webmaster
 
Cevapla
14-08-2009 19:28:00
 

TASAVVUFU TANITIYORUZ ''Arifler Yolunun Edepleri'' Kitap Tanitimi ve KITAP ICERIGI

Kitap Adı: Arifler Yolunun Edepleri
Kitap Yazarı: S.Muhammed Saki Haşimi
Kitap Basım Yılı:
Kitap Hakkında: Zâhirinde ve bâtınında edep hali üzere bulunmadan kim Hak yoluna girebilir? Nasıl yürüyüp mesafe alabilir? İslâm bütünüyle edep dinidir. Allah a, insanlara, bütün mevcudata karşı edep. Tasavvuf yolunun başlıca hedefi de, hakiki kulluk edebine erişmektir. Bu da belli usul ve erkâna riayetle mümkündür


1.Bölüm TASAVVUF TERBİYESİ

TERBİYENİN TEMELİ: NİYET

Hak yolu kalple başlar. Kalp, karar merkezidir. Kalbin kesin kararına niyet denir. Niyet işin evvelidir. Niyet, amelden hayırlıdır. Niyet, samimiyettir. Samimiyet, bütün hayırların anahtarıdır. Yüce Allah her işimizde kalbe ve kalpteki niyete bakar. Niyeti güzel olan güzel sonuç alır; kötü olan, yolda kalır. Fahr-i Kâinat Efendimiz (s.a.v), bu konuda şöyle buyurmuştur.

"Hiç şüphesiz ameller ancak niyetlere göre değerlendirilir ve karşılık bulur.

Herkese niyet ettiği şey verilir.

Kim, hicretini Allah ve Resûlü için yapmışsa, onun hicreti Allah ve Resûlü için olmuştur.

Kim de hicretini elde edeceği bir dünyalık ve evlenmek istediği bir kadın için yaparsa, onun hicreti de niyet ettiği bu şeylere olmuştur. "1

Bu hadis-i şerif, mükellef olan bir kulun yaptığı bütün ibadet ve işleri içine almaktadır. Bu hadisin beyan edilmesine sebep olan olay da konumuz için ibretlik bir olaydır. Rivayet şöyledir:

Mekke-i Mükerreme'de adamın birisi bir kadına talip olup onunla evlenmek istedi. Kadının ismi Ümmü Kays idi. Kadın adama Medine'ye hicret etmeyi şart koştu. Adam da hicretin fazilet ve sevabına ulaşmak için değil, sırf kadına kavuşmak için Mekke-i Mükerreme'den kalkıp Medine-i Münevvere'ye hicret etti. Görünüşte bu adam da diğer Müslümanlar gibi vatanını terk etti. Fakat diğer Müslümanlar bu hicreti sırf Allah ve Resûlü için yaptılar. Adamın durumu Resûlullah (s.a.v) Efendimize sorulunca, bu hadisi beyan buyurdular. Arkadaşları ona, Allah için değil de kadın için Medine'ye göç ettiği için: "Ümmü Kays'ın muhâciri" diyorlardı.2

Herkes, amelden önce niyetine bakmalıdır. Niyet Allah rızası olmayınca, ne yapılsa boştur; sahibine faydası yoktur. Ta ki niyetini düzeltene kadar.

Hadis-i şerifte niyetin önemi şöyle belirtilmiştir:


"Müminin niyeti amelinden hayırlıdır. Mümin (Allah için) bir amel yaptığı zaman kalbinde bir nur yayılır."3

Bütün arifler, bu konu üzerinde çok durmuşlardır. Öyle ki, terbiye yolunda ilerlemenin veya geri kalmanın temelde niyete bağlı olduğunu söylemişlerdir.

Büyük veli Cüneyd-i Bağdâdî (k.s), bu mühim konuya şöyle dikkat çekmiştir:

"Manevi terbiyeye giren kimseyi hak yolunda gerileten, manevi yükselmesini engelleyen ve yolunu tıkayan şeylerin çoğu, başlangıç hâlinin ve niyetinin bozukluğundan kaynaklanır."

Gavs-ı Sâni Hz.leri de bu konu üzerinde çok durmakta ve sık sık şu uyarıyı yapmaktadır:

"Sizler niyetinizi Allah için güzel yapın, her işiniz güzel olur, güzel sonuç verir. Kulun güzel niyetini Allah bilsin yeter."

Yine Gavsımız (k.s), niyet konusunda şöyle buyurdular:

"Bir insan sabah kalkınca, güzelce abdestini alsa, evinden işine giderken: "Ya Rabbi, sen Rezzâk-ı mutlaksın/bütün yaratıkların rızkını verensin. Biz çalışsak da çalışmasak da sen bizim rızkımızı verirsin. Lakin rızık için çalışmayı bize sen emrettin. Biz senin emrine uyup rızkımızı aramaya, kazanmaya gidiyoruz." diyerek niyet etse ve bu niyetle işe başlasa, bütün gün boyunca başını secdeden kaldırmayıp nafile namaz kılan kimse gibi sevap kazanır. İnsan için bunu yapmak çok kolaydır. Bu sevabı kazanmak için güzel niyet etmek yeterlidir."

Güzel niyetin güzel sonuç vermesi, amelin salih olmasına bağlıdır. Kötü amelde iyi niyet olmaz. Haram bir iş, iyi niyetle helal olmaz, yapana fayda vermez.

Münafık kimse, görünüşte güzel işler yapabilir; namaz kılar, hacca gider, sadaka verir, zikir çeker, fakat niyeti Allah rızası olmadığı için bunların bir faydasını göremez. Hatta bütün yaptıkları azap sebebi olur. Bu, münafıklığın cezasıdır.

Bir mümin, kötü bir işe niyetlense, fakat kötü işi yapmadan düşünse ve yapmaktan vazgeçse, bu davranışı kendisine bir sevap kazandırır. Günahı yaparsa, bir günah olarak yazılır. Günaha samimi olarak tövbe eden kimsenin ise, bütün günahları affedilir. Bütün bunlar, imanın kerameti ve faziletidir.

Mümin, iyi bir işe niyetlense de yapmasa, bir sevap kazanır. İyiliği yapınca, en az on sevap kazanır; bu sevap ihlasına göre yüz, yedi yüz ve daha fazlasına kadar devam eder.

Bütün ibadetlerin özü, Yüce Allah'a karşı samimiyet ve ihlastır. İhlassız amel, ruhsuz insan gibi ölüdür, faydasızdır.

Allah rızasını hedefe almayan hiçbir terbiye sistemi kulu Allah'a ve ebedi saadete ulaştıramaz.

Tasavvuf terbiyesinin hedefi, kulu ihlasa ve rıza makamına ulaştırmaktır. İhlas her işini Yüce Allah'ın istediği şekilde O'nun rızası için yapmaktır. Rıza da, Yüce Allah'ın her emrine ve tecellisine teslim olmaktır.

Bu yola Allah için girmeyen kimse, niyetini düzeltmeden bir fayda göremez. Niyeti güzel ve düzgün olan kimse, ameli az olsa bile fayda görür.

Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:

"Allah'ın zikri ve Allah için olan şeyler hâriç, dünya ve içindekiler lanetlenmiştir." 4

Baştan sona zikir ve edeb için kurulan tasavvuf terbiyesini, nefsinin kötü arzularına ve dünya menfaatine alet edenlerin hesabını Allah görür. Bütün peygamberler ve arifler ondan davacı olur.

Bu yol, hak yoludur. Bu yol cennet yoludur. Bu yol, terbiye yoludur. Bu yol, Yüce Allah'ın yoludur. Bu yol, nazik ve kıymetli bir emanettir. Ona ihanet edenin sonu felakettir.


TASAVVUFUN DİNDEKİ YERİ VE ÖNEMİ

Din, Yüce Allah'ın kullarını terbiyesinden ibarettir. Bu terbiye üç temel alanda gerçekleşmektedir. Birincisi inanç, ikincisi ibadet, üçüncüsü de ahlaktır. Din inanmakla başlar; ibadet ve taatle yaşanır. Edeb, güzel ahlak, ilahi sevgi, kalp temizliği, nefis terbiyesi ile Allah'a dostluğun tadına varılır. Şu halde kâmil bir mümin olmak, dini kâmil olarak yaşamaya bağlıdır.

Dinimizin bu üç temel esasa dayandığını şu meşhur hadis-i şerif ortaya koymaktadır.

"Bir gün Allah Resûlü (s.a.v) Efendimiz, mescitte Sahabe-i Kiram ile oturuyordu. O esnada cemaatin içinden birisi çıkageldi. Gelen kimse, beyaz elbiseli, siyah saçlı, güzel kokulu, üzerinde yol izi bulunmayan, kimsenin de tanımadığı birisi idi. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin huzuruna kadar geldi, selam verdi, edeple önüne oturdu, ellerini dizlerinin üzerine koydu ve kendisine sorular sormaya başladı. Önce:

"Ya Muhammed! Bana İslam'ın ne olduğunu haber verir misiniz? Diye sordu. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz:

"İslam, Allah'tan başka ilah olmadığına, Muhammed'in O'nun peygamberi olduğuna şehadet etmendir. Ayrıca namaz kılmandır, zekat vermendir, oruç tutmandır ve gücün yetiyorsa Allah'ın evini ziyaret edip hac yapmandır," diye cevap verdi. Bu zat tekrar:

"Bana imanın ne olduğunu haber verir misiniz?" diye sordu; Resûlullah (s.a.v) Efendimiz:

"İman, Allah'a, O'nun meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, bütün iyilik ve kötülüğün bir kaderle meydana geldiğine inanmandır," diye cevap verdi. Gelen zat, tekrar:

"İhsan nedir, bana ihsanı haber verir misin?" diye sordu; Resûlullah (s.a.v) Efendimiz:

"İhsan, Yüce Allah'ı görüyor gibi O'na ibadet etmendir. Her ne kadar sen O'nu görmüyorsan da, O seni görmektedir, bunu kesin olarak bilmendir," buyurdular. Gelen zat:

"Bana kıyametin ne zaman kopacağını haber verir misiniz?" diye sordu; Resûlullah (s.a.v) Efendimiz:

"Bu konuda soru sorulan kimse, sorandan daha bilgili değildir, ben bu konuda kesin bir saat söyleyemem," buyurdular. Fakat bu zatın sorusu üzerine kıyametin bazı alametlerinden haber verdiler. Bu soruları soran zat izin isteyip kalktı, cemaatin içine daldı, bir anda gözden kayboldu. Sahabe-i kiram dikkatini Resûlullah (s.a.v) Efendimiz'e çevirmişlerdi. Bir ara Efendimiz (s.a.v):

"Şu soru soranı bulup bana getirin!" buyurdular; Sahabe geleni aradı, fakat bulamadı. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz:

"O Cibril'di; size dininizi öğretmeye geldi," buyurdular.5

Demek ki Cebrail (a.s), kendisi bir şey öğrenmeye değil, bu yolla insanlara dini öğretmeye gelmişti. Onu, Peygamber (s.a.v) Efendimiz'e Yüce Allah göndermiş, onunla dinin aslını bizlere öğretmiş ayrıca Sahabe-i Kiram'a onu bu şeklide görme şerefini bahşetmiştir.

Bu hadiste belirtildiği gibi, din üç temel üzerine bina edilmektedir. Bunlar: İman, ibadet, ahlak.

İman, inanç esaslarıdır. Bunu akide ve kelam alimleri inceler. İbadetleri fıkıh alimleri işler. Ahlak ise, insanın iç terbiyesidir. Ahlak terbiyesi, ilim ve ahlak konusunda kâmil insanların rehberliğinde olur. Bu kâmil insanlar daha çok bir mürşid nezaretinde tasavvuf mekteplerinde yetişir.

Bu hadis-i şerifte belirtilen ihsan, asıl hedefi iç temizliği olan tasavvuf terbiyesinin temelini oluşturmakta ve bu terbiyenin önemini ortaya koymaktadır.

Her mümine, sahih iman ve düzgün ibadet farz olduğu gibi; kalp temizliği, nefis terbiyesi ve güzel ahlak da farzdır. Bu farzları yapmaya vesile olan şeyler de onlar kadar önemlidir.

Hiçbir mümin, ben imanı ve ibadeti öğrenirim, yaparım fakat bana ihlas lazım değildir; ilahi sevgi gerekmez, benim marifetullaha ihtiyacım yok, ben kalp temizliği istemem, nefis terbiyesi ile uğraşamam diyemez. Derse hak yolda gidemez, dinini hakkıyla yaşayamaz, Yüce Allah'ın rızasını kazanamaz, hakiki huzuru bulamaz.

Bitmeyen huzur ilahi sevgiye ve zikrullaha bağlanmıştır. Hiçbir zaman değişmeyecek bu kesin hüküm Kur'an-ı Hakim'de şöyle ferman buyrulmuştur:

"Allah kendisine yönelen kulunu hidayete, rızasına giden yola erdirir. Onlar iman edenler ve kalplerini Allah'ın zikriyle huzura erdirenlerdir. Dikkat edin, kalpler ancak Allah'ın zikriyle huzur bulur."6

İşte tasavvuf, kalbi Allah ile tanıştırıp huzura kavuşturma yollarını öğreten ve bunu bizzat gerçekleştiren bir terbiye sistemidir. Tasavvuf, güzel ahlak okuludur. Kalp temizliği ve güzel ahlak, dinin bâtınî fıkhıdır. Buna Kur'an'da takva denir. Takvaya ulaşmak için yapılan mücahedeye tezkiye denir. Tezkiye, kalbi inkar, şirk, isyan ve gaflet kirlerinden temizlemek, ruhu arındırmak, nefsi çirkin huylarından kurtarıp güzel sıfatlarla bezemektir. Bütün bunlarla hedef, Yüce Allah'ın rızasına ve dostluğuna ulaşmaktır. Hedefi Allah rızası olan bir terbiyenin elbette bütün usul ve adabı da Allah rızasına uymalıdır.

