz mıydım?

Ali bakıyordu sadece bakıyordu.

Oysa hem ağlıyor hem söylüyordu:
- Ketenden yeleğini bile ben dikmedim miydi? Benim gibi bir öksüze dünyayı haram etmeğe nasıl kıydın? Yiğitliğine yakışır mıydı gurbette beklemek dayanacak özümün tükendiğini anlamadm mı?

Ali susuyor boyuna susuyordu. Taştan ses çıkıyor Ali´den çıkınıyordu. Sözlerinin ardını getirdi ağlıya ağlıya:
- İnsafsız yedi yıl oldu sen gideli diktiğin fidanlar meyvaya geldi tekmil. Birlikte gittiklerinizin tümü yedişer sefer geldiler sılalarına. Buraların güzelleri çoktur ama sana yaramaz. Durmadın sözünde Ali´m. Sözünde durmayana erkek demezler biliyor musun? Kavlimizde gidip de dönmemek varmıydı vefasız?

Fakat Ali hiç ses vermeden bakmış bakmış sonra çekip giderken duman olmuştu âdeta. Bağırmıştı ardından bağırmış bağırmış... Fakat Ali...

Uyandı. Güneş bir mızrak boyu yükselmişti Kalktı yaslandığı yerden:
- Hayırdır inşallah dedi.

Kalktı usulcak gitti kapıya örttü kalın tahta sürgüsünü itti. Ne olur ne olmazdı. Kara kuru Hacı kötü dadanmıştı çünkü. Köy bakkalında kafayı çekip elinde saz düşüyordu tek gözden ibaret evininin yakınlarına. Daha bir günden bir güne ne kapısına dayanıp böyle böyle demiş ne de çeşmeye giderken yahut da tarlanın yolunu tek başına tuttuğunda yolunu kesmişti. Kesmemiş lâf da atmamıştı ama köyün cadı karıları pek yakıştırmışlar onu Kara Hacı´ya! Yedi yıldır İstanbul´u mesken tutan vefasızını düşüne düşüne uykuya varıverdi. Dünya çoktan silinmiş ay devrini tamamlayıp elini eteğini çekmişti dünyanın göklerinden.

Devrile kaldığı yerde mışıl mışıl uyuyordu.
Uykusunda düş.
Düşünde İstanbul gurbeti. Taşı toprağı altındandı İstanbul gurbetinin. Ali´sini aramağa gitmişti düşünde. Bulmuştu da. Güzellerin arasındaydı. Bir kıyıdan bakıyordu. Güzellerden biri dizine başını koyup uzanmıştı boylu boyunca. Bir başkası gümüş bir kupayla şarap veriyor daha bir başkası da dudağından öpmeğe uzatıyordu dudaklarını.

O zaman o zaman işte gizlendiği kıyıdan çıkıvermişti. Ali şaşırmış bırakıp güzellerini koşmuştu yanına. Açmıştı ağzını Ali´sine yummuştu gözünü:

- İstanbul´u mesken mi tuttun? Bu güzelleri gördün beni unuttun mu? Sılasına gelmeğe yemin mi ettin yoksa?

13-08-2011 02:24:15
 
Çanakkale İçinde 1
Yöre: Çanakkale Kaynak: İHSAN OZANOGLU
Derleyen: Mustan AKTÜRK Okunma: 4233

Anadolu halkının kahramanlığını destanlaştırdığı savaşlardan biri de Çanakkale cephelerinde olur. Büyük imkansızlık içinde verdiği bu çetin mücadelede bağımsızlığı için gerektiğinde çok şeyler yaratabileceğini bütün Dünyaya bir kez daha anlatmıştır.