Allahu Teala, ilahi terbiyenin ve dostluğun merkezine Resûlü Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimizi koymuştur. Ona uymadan kimse Yüce Allah'a gidemez, O'na dostluk yapamaz.

Allahu Teala bu konuda bütün insanlığın önüne şu ilâhî ölçüyü koymuştur:

"Rasûlüm! De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana tâbi olunuz/ uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok affedici ve esirgeyicidir."7

Alimlerin belirttiği gibi, bu ayette geçen 'tabi olmak', sıradan bir tabi olmak değildir. Buradaki ittiba, Hz. Peygamber'e (s.a.v) gerçek manada duyulan bir sevgiyi içine almaktadır. Bu sevgi, Fahr-i Kainat Efendimize (s.a.v) kalple, dille, özle, sözle, hâl ve ahlak ile tam bir teslimiyetle uymayı gerektirir. Mümin, içi ve dışıyla, inanış ve yaşantısı ile sünnet uyduğu ve buna ölene kadar sımsıkı sarıldığı zaman, Yüce Allah'a itaatini gerçekleştirmiş ve O'nun sevgisini kazanmış olur.

Efendimiz (s.a.v), Ashab-ı Kiram'a (r.anhüm) dini, iman, ibadet ve ihsan boyutuyla öğretmiş, göstermiş, yaşatmış ve öylece ahireti şereflendirmiştir.

Sahabe-i Kiram da (r.anhüm) kendilerinden sonra gelenlere dini, iman, ibadet ve ihsan boyutu ile bir bütün olarak aktarmıştır. Din, ilk iki nesilde bir bütün olarak ele alınıyor, zâhirî ve bâtınî yönü aynı hassasiyetle korunuyor ve yaşanmaya çalışılıyordu.



TASAVVUFUN SİSTEM OLARAK ORTAYA ÇIKIŞI

Hicri ikinci asırdan itibaren dinî hayatta bir zayıflama gözükmeye başlandı. Yeni fetihler ve İslam'a yeni girenlerle İslamiyet geniş alanlara yayıldı. Bu durum çeşitli sıkıntıları da yanında getirdi. Dine yeni girenlere, onu hakkıyla anlatmak ve yaşatmak için alimler ve salihler büyük çabalar harcadılar.

Akaid alimleri, itikat konularına, fakihler ibadet konularına, muhaddisler hadisleri tespite, müfessirler Kur'an'ın tefsirine, dil alimleri Arapçaya yönelip İslam'ın temel ilimlerini ihya etmeye ve insanlara ulaştırmaya çalıştılar ve Allah'ın izniyle bunda muvaffak da oldular. Bu arada arif, salih, veli, sufi ismiyle anılan Allah dostları da dinin edep, ahlak, kalp temizliği ve ilahi aşk yönüne yöneldiler; himmet ve gayretlerini bu alanda sarfettiler. Bu arada, insanların fıtratlarına uygun terbiye metodları, ıslah usulleri geliştirdiler. Bu işte, Kur'an ve sünnet esaslarına dayandılar. Sahabe-i Kiram'ın uygulamalarını ve onları takip eden salihleri örnek aldılar. Dinin terbiyesini bizzat nefislerinde yaşayarak tattılar ve insanlara gösterdiler. İnsanların gönlüne hitap ettiler. Sohbet, muhabbet, vaaz, nasihat, tövbe, aşk, güzel ahlak, incelik, sadelik, cömertlik gibi güzelliklerle gönülleri fethettiler.

İşte bu maneviyat önderleri, hicri beşinci asırdan itibaren İslam aleminde görülen terbiye ocaklarını ve tasavvuf okullarını kurdular. Bu terbiye ocakları dini ihya hizmetini yürütmüş ve hâlen yürütmektedir.

Zâhirî ilimler nasıl konuşma, duyma ve yazı yoluyla bir nesilden diğerine aktarılıyorsa; hâl, maneviyat ve kalp ilmi denilen ihlas, feyiz, sevgi, ilahi aşk, göz yaşı, edep ve güzel ahlaklar da, kalpten kalbe, gönülden gönüle aktarılarak ve bizzat yaşanarak günümüze kadar getirilmiştir. Kıyamete kadar da böyle gidecektir. Çünkü Kur'an, sünnet ve dinimize ait ilimler ilahi koruma altındadır. Allahu Teala, rahmetiyle, her devirde bu dinin hem zahirî ilimlerini, hem de manevi ilimlerini öğrenecek, anlayacak ve başkalarına aktaracak kimseler yaratmıştır. Maneviyat ve ahlak ilmini, kâmil mürşidler taşımakta ve nasibi olanlara ulaştırmaktadır. Bu nimet, Hz. Peygamber (s.a.v) Efendimizin alemlere rahmet olma mucizesinin bir devamıdır.

Üzerlerinde ilahî aşk ve güzel insanlık mucizesi gerçekleştirilen büyüt zatlar, tarihin her devrinde insanlığın yüz akı olmuşlardır. Yönünü ve sevgiyi kaybeden kitleler, onlarla yön bulmuş, huzuru yakalamış, kendini tanımış, gerçek insanlık ve edeple tanışmıştır.

Seyyid Abdulkadir Geylanî, Yunus Emre, Mevlana Celaleddin Rûmî, Hacı Bektaş-ı Veli, Şah-ı Naşıbend, İmam Rabbani, Mevlana Halid, Ahmed Rufâî ve diğer büyük zatlar (Allah hepsinin derecesini âli etsin ve kudsiyetini artırsın) bütün insanlığa ilahi aşkı yaşayarak göstermişler, nicelerini bu saadetle tanıştırmışlardır.

Bu büyük zatların başında bulunduğu terbiye ocakları, padişahtan köydeki insana kadar cemiyetin her kesimine terbiye vermiş, halkın arasındaki fitneleri temizlemiş, aile içindeki sıkıntılara varana kadar her türlü problemi en kolay yoldan çözmüş, birlik ve dirliğin öncülüğünü yapmıştır.

Hak yolunun rehberi olan Allah dostları, bütün insanlığa rahmet olurken, tasavvufu kötü emellerine kullanmak isteyen ehliyetsiz ve kötü niyetli insanlar da çıkmıştır. Bunlara dikkat etmelidir. Bu yol, Yüce Allah'ın yoludur. Bu yolun ölçüsü, esası, usulü, edebi, ameli kıyamete kadar değişmez. Yol açıktır; usul bellidir, edep ve ahlak gizli değildir. Hâl ve gidişatı Kur'an ve sünnete uymayan kimseyi terk etmelidir. Tehlikeden kurtulmanın en kolay yolu budur.

Büyük sâdatlar, ulu ârifler edeb ve takva yolunda nasıl rehberlik yapılacağını herkese göstermişlerdir. Onları takip etmeyen kimse, yanılır, zarar eder, zarar verir.

Mânevî Silsile, bu yolun emniyetidir. Büyük zatlar bu silsile ile ilahi aşkı, feyzi, ilmi, edebi, ahlakı ve emaneti birbirlerinden alarak yaşamış ve kendilerinden sonrakilere aktarmışlardır. Onları takip edenler, tehlikeden emin olur. Kendi başına kalan kimse, tehlike ve bidattan kurtulamaz.

Yüce Allah bu büyük emaneti bize kadar taşıyanlara rahmet eylesin, bizim adımıza onlara bol mükafat versin, onların derecelerini âli, makamlarını yüksek etsin. Bizleri onlardan ayırmasın. Âmin.


NAKŞİBENDİLİK NEDİR?

Nakşibendî terbiye okulu, hicri: 791, miladi: 1389 tarihinde vefat eden Hace Muhammed Bahauddin Nakşibend Hz.lerinin temel usullerini belirlediği bir manevi terbiye sistemidir. Onun adına nispet edilerek "Nakşibendîlik" diye anılmaktadır.

Bu terbiye yolu ve usûlü, Şah-ı Nakşibend Hz.leri ile başlamış değildir. Kendisi bu yolun usûl, adap ve feyzini önceki büyüklerden almıştır. Bu terbiye yolunun usûl ve âdabı, silsile yolu ile Hz. Ebu Bekir Sıddık'a (r.a) ve ondan Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimize ulaşmaktadır. Terbiyenin başında ve merkezinde alemlere rahmet olan Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz bulunmaktadır. Bu terbiye yolunun temel özelliği gizli zikir ve ilahi muhabbettir. Bu zikir ve terbiye yolu, tarih içinde gelen mürşidlerin ismiyle farklı adlarla anılmıştır.

Hz. Ebu Bekir Sıddık'tan (r.a) sonra bu yola "Sıddıkiyye" ismi verildi. Hz. Beyazid-i Bistamî'ye (k.s) kadar bu isimle anıldı. Ondan sonra "Tayfûriyye" ismi verildi. Tayfur, Beyazid-i Bistamî'nin bir diğer adıdır. Hâce Abdulhâlik Gücdevanî Hz.lerine kadar bu isimle anıldı. Ondan sonra, "Hâcegâniyye" ismi verildi. Şah-ı Nakşibend Hz.lerine kadar bu isimle anıldı. Şah-ı Nakşibend Hz.lerinden sonra, "Nakşibendiyye" ismi verildi. Bu yol bu isimle İslam alemine yayıldı, meşhur oldu. Diğer kollardaki isimler zamanla unutuldu. Bu yol, Mevlana Halid Bağdâdi'den sonra "Nakşibendî Hâlidiyye" ismiyle de anılıp yayıldı. Bu gün Anadolumuzda yaygın olan kol "Halidiyye" koludur. Bu yol, günümüzde Şah-ı Nakşibend Hz.lerine nispet edilen meşhur ismiyle "Nakşibendîlik" şeklinde anılmaktadır.

Nakşibend, "nakş" ile "bend" kelimelerinden oluşmuş bir terkiptir. Bir isim değil sıfattır; ancak isim gibi meşhur olmuştur.

Nakş, bir şeyi bir yere nakşetmek, nakış gibi işlemek, hiç çıkmayacak hâle getirmek, mühür gibi kazımaktır.

Bend, Farsça bir isim olup, dilimizde hem isim, hem sıfat olarak kullanılmaktadır. İsim olarak, bağ, kelepçe, baraj, bent, kemer gibi manalara gelmektedir. Sıfat olarak, sıkıca bağlı, iyice bağlayan, kuvvetlice bağlanmış manalarına gelir.

Kalbe Allah zikrini hiç çıkmayacak şekilde nakış gibi işledikleri ve ondan hiç kopmadıkları için, gizli zikir sahiplerine Nakşibendî denmiştir.

Tarikat yol ve usul manasındadır. Tarikat bir din ve mezhep değil, dini anlama ve yaşama şeklidir. İnsanı terbiye için kurulmuştur. Tarikatlar terbiye için tercih ettikleri usullere ve zikirlere göre farklı adlarla anılmışlardır. Tasavvufun kaynağı, doğunun felsefesi, batının batıl dinleri değil, Kur'an ve sünnettir

Bütün manevi terbiye yollarına kısaca "tasavvuf" denir.

Nakşibendi terbiyesi, gizli zikir usulü üzerine kurulmuştur. Bu usulü benimseyen büyük veliler tarafından geliştirilerek günümüze kadar gelmiştir. Bu usul ve adaplar bizzat Kur'an ayetlerinden, rahmet Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimizin sünnetinden ve O'nun şerefli Ashabının (r.anhüm) hâllerinden alınmıştır. Her şeyi ile Kur'an ve sünnete bağlıdır. Bu yolun usul ve âdapları, Kur'an ve sünnette ya açıkça belirtilmiş, ya da işaret, delalet ve sükût yoluyla kabul edilmiştir. Yani, İslam'ın ruhuna uymayan hiçbir şey yoktur.

Fakihler nasıl fıkıh alanında içtihat yapma yetkisine sahiplerse kâmil mürşidler de, ahlak ve terbiye alanında içtihat etme, yeni usuller belirleme yetkisine sahiptirler.

Bu terbiye sistemi yeni bir din değildir; dinin ahlak derslerini talim ve tatbik eden bir okuldur. Hedefi, insanı güzel ahlaka ve Allah rızasına ulaştırmaktır. Metodu, muhabbetle kalpleri Yüce Allah'a bağlamaktır. Temel usulü gizli zikir, toplu zikir, muhabbet, sohbet, rabıta, teveccüh, tasarruf, hizmet ve edeple nefsin çirkin sıfatlarını ıslah etmektir.

Dinimizin bize öğrettiği amel ve edepler iki kısımda özetlenebilir:

1- Zahiri hâller: Vücudumuzun dış azaları ile yaptığı bütün ibadetleri içine alır. Yeme içme, temizlik, alış-veriş, aile hukuku gibi vazifeler de bu kısma girer. Bu vazife ve edepler fıkıh kitaplarında anlatılmaktadır. Hangi vazifeyi yapıyorsak, onunla ilgili ilahi emri ve edebi öğrenmemiz gerekir.

2- Batıni hâller: Kalbin gafletten uyanması ve zikirle ihya edilmesi, nefsin manevi hastalıklardan arındırılması, ruhun ilahi huzura yükselmesi, böylece insanın ilahi nur, ilim, aşk, edep ve güzel ahlaka ulaşmasıdır. Zahiren ve batınen terbiye olan insanın elde edeceği en büyük nimet güzel kulluktur. Bu hâle kısaca ihsan mertebesi denir. İhsanı yukarıda tarif ettik. Bu yol herkese açıktır. Bütün insanlar bu edeplere ve nimetlere davet edilmiştir.

Zâhirî ve bâtınî edepleri koruyan kimse ihsan mertebesini elde eder. Bu mertebeyi elde eden kimse Yüce Allah tarafından sevilir, O'nun huzurunda kabul görür. Kalbi ilahi sevgi, huşu, haya ve haşyet ile dolar.


TASAVVUFTA YOL ALMAK EDEPLE OLUR

Nakşibendi büyükleri, Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin öğrettiği hem zâhir hem de bâtıni edeplere sımsıkı sarılmışlardır.