Birinci Dünya Savaşı İtilaf Devletleri dediğimiz İngiltere Fransa ve Rusya ile İttifak Devletleri dediğimiz Almanya Avusturya ve İtalya´nın birbirleriyle savaşmasıyla başlar. Almanya´ya saldırabilmesi için Rusya´nın +++++ ve cephane ihtiyacı vardı. Bunun için Boğazlar yoluyla Rusya´nın İngiliz ve Fransız kuvvetleriyle birleşmesi gerekiyordu. Oysa ki Osmanlı Devletinin harbe girmesi üzerine Çanakkale boğazını geçmek için Osmanlı Devletine Çanakkale´de cephe açmaları gerekti. İtilaf Devletlerine ait bir donanma 18 Mart 1915´te Çanakkale Boğazı´nı geçmeye kalkıştı. Burada kahramanca çarpışan Türk kuvvetleri karşısında büyük kayıplar vererek geri çekildi. Bu sefer Gelibolu yarımadası´nın çeşitli yerlerine kuvvetler çıkararak karadan İstanbul´a yürümeyi denediler. Ne yazık ki yapılan sayısız hücumlar Türk süngüsü karşısında eriyip gidiyordu. Son olarak büyük bir taarruzla Gelibolu yarımadası üzerinden Marmara´ya ulaşmayı denediler. Ansızın yaptıkları bu taarruz da Anafartalar ve Arıburnu bölgelerinde benzeri görülmemiş bir müdafaa ile durduruldu. Türkleri bu cephelerde yenemeyeceklerini anlayan düşman buraları terk ederek çekilmek mecburiyetinde kaldı.

Yüzbinlerce şehit verdiğimiz bu savaşın bütün Anadolu´da heyecan uyandırması bu savaşa doğudan batıdan kuzeyden güneyden hasılı yurdun dört bucağından gönüllü asker gitmesindendir.

13-08-2011 02:24:20
 
Nasıl yar diyeyim - Sıvas-Banaz yöresi


Pir Sultan Abdal Alevi toplumunun bagrından cikan en büyük halk ozanlarindan biridir.Yasami boyunca haksizliklara karsi mücadele etmis hatta asilacagini bile bile bu tutumundan vazgecmemistir. Siirleri ve direnisci tutumuyla nice kusaklara örnek olmustur. Pir Sultan’in siirleri ve deyisleri hala dilden dile ve agizdan agiza dolasiyor. Bu büyük insanin hayatina bakmakta yarar var.


Pir Sultan Abdal’in 1510/14 -1589/90 yillar arasinda yasadigi tahmin ediliyor. Öz adi Haydar olmasina karsi siirlerinde Pir Sultan mahlasini kullanir. Kendisi Sivas’in Yildizeli ilcesinin Circir bucagina bagli Banaz köyünde dünyaya gelmistir. Yirmi yasina bastiginda Seyit Ali Sultan Dede’nin dergahina baglanir ve ikrarini verir. Tam bes yil gece-gündüz demeyip o dostluk ve muhabbet kapisina eli erdigince gücü yettigince katkida bulunur. Odun tasir su getirir hasat kaldirir konuklar agirlar ac doyurur harama el sürmez ve dergaha bir tek haram lokma getirmez. Eline diline beline sahip olmak; onun da diger canlar gibi hic aklindan cikarmadigi bir temel ilke olur. Haydar dergaha ve dolasiyla halka hizmeti Hakk’a hizmet sayar. Makamlari adim adim alir ve sonunda „Pir" makamina erisir. Pir Sultan Abdal Seyit Ali Sultan Dede’den dedelik hirkasini ve Pirlik nisanini aldiktan sonra canlari tek tek dolasir ve dertlerini dinler. O günlerde Andadolu’da kötülük kol geziyor zalim esen rüzgar ölüm türküleri söylüyordu.


++++++++ kadilar yobaz müftüler zalim pasalar ve niceleri halkin alin terine bakmadan insanlarin hayatini ceheneme dönüstürüyorlardi. Özellikle Alevi toplumunu kafirlikle imansizlikla ve zindiklikla sucluyorlardi. gerek Selcuklu gerekse Osmanli döneminde irili ufakli pek cok ayaklanma girisimi olmus fakat hepsi basarisizlikla sonuclanmisti.Pir Sultan Abdal zalimlere ezenlere karsi siirlerini bir +++++ olarak kullandi ömrünün sonuna dek türkülerini hem de yüksek sesle söylemekten kacinmadi. Anadolu Alevilerinin zulme karsi baskaldirmalarina önderlik eden Pir Sultan Hizir Pasa tarafindan asilmistir. Yine söylentilere göre Pir Sultan Abdal’in Seyyid Ali Pir Muhammed ve Er Gayib adli üc oglu ile Sinem adli bir de kizi vardi.