Seyri sülük esnasındaki sohbet, vird, hatme ve diğer zikirler zâhirî edepler içine girer.

Kalbin gaflet ve kötülüklerden temizlenmesi, nefsin terbiye edilmesi ve ruhun ilahi huzura yükselecek hâle getirilmesi de bâtınî edepler içine girer.

Edeb, her şeyi gereğince ve yerince yapmaktır. Bunun yolu da, bütün fikir ve fiillerde edeb abidesi, peygamberlerin imamı Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimize uymaktır. Bütün Allah dostları, Hak yolunda ne elde etmiş iseler, Efendimizin edebine uyarak elde etmişlerdir.

Büyük veli Seriy es-Sakati: (k.s):

"Edeb, aklın tercümanıdır."8 demiştir. Demek ki herkes edebi kadar akıllı, aklı kadar şerefli, şerefi kadar kıymetlidir.

Edebine göre yapılmayan şeyler ne kadar çok olursa olsun fayda sağlamaz. İnsan bir işin usulüne göre gitmez ise o işte ömrünü verse hayırlı bir sonuç alamaz.

Allah'ın yeryüzündeki şahidi ve hâlifesi olan ariflere hürmet kalpteki takvadan ileri gelir. Onlara karşı edebi koruyamayan kimsenin tasavvuf yolunda hiç bir nasibi olmaz.9

Arifler: "Önce usul, sonra vusul" demişlerdir. Yani, maksadına ulaşmak isteyen kimse, önce o işin usulüne göre yola çıkarsa, hedefine varır, yoksa yolda kalır.

Büyük alim Abdullah b. Mubarek (r.a) ne güzel söylemiş:

"Bizler daha çok ilme değil, daha fazla edebe muhtacız."10

Hak yoluna giren talip için ana sermaye edeptir. Edebi olmayanın Allah yolunda elde edeceği hiç bir şeyi yoktur.


Edeb, kalbte, sözde ve fiilde olur

Kalbin edebi, niyette ihlas ve samimiyettir. Bunların sonucu, Allah için sevmek, Allah için vermek, Allah için yermek ve Allah için menetmektir. Bu hâl, imanın en yüksek zirvesidir ve kâmil insan olmanın alametidir. O, Allahu Tealanın sevdiği kullarına bir hediyesidir. Büyükler, bu ahlakın ihsan mertebesi olduğunu ve onun vücuda ancak zati zikir sayesinde yerleşeceğini belirtiyorlar. Zati zikir; her yerde, her işte, her hâlde kalb, ruh, sır ve diğer latifelerle Allahu Teala'yı zikretmekten ibarettir.

Gavs-ı Bilvanisî Seyyid Abdulhakim el-Hüseyni (k.s) zikir ve edep hakkındaki bir sohbetinde şöyle buyurmuştur:

"Bakınız, bu milletin başına ne geldiyse gafletten geldi. Şah-ı Hazne (k.s): "gaflet kadar hiçbir kötü hâl yoktur" derdi. Kimin başına ne geldiyse nefsinin hilelerinden gafil kaldığı için gelmiştir. Bir kişi kendi kuvveti ile gafleti terk edemiyorsa edebe sarılsın. Şöyle ki, Rabbim her an her yerde beni görüyor diye düşünsün ve o konuda nefsini zorlasın. Açık ve gizli edeplere uymakla insanın kalbi uyanır. Böylece gaflet yok olur."11

Sözün edebi, makama uygun söylenmesidir. Her makam, ayrı bir tarz ve tavır ister. Her söz yerinde, zamanında, gereği kadar söylenirse değerli ve geçerlidir. Söz, hacet kadar sarf edilmelidir. Sözde yalan ve yapmacık olmamalıdır. Söz sahibinin sözü ile özü, içi ile dışı aynı olmalıdır. Mürşide ve müminlere karşı samimiyet ancak böyle mümkün olur.

Fiilin/işin edebi, makama uygun davranmaktır. Her şahsın, her makamın, her ibadet ve taatın kendine has edebi vardır. Bütün edepler, sünnet-i seniyyede öğretilmiştir. Edep, Hakka ve halka karşı nasıl davranacağını bilmektir. Kısaca güzel ahlaktır. Bu edepleri, tek tek öğrenmeli ve güç nisbetinde yapmalıdır.

İlim edeple güzel olur. Hak yolcusu ancak edeple yol alır. Zikir, edeple fayda verir. İbadet edeple yapılırsa Allah'a yükselir. Tövbe, edeple kabul edilir. Bunun için Allah dostları talebelerinden her işte edep ister, edep bekler. Tasavvuf yolunda, bütün menzil ve makamlarda insanın önüne tek levha çıkar:



"Edep Yâ Hû!"


MÜRŞİDDEN MAKSAT

Mürşide gitmekten maksat, Allah rızasına ulaşmak, kötülükten kaçmak, hasta kalbe ilaç, garip gönle gerçek bir dost aramak, kısaca manevi bir hicret yapmaktır.

Resûlullah (s.a.v) Efendimiz:

"Fitneler etrafı sardığı bir zamanda ibadete yönelen kimse, sanki bana hicret etmiş gibidir."12 buyuruyor.

Bir mürşide giden kimse, fitneden kaçıp hak yolundaki cemaate koşmakta, isyandan kaçıp takvaya sarılmaktadır. Bu, Allah ve Resûlü için yapılmış bir hicret çeşididir. Bu hicretin sonu Allah rızasıdır.

Kâmil mürşid yeryüzünde en şerefli, en kıymetli, en gerekli ve en zor işi üstlenmiştir. O aynı zamanda en büyük bir emaneti taşımaktadır. Çünkü kâmil mürşid Hz Peygamber'in (s.a.v) varisi olarak takva imamlığını ve insanları terbiye işini yürütmektedir.

Mürşide gitmenin en önemli hedefi, bu iman ve irfan kervanına katılıp imanımızı muhafaza etmektir.

Büyük veli İmam Kuşeyri (k.s), mürşidin gerekliliği hakkında şöyle diyor:

"Hakkı arayan kimse, bulunduğu yerde kendisini irşat edecek bir kimse bulamadığı zaman, irşatla görevli zamanının mürşidine gitmeli, onun bulunduğu yere hicret etmeli; yanında kalmalı, terbiye olup kendisine izin verilene kadar kapsından ayrılmamalıdır."13

Takva yolunda imam olan bir arifi sevmek ve desteklemek imanın bir parçasıdır. Şu hadis-i şerifteki müjdeye bakınız:

"Kim Allah yolundaki bir imamı desteklemek ve yüceltmek için yanına giderse, o kimse Allah'ın himayesinde olur; bu uğurda göreceği her sıkıntının sevabını Allah verir." 14

Allah için Çıkılan Yolun Sonu Cennettir

Bir Allah dostunu ziyaret etmenin ilk faydası, Allah için sevginin ve ziyaretin sevabına ulaşmaktır. Allah için sevilen bir Müslüman kardeşi ziyaret etmenin hediyesi ilahi muhabbet ve Cennettir. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz bu konuda şu müjdeleri vermiştir