Nasıl yar diyeyim - Sıvas-Banaz yöresi


Nasıl yar diyeyim ben böyle yare
Mecnun edip çöle saldıktan sonra
Alemin bağında bülbüller öter
Giden benim gülüm solduktan sonra


Coşkun sular gibi çağlamayan yar
Gönlünü gönlüme bağlamayan yar
Benim şu halime ağlamayan yar
Daha ağlamasın öldükten sonra


Pir Sultan Abdal'ım sürem bu yolu
İnsanın kamili olmuşam kulu
İster yağmur yağsın isterse dolu
Gidem ben ummana daldıktan sonra
Pİr Sultan Abdal

13-08-2011 02:24:25
 
Dersini Almışta Ediyor Ezber

Yozgat şehri 1760 yılı başlarında Bozok Yaylasının yeşillik etrafı ormanlarla çevrili içinde binbir çeşit kuşun ötüştüğü bir sahada kurulurken; Yozgat halkı o zaman yarı göçebe ve sürülerini besleyerek hayvancılıkla uğraşır hayatlarını bu yoldan sağlarlardı. Bu ozanların çoğunluğunu Sorgun ilçesindeki ozanlarımız oluşturmaktadır.

Bozok yaylasında otlayan bu sürülerin birini de Sürmeli Bey adında bir Türkmen Yörüğü otlatırdı. Halk tarafından sevilen bu yanık sesli halk ozanı elinde kavalı sırtında sazı Yozgat´tan Akdağmadeni´ne uzanan ormanların içinde sürüsünün içinde dolaşırdı. Bazen bir çamın dibine rastlanır. Sazının tellerini konuşturur bazen bir derenin kenarında kavalını çalar aşık olduğu gönlünün sevgilisini düşünürdü.O sevgili ki güzelliği Bozok yayla´sına yayılmış ahu gözlü sürmeli kaşlı ay yüzlü bir dilberdi. Babası bir Türkmen beyi idi ve çok sert bir adamdı. Sürmeli Bey ailesini salarak babasından sevdiğini istetir mağrur adam kızını bir çobana vermeye yanaşmaz. Araya beyler ağalar girer ama boşuna bir türlü gönlü olmaz kızın babasının ve iki sevgili birleşemezler.

Üzüntüsünden sürüsünü bırakan Sürmeli Bey alır sazını eline beşçamlar mevkiinde kendine bir dergah kurar. Aşkını yanık türküleriyle dağlara ağaçlara anlatır. Küser otağına obasına ve Akdağlar´a kadar uzanan çamların arkasında onu bir daha gören olmaz. Dertli kavalına üflediği işli sazına söylettiği nameler kalır geriye. O gün bu gündür dillerde yankılanır Sürmeli Bey´in türküleri.

Dersini Almış Da Ediyor Ezber
Sürmeli Gözlerin Sürmeyi Neyler
(Aman Ben Yarelendim Aman)
Bu Dert Beni İflah Etmez Deleyler
Benim Dert Çekmeye Dermanım Mi Var
(Aman Aman Sürmelim Aman)

Kaşın Çeğmelenmiş Kirpik Üstüne
Havada Bulutun Ağdığı Gibi
(Aman Ben Yarelendim Aman)
Çiğ Gibi Düşmüş De Gül Sineler Islanmış
Yağmurun Güllere Yağdığı Gibi
(Aman Sürmelim Aman)

13-08-2011 02:24:31
 
Bi Cigara İç Oğlan

Siverek'in meşhur mevkiilerinden Hacı Pınar düzünde dükkanı olan Bakkal Mahmud'un güzel mi güzel bir kızı vardır.