"Size Cennet ehli olanlarınızı haber vereyim mi? Bir şehrin (memleketin) öbür ucunda bulunan din kardeşini Allah rızası için ziyaret eden kimse Cennetliktir." 15

"Allahu Teala buyurur ki: Benim için birbirini sevenleri, birbirini arayıp soranları birbirini ziyaret edenleri, birbirine ikramda bulunanları, bir araya gelip meclis kuranları muhakkak ben de severim." 16

"Kim bir hastayı ziyaret ederse veya Allah için sevdiği bir kardeşini ziyarete giderse, görevli bir melek yoluna çıkıp: Güzel bir iş ettin, bu yürüyüşün hoş oldu, Cennette kendine bir ev hazırladın, sana müjde olsun! diye seslenir."17

Allah için sevginin ve ziyaretin bundan başka bir hediyesi olmasa bile, bu kadarı insana yetmez mi? Allah'ın bir kulunu sevmesinden, ondan razı olup cennet ve cemalini seyretme nimetini vermesinden daha güzel ne vardır?

Hele bu ziyaret edilen kimse, hâlkın irşadı ile görevli bir Allah dostu olursa, ziyaretin fazilet ve bereketi daha fazla olur.

Allah dostu deyince, hemen keşif ve keramet aranmamalıdır. Kâmil mürşidin en büyüt alameti Kur'an ve sünnet ahlakı üzere yaşamasıdır. Havada uçmak, suda yürümek, ateşi yutmak, bir anda dünyanın öbür ucuna gidip gelmek gibi şeyler, veli olmak için şart ve lazım değildir. Allah'ın izniyle bunlar mümkün şeylerdir, fakat bu tür şeyler velide bulunmadığı zaman, o bir noksanlık değildir. Velide ilahi aşk ve edep lazımdır. Buna kısaca istikamet denir.

Bir kimse bu yolun büyüklerinin elinden tutup irşat halkalarına girince, Sadat-ı Kiram'ın himmet ve tasarrufları altına girmiş olur. Bu himmet ve bereket onun kalbinde ilahi muhabbet meydana getirir.

Bunun bir sonucu olarak o kimsede günahlardan şiddetle kaçınma duygusu ve ibadetleri tatlılıkla yapma arzusu oluşur. Bu büyüklerin meclisine katılan insanın ruhu sevinir, kalbi rahatlar, gönlü huzurla dolar. İnsan Rabbül alemine kulluk yapmanın sevincini yaşar. İşte bu, Yüce Sadatların elinden tutmanın bereketiyle Allahu Teala'nın kuluna ikram ettiği bir hâldir. Hz. Peygamber (s.a.v) Efendimize varis olan bu Allah dostlarının eli, Resûlullah (s.a.v) Efendimizin elini temsil etmektedir. Onlara tutunan kimse hiç kopmayan nurlu bir halkaya tutunmuş olmaktadır.

Nakşibendi büyükleri, insanın terbiyesi için üç şeyin elde edilmesini gerekli görmüşlerdir. Bu üç temel esas muhabbet, ihlas ve teslimiyettir.


MUHABBET


Mürşidi malından, mülkünden, çoluk çocuğundan ve hatta kendi nefsinden daha fazla sevmek, ona değer vermek ve ona güvenmektir.

Bu yolun büyükleri demişlerdir ki: Gerçek muhabbet, sevgilinin arzu ve isteklerini, kendi nefsinin arzu ve isteklerine tercih etmektir. Kâmil mürşide gösterilen bu muhabbet, esasında Yüce Allah içindir. Bu muhabbet derecesine tasavvufta "fena fiş'-şeyh" denir. Manası, şeyhin muhabbetinde fani olmak demektir. Bu hâli elde eden insanın bütün arzusu, mürşidinin sevdiği şeyleri yapmak ve devamlı onun istekleri doğrultusunda yaşamak olur.

Kâmil bir mürşidin Allah rızasından başka bir arzusu yoktur. Hak yolunda ona tabi olmak Allah ve Resûlüne tabi olmak demektir. Bunun için samimiyet ve çok safi bir sevgi gerekir. Bu muhabbetin devamı ve bir ileri derecesi Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimizi bütün benliği ile sevmek ve bütün davranışlarında sünnetine uygun hareket etmektir. Buna tasavvufta "Fena fi'r-Resûl" denir.

Resûlullah (s.a.v) Efendimiz, kendisinin ne derece sevilmesi gerektiğini şöyle belirtmiştir:

"Allah'a yemin ederek söylüyorum ki, ben bir kimseye ailesinden, çoluk çocuğundan, anne-babasından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça, o kimse gerçek manada iman etmiş olmaz."18

Muhabbetin en üst derecesi, kalbi Allahu Teala'ya bağlamak ve O'na hakkıyla kulluk yapmaktır. Bütün zikir, fikir, ibadet ve hizmetlerin hedefi Allah sevgisidir. Bu doyumsuz ve ölümsüz sevgiye ulaşma hâline arifler "Fena fillah" mertebesi demişlerdir. Manası, kendi iradesini Yüce Allah'ın iradesine tabi etmek, O'nun emirlerini noksansız yerine getirmek, hep O'nun sevdiğini sevmek, ilahi sevgi içinde kendini kaybetmektir.

Mürşide muhabbet, mümine güzel ibadet yapma şevkini kazandırır. Güzel ibadet, insanı kâmil yapar. Kâmil insanın hediyesi Yüce Allah'ın muhabbeti ve cemalini seyirdir. Bundan daha büyük bir nimet var mıdır?

Şunu da belirtelim ki; muhabbet zorlama ile olmaz. Allahu Teala'dan samimi muhabbet istemelidir. İnsanın iradesiyle yapabileceği şey edep ve saygıdır. Kâmil mürşidler terbiye için edep ve saygıyı yeterli görürler. Yeter ki mürid edepli ve sabırlı olsun.


iHLAS
Mürşidi sırf Allah rızası için sevmek ve ona karşı samimi olmaktır. Bunun gereği, irşad ve terbiye için tabi olduğu mürşidine bütün varlığı ile bağlanmaktır. Şöyle ki, bütün alem gavs, kutub, mürşid ve büyük velilerle dolu olsa, mürid, hidayet ve manevi nasibinin sadece kendi mürşidinin yanında olduğunu bilmeli, kendisine sevgiyle tabi olmalıdır. Mürid, ulaştığı bütün ilahi ilim, feyiz ve nurun kendisine mürşidinin üzerinden geldiğini, Cenab-ı Hakk'ın onu vesile ettiğini bilmeli ve kalbini tamamen ona çevirmelidir. Kısaca gönlünü ve gözünü mürşidinde toplamalıdır. Şüphe müride zarar verir. Bu yolun piri Hace Nakşibend Hz.lerinin şu hâli, anlattığımız konuda güzel bir örnektir:

Hace Nakşibend Hz.leri mürşidi Seyyid Emir Külal Hz.lerinin ziyaretine gidiyordu. Yolda önüne Hz. Hızır Aleyhisselam çıktı ve Nakşibend Hz.lerini kendisiyle meşgul etmek istedi. Nakşibend Hz.leri ona hiç iltifat etmedi. Hz. Hızır (a.s) ısrar etti fakat fayda vermedi. Sonunda Hz. Hızır (a.s) kendisini tanıttı. O zaman Nakşibend Hz.leri:

"Ben sizin Hızır olduğunuzu biliyorum. Fakat size ayıracak ne vaktim ne de sevgim var. Benim bir kalbim var onu da mürşidime verdim. Başkasına verecek ikinci bir kalbim yok!" dedi ve yoluna devam etti. Mürşidinin huzuruna çıkınca Seyyid Emir Külal Hz.leri yoldaki olayı kendisi hatırlattı ve Hz. Hızır'a verdiği cevaptan memnuniyetini belirtti.

Bütün Allah dostları, hiç ayırım yapmadan Allah rızası için sevilir, bu imanın gereğidir. Ancak kalp terbiye için sadece bir mürşide bağlanır. Bu da terbiyenin gereğidir

TESLiMiYET

Mürid Allah yolunda tabi olduğu mürşidine içi ve dışıyla, kalbi ve diliyle, her şeyi ile teslim olmalı, acı tatlı her hâlde kendisine uymalıdır. Onun emir, tavsiye ve tercihlerinin kendisi için en hayırlı olduğuna inanıp gönül hoşluğu ile emirlerine sarılmalıdır. Bir ölü kendisini yıkayan kimseye nasıl hiç itiraz etmez ise, mürid de mürşidinin önünde bu derece bir teslimiyet göstermelidir. Böyle yaparsa manevi kirlerden temizlenmesi, kötü hâllerden kurtulması kolay olur.

Teslim olan kimse tez zamanda ilerler, kemale erer. Aksi takdirde olduğu yerde durur, itiraz ve şüpheyle yolunu kaybeder. Sadat-ı Kiramın zahiren ve batınen tasarrufları altına girmek ve kendilerinden tam fayda görmek için onlara son derece itimat etmeli ve kendilerine teslim olarak üzerimizde sanatlarını icra etme imkanı vermelidir. Teslim olmayan tabi olmaz, tabi olmayan yol alamaz.

Büyük arif İmam Gazâlî'nin (rah) belirttiği gibi; manen hasta bir müridin mürşidinden tedavi olup fayda görmesi için şu üç şey çok önemlidir:

1-Mürid önce kendisinin hasta olduğunu kabul etmeli, sonra kâmil bir mürşidin elinde irşat olma ve manevi hastalıklarından kurtulma arzusunda samimi olmalıdır. Kendisini hasta kabul etmeyen kimse doktor aramaz, arayışında samimi olmaz, bu kimse doktoru bulsa bile teslim olamaz.

2-Mürid kalbinin doktoru olan mürşidine güvenmelidir. Onun manevi tedavi işinde ehil olduğuna kesin olarak inanmalıdır. Çünkü kâmil mürşidin bu işteki ehliyeti önceki mürşid tarafından tasdik ve ilan edilmiştir.

Mürşid ümmetin önüne çıkmadan önce çok ciddi bir terbiyeden geçmektedir. Nefsin bütün sıfatlarını tanımakta, onun hastalıklarını ve tedavi yollarını bilmektedir. Kendisi nefsin mutmainne makamını geçerek Allahu Teala'nın sevgili bir kulu olmuş ve bundan sonra kendisine irşat izni verilmiştir.

3-Mürid mürşidinin verdiği manevi reçeteyi aynen uygulamalıdır. Mürşide güvendiği gibi onun verdiği ilaçlara da güvenmeli ve nefsine acı da gelse onları sabırla ve gönül hoşluğu ile devamlı içmelidir. Bu şartlara uyan kimse -inşaallah- derdine derman bulacak, kalbi Allah ile huzura kavuşacaktır.

Mürşide teslim olmak, aklı bir kenara atmak, onu kiraya vermek, akılsız, +++++++ bir insan olarak ne denirse onu yapmak değildir. Teslimiyet, doğruyu tercih etmektir, hak yoldaki rehbere tabi olmaktır, doktora güvenmektir. Aklını kullanıp onun dediği gibi ilacını kullanmaktır. Kulluk için akıl lazımdır. Akılsız, niyet olmaz, amel yapılmaz, zikir çekilmez, fikir edilmez, yol alınmaz, Allah'a ulaşılmaz.

Mürşide teslim ol demek, nefsinin keyfine değil, Allah yolunda önündeki rehbere hak yolunda uy ve kurtul demektir. Mürşid terbiyesine giren kimseye bu teslimiyet gerekmektedir. Yoksa mürşid, kendisine inanmayan, teslim olmayan, kalbini önüne koymayan kimseye sanatını icra edemez, fayda veremez.

Mürşide teslimiyet, gerçekte Allah ve Resûlüne (s.a.v) teslimiyeti gerçekleştirmek içindir. Manevî terbiyenin sonucu, marifetullah ve muhabbetullahı elde etmektir. Bu da güzel kulluk için gereklidir.

Ancak, dünyanın en zor ve en kıymetli işi, nefsi, gönlü, ruhu hak yoluna teslim etmek olduğundan, kâmil insan az çıkmıştır. Ancak, herkesin iman ve teslimiyetine göre bu nimetten bir nasibi olur. Yeter ki insan, kâmil mürşide karşı münkir olmasın, münafıklık yapmasın.


KISSA: Muhabbetin Kaynağı

Gavs-ı Sânî Hz.lerine soruldu: "Efendim, uzun zamandır ziyaretinize gelip gidiyoruz. Yanınızdayken hâlimizde bir düzelme oluyor. Sizden ayrıldıktan sonra, memlekete döndüğümüzde bu hâl bir süre daha devam ediyor. Daha sonra hâlimiz muhafaza edemiyoruz. Bize ne buyurursunuz?"

Gavs-ı Sânî Hz.leri, elini yumruk hâline getirerek şöyle buyurdular.

"İnsanın kalbi bu yumruk kadardır. Bunun içinde muhabbetullah olması lazımdır." Sonra orada yanan ışığı göstererek: "Şu anda ışık yanıyor, etraf aydınlık. Bu ışık sönerse etraf karanlık olacak. Aynı anda hem ışık hem karanlık olmaz. Işık yanarsa aydınlık olur; sönerse karanlık olur. Kalbin durumu da böyledir. Onun içinde muhabbetullah/Allah sevgisi olması lazımdır. Muhabbetullah yoksa başka şeyler vardır. Başka şeyler olunca kalbe Allah muhabbeti girmez. Allah muhabbetini elde etmek için sofi şu dört şeye devam etmesi gerekir:

1-Mürşid ziyareti.
2-Mürşid sohbeti.
3-Rabıta.
4-Vird.

Bir önceki yazı Lys Metematik Soru Bankası hakkında bilgi vermektedir.