Olayın yaşandığı dönemde Siverek'te bulunan Süvari alayında askerlik görevini yapan bir genç Hacı Pınarındaki Bakkal Mahmud'un dükkanının önünden geçerken babasına yardım için dükkanda bulunan kızı görünce mıhlanır kalır.
Gözü kızdan başka birşey görmez olur. Kız da bunun farkına varır. Asker bundan sonra sık sık alışveriş bahanesi ile oradan gelir gider. İki genç birbirine vurulmuşlardır. Gençlerin tavırları komşularının da dikkatini çeker. Kizin babası da işin farkına varır. Asker kızı babasından ister. Ancak bu yabancı gence verecek kızı yoktur babanın. Kız derdini türküye döker ve oğlana "Şimdi söyleyeceklerini duyunca üzülmemesi için" "Bir cigara(++++++) iç oğlan" iç ki üzüntün biraz azalsın "Gel kapıdan geç oğlan" "Beni sehen(sana) vermezler" boşuna uğraşma beni sana vermezler der. Bu sevdaya dayanamazsın erimeni ve yıkılmanı istemiyorum. "Bu sevdadan geç oğlan" diye sevdiğinin umudunu kesmesini ister. Oğlan ise içindeki sevda ateşini "Hacı Pınar'ın düzü felek ayırdı bizi" deyip kızı vermeyen anne babayı feleğe benzeterek sitemini dile getirir. "Bakkal Mahmud'un kızı yaktı yandırdı bizi" dizeleriyle bu sevda ateşinin yüreğini yakıp kavurduğunu dile getirir. Kız ise oğlanın kendisine de sitem ettiğini sanarak "Oğlan seni seviyem kimselere demiyem" diyerek oğlana sevdalı olduğunu belirtir. "Anam babam vermiyor da onlara edemiyem" sözleriyle istemeyenin kendisi olmadığını anasının babasının vermediğini ve onlara da gücünün yetmediğini anlatmaya çalışmaktadır.

Nihayet babasının kızı vermeyeceğini anlayınca kızla anlaşarak kaçmaya karar verirler. Sözleştiği bir gece kızı atına attığı gibi kaçırır ve kendi memleketine götürür. Araya yıllar girer. Çoluk çocuk derken barışırlar. Daha sonra Şanlıurfa'nın Ceylanpınar ilçesine yerleşirler. Hayatlarının sonuna kadar burada yaşarlar.


Bir cigara iç oğlan
Gel kapıdan geç oğlan
Beni sehen vermezler de
Bu sevdadan geç oğlan di gel gel

Oğlan seni seviyem
Kimselere demiyem
Anam babam vermiyor da
Onlara edemiyem di gel gel

Hacı Pınar'ın düzü
Felek ayırdı bizi
Bakkal Mahmud'un kızı da
Yaktı yandırdı bizi di gel gel

Kekliğim avla beni
Dağlara salma beni
Gece yanında uyut
Gündüzler bağla beni di gel gel

Türkünün Yöresi: Siverek
Türkünün Kaynağı&Mahlası: Ramazan ÖZGÜLTEKİN

13-08-2011 02:24:38
 
Erzinca'a Girdim

Erzincan’a girdim ne güzel bağlar
Erzurum’a vardım dumanlı dağlar
Elleri koynunda bir güzel ağlar
Oy anam anam hallarım yaman

Yüce dağ başında çadır açarım
Nazlım seni burdan alıp kaçarım
Kahve bulamazsam kenger içerim
Oy anam anam hallarım ağlar

Anama söyleyin lamba yakmasın
Çuha şalvarıma uçkur takmasın
Oğlum gelir diye yola bakmasın
Oy anam anam hallarım yaman

hikayesi :

“Erzincan’a girdim ne güzel bağlar.” Erzincan Halk Türküleri içinde en çok sevilen bir uzun havadır.
Güzel olduğu kadar da acı bir gerçeği dile getirir.

Erzincan yemyeşil beldelerimizden biridir.
I. Dünya Savaşı yıllarında bu “güzel bağlar” da tıpkı o günkü Erzincanlılar gibi
hüzünlüydü .
Çünkü bu bağlar terk ediliyordu. 1916 yılında Ruslar Erzurum’u almış Erzincan’a doğru ilerliyorlardı .
Halen yaşlı Erzincanlıların hatıraları arasında kalan genç nesillerin masal havası içinde dinledikleri “Muhacirlik”
binlerce Erzincanlının Anadolu içlerine göç etmesini ve
aylar sonra Erzincan’a geri dönmesini hikaye eder.

Bu türkü o acı hatıraların yaşandığı hüzünlü Erzincan'ı dile getirir.

13-08-2011 02:24:46
 
Sarı Yıldız Mavi Yıldız

Şöyle rivayet ederler kim: Evvel zamanda Sivas ilinden bir kervancı Halep'ten mal getirir. Tam üç yıldır kervancılar yurtlarından baba ocaklarından ayrı düşmüşlerdir. Gurbet ilin kahrı üç yılın hasreti yüreklerinde. Kiminin yolunu anası-babası kimininkini sevgilisi kimininkini de çocukları gözlüyor.

İçlerinden en genci kara yağız uzun boylu bir delikanlı... adı Veysel Veysel'in bıyıkları daha yeni terlemiş...

Bunlar Halep'ten aylarca yol ala ala en sonunda karlı fırtınalı bir kış günü Sivas'la Kayseri arası yıkık bir Selçuk hanına kendilerini zor atarlar... Handa gecelemeğe karar verip yüklerini çözerler.. Bir insan çok uzaktan günlerce aylarca yol alarak yurduna yaklaşır. Yurduna yaklaştığı zamana kadar içinde o kadar rahatsız edici dürten bi duygu olmaz.. Vakta ki memleket kokusu insanın burnuna gelir içindeki hatıralar depreşir işte o zaman içinde kıyamet kopar... Bir şey durmadan seni oraya doğru çeker... "Ya bir kanat verse ya bir kuş olsam..." dedirtir.

Sivas çok yakındı. Kervancılar yerlerinde duramıyorlardı. Akşam oldu. Yataklarını serip içine girdiler... Ama hiç birini uyku tutmuyordu. Veysel'in nişanlısı.. Nişanlı olduğu gibi Veysel'in gözünün önünde.. "Yatamıyorum hayal meyal düşlerden.."

Veysel iki de bir yatağından kalkıp ışıdı mı diye doğudan yana bakıyor.. Veysel bir türlü yatakta duramıyor... Sabah bir olsa! Şimdi geceden yola çıkılmaz mı? diyor Veysel... Kar kar... Allah'ın belası bir fırtına var.

Gün ışımadan önce doğuda tam günün doğacağı yerde bir yıldız gözükür. Sabah yıldızıdır o.. Sabah yıldızı gözükünce yola çıkılır.. Sabah yıldızı bir gözükse.. Bu gece bir gece değil; karanlık bir yıldır.

Veysel sevinçle çoktan beri durup seyrettiği doğuda kocaman yalp yalp ışıyan bir yıldız görüyor.. Delicesine bağırıyor:

"Sarı yıldız... Mavi yıldız..."

Telaşla kervanı yüklüyorlar.. Kar savuruyor.. Geceye ve sarı yıldıza kar yağıyor.. Gece ve sarı yıldız üşümüş. Kervan yola düşüyor.. Kervancılarsa sevinç.. Geceye kara sarı yıldıza karşı şarkılar söylüyorlar.. "Bir bulut oynadı Sivas ilinden.. Ucu telli mektup geldi gelinden.." Yarın Sabah Sivas'ta olacaklar.. Veysel'i sorsanız Veysel kervandan belki beş yüz metre ilerde.. Atı ağaçlar boyu yüklemiş karı göğüslüyor.. At bazan yorulup bazen yavaşlıyor.. Veysel atı öldürecek gibi.. Veysel atı kırbaçlıyor.. Bir hayli yol alıyorlar.. Kar arada açılıp ortalık süt liman oluyor ve Sarı yıldız oturmuş oraya.. Sarı yıldız.. Sarı yıldız.. Sarı yıldız çoktan kaybolmalıydı.. Gün doğmalıydı çoktan dağların ardından. Tan yıldızı ışımış ışıdı demek biraz sonra gün doğacak demektir... Gün nerelerde?

Kar daha savuruyor... Fırtına döndürüyor.. Bir zaman geliyor ki kervan toptan kara gömülüyor. Zar-zor kervanı kar altından çıkarıyorlar.. İçlerinde kimisi "dönelim!" diye ayak diriyor.. Ötekiler dinlemiyorlar... "İşte sarı yıldız. Biraz sonra nasıl olsa gün doğar..." ve dönmüyorlar. Git git! Sarı yıldızın bir türlü kaybolduğu günün doğduğu yok.

"-Biz uykuluyuz da onun için zaman bize çok uzun geliyor. Nasıl olsa biraz sonra gün doğacak." diyorlar.

İçlerinden hiçbirinin aklına bu yıldızın tan yıldızı olmayacağı gelmedi.. Gözleri yıldızda.. Boyuna kara bata çıka yol alıyorlar.. Sivas ovasının kar altındaki uçsuz bucaksız düzlüğü gidiyorlar gidiyorlar bitmiyor... Aklı başında eski kervancılar felaketi sezinliyorlar. Kervancıbaşıya Veysel'e daha öteki gençlere: "Dönemlim!" diye yalvarıyorlar.. Kervancıbaşı da genç.. Veysel'in yüreğindeki aşk da gittikçe ateş alıyor.

Veysel arkadaşlarına yıldızı gösterip: "Hepiniz bilirsiniz ki yıldız doğduktan sonra gün ışır..."

Arkadaşları ne desinler!.. Bu yıldız doğduktan sonra gün ışır. Ama yıldız ne zamandan beri orada öylecene duruyor... Ne gün ışıyor ne bir şey.. Bir kaç kere dönecek oluyorlar dönseler nereye dönecekler.. Çarnaçar gidiyorlar... En sonunda gide gide şimdiki "Kervankıran" dedikleri yere varıyorlar. Ve orada bir tipi başlıyor; görülmedik. Kar tepeden tepeye savuruyor. Sarı yıldız tipinin arkasında.. Ve neden sonra gün usuldan usuldan karşı dağın arkasından gözüküyor. Kervan nerede? Kervanı koydunsa bul!

Bahar geliyor.. Bahar gelip toprak kabarıyor.. Çimenler yeşerip karlar eriyor.. Kervan kırandan geçen ilk yolcu atı eşeği katırı develeri insanları ile bir kervanı orada kara toprağa üst üste yığılmış buluyor... Bütün kervan üst üste yığılmış.. Yalnız beş yüz metre ileride toprağa boylu boyunca uzanmış atın dizginleri elinde ileri doğru uçar gibi yatıyor... Üstüne de yeşil sinekler inip kalkıyor... Ve onları yerlerinden bir santim bile ayırmadan oldukları yere atıyla katırıyla eşeğiyle gömüyorlar.. Kervankıran dedikleri yerden geçerseniz mezarları görürsünüz.. Veysel'in topluluktan ayrılmış mezarı daha ileri doğru uçar gibidir..

Ve bu olay üstüne Anadolu insanları türlü türlü türküler çıkarmışlardır. Bu türküleri şairler şair olmayanlar olayı kim duyup ta yüreği yandıysa ver yansın etmiş Kervankıran üstüne.. Az daha unutuyordum.. O yere Kervankıran dedikleri gibi o yıldıza da "Kervankıran yıldızı" demişlerdir.. Hangi Anadolu köylüsüne "Bana Kervankıran yıldızını göster" derseniz hemencecik size gösterir...

Arkasından da bu olayı anlatır.

Cevapla

"Unutulmayan Türkülerimizin Hikayeleri" - Sayfa 6 konusu hakkında etiketler
adli agir AKTAS aldi anam anlatan annem arda atesiyle ayaz ayvaz bakanligi bakarsinda basina bayira beledigim boylari cahi camislari carsambayi cikarildi cocuk dag daginin daglara dardir denizin dibinde dusunce egildim elde eri etegine farkli garipler gecilmez gelir gokteki gorenler gulu gurbet guzellemesi halimem halimiz hatcam havasi hikayeler hikayeleri hikayesi hikayesini hikayesinin isitmali iste kara kayeleri konu kultur lar maccali masallari musir nasil neler nin olmus oykulerimiz ozbekistan pasa qizlari sabri sacli sanatcidan sarki sayalim sel senaryosu sevdalaniyor sevdalimisin simsekoglu siracali siverek soguk sozleri sozu sulari suzan suzi tombalacik turkulere turkuleri turkulerimiz turkulerimizin turkun turkunun turkusu unutulmayan uzun vurdum yandim yar yikan yildizlari yoresinden

Alfabetik Deyimler Sözlüğü Önceki | Sonraki Nazım Hikmet - Yaşamaya Dair




Saat: 13:11 - Webmaster Forumu - Rss - Arşiv
İletişim Bilgileri, Contact Us, Kullanım Sözleşmesi, Gizlilik