14-08-2009 19:42:15
 
2.Bölüm MÜRŞİD TERBİYESİNE GİRİŞ ADABI


TÖVBE VE İNTİSAP

Mürşidin terbiyesine girmek tövbe ile başlar. Tövbe mürşide değil, Yüce Allah'a yapılmaktadır. Ancak, mürşid bu tövbede, mümine şahit ve yardımcı olmaktadır. Mürşid günahları affetmez, ona böyle bir yetki verilmemiştir. Günahları affedecek olan sadece Yüce Allah'tır. Mürşid, Yüce Peygamberimize (s.a.v) uyarak, bir müminin affedilmesi için alemlerin Rabbine yönelmekte ve yalvarmaktadır. Yüce Rabbinin huzurunda nasıl davranacağını bilmeyen ve buna kendini ehil görmeyen kimseye mürşit, yol göstermekte, usul öğretmektedir. Ayrıca ona tövbesinde yardımcı olmakta, tövbe eden kimsenin kalbine ilahi izin ve destekle feyiz, sevgi ve nur akıtmaktadır. Daha da önemlisi, mürşid, tövbe ile Allah'a dönen kimseyi, özel terbiye dairesine almaktadır. Böylece nefsine ve şeytana karşı zayıf düşen mümin, artık kendisine hayır ve takva yolunda yardım edecek gerçek bir dost ve yardımcı bulmuş olmaktadır.


Mürşidle birlikte yapılan tövbede iki önemli iş olmaktadır: Birisi, günahlardan tövbe, diğeri de tövbeyi korumak için mürşide intisap,

Bir mümin, tek başına da tövbe yapabilir; fakat tek başına tövbesini korumak ve manevi terbiyesini gerçekleştirmek oldukça zordur. Hatta bugünün insanı için imkansızdır.

İşte Allah'ın dostu ile Allah yolunda yürümek için yapılan bu manevi sözleşmeye intisap, inabe, el alma, manevi terbiyeye girme denir. İntisap, irade işidir. Bu bağlanmada müridin irade, niyet ve kararı lazımdır. İradesiz intisap olmaz. İntisap için mürşidin istemesi yetmez, bu iş tek taraflı olmaz. Kulun kendisi istemelidir ki iş başlasın. Bu bir manevi anlaşmadır. Bu anlaşma Allah'a güzel kulluk etmek için yapılır. Gayesi Allah rızasını elde etmektir. Mürşid bu güzel yolda vasıtadır, rehberdir, örnektir, yardımcıdır, duacıdır, şahittir.

Tövbe ile intisap ettikten sonra yapılması gereken bazı şartlar vardır. Bunlar, manevi terbiyeye girmenin ilk adımlarıdır. Mürşidin manevi terbiyesi ve tasarrufu altına girmek için bu şartlar noksansız yapılmalıdır. Şekiz şart ve âdab diye isimlendirilen bu vazifeler gece yapılacaktır. Bazı özel durumlarda gündüz de yapılabilir. Bunun şekli daha sonra anlatılacaktır. Gece yapılacağı zaman yatsı namazından sonra, yatmaya yakın bir zamanda yapılır. Bu vazifeler şunlardır:



1-Tövbe Niyetiyle Abdest Almak

Bu ve bundan sonraki vazife banyoda yapılacaktır. Banyoya girilince önce, günahlardan temizlenme ve tövbe niyetiyle bir abdest alınır. Abdestten gaye vücudun kirlerini yıkamak değildir. Asıl maksat kalbin manevi kirlerini temizlemek ve gafletini gidermektir. Bu niyetle abdest alırken her azanın yaptığı günaha tövbe etmeli ve onlarla bir daha günah işlememeye samimi olarak niyet etmelidir. Hz. Rasulullah (a.s) Efendimizin müjde ettiği gibi, abdest suyunun son damlasıyla o aza ile işlenen günah kirlerinin de döküldüğünü bilmelidir.



2- Tövbe Niyetiyle Boy Abdesti Almak

Abdestin hemen peşinden yine tövbe niyetiyle bir gusül abdesti alınır. Abdest alırken yaptığımız gibi aynı niyet ve edeple bütün vücut yıkanır, peşinden: "Allahım! ben vücudumun ancak dışını yıkayabildim. Sen de nurun ile içimi yıka, kalbimi temizle !" diye dua edilir. Yıkanırken, mümkün olduğu kadar edebe ve avret yerini örtmeye dikkat edilir. Sonra elbiseler giyilip banyodan çıkılır.



3- iki Rekat Tövbe Namazı Kılmak

Bu namaz, iki rekatlik sünnet bir namazdır. Hadis-i şerifte övülmüş ve tavsiye edilmiştir. Buna tövbe ya da istihare namazı denir. "Niyet ettim Allah rızası için tövbe niyetiyle istihare namazı kılmaya" denir. Bilenler, birinci rekatinde Fatiha'dan sonra Kâfirûn sûresini, ikinci rekatta ise ihlas sûresini okurlar. Bilmeyenler, bildikleri sûreleri okuyarak kılarlar.



4- Tövbe Etmek

Mürşidle birlikte yapılan tövbe, ilahi huzurda olduğunu düşünerek, kendi duyacağı bir sesle üç kere tekrar edilir. bu tövbe şekli şudur: "Ya Rabbi! bütün yapmış olduğum günahlardan ben pişmanım. Keşke yapmasaydım. İnşaallah bir daha ben yapmayacağım". Bu tövbe esnasında kişi, büluğ çağından beri yaptığı bütün günahlarına, niyet ederek, kalbinden pişmanlık duyarak tövbe eder.

Samimiyetle yapılan tövbelerin Cenab-ı Hakk katında kabul edildiğine inanmalıdır. Hatta tövbe edilen günahların önce silindiğini, sonra bir iyilik olarak hasenat defterine yazıldığını Allahu Teala şöyle müjdeliyor:



"Ancak tövbe ve iman edip güzel amel yapanların Allah kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır ve çok merhamet sahibidir." 19

Bu müjde Allahu Teala'nın Resûlullah (s.a.v) Efendimizin ümmetine bir hediyesidir. "Allah tövbe edenleri ve (maddi-manevi kirlerinden) güzelce temizlenenleri sever." Ayeti, ümitleri bitmiş bir kul için en güzel destek ve kuvvettir.

Bundan sonra gözler kapatılır ve diğer bütün vazifeler gözler kapalı yapılır.

5- Yirmi Beş Defa Estağfirullah Demek

Yukarıdaki tövbenin peşinden, gözler kapanır, dil ile kendi duyacağı bir sesle en az 25 defa "estağfirullah" denir. Manası: Allahım! beni affetmeni istirham ediyorum, demektir. Tövbeden sonraki bu istiğfar, tövbe ettiği günahlardan kalpte kalan artıkların temizlenmesi ve kalbin ilahi nur ile cilalanması içindir. Bu şekilde samimiyetle yapılan tövbe ve istiğfardan sonra kalp günah kirlerinden tertemiz olur. Bunları yaparken mürid mürşidinin himmet ve duasının kendine destek olduğunu ve üzerine ilahi rahmetin indiğini düşünmelidir.



6- Sekiz Adet Fatiha Okuyup Bağışlamak

Daha sonra, 8 adet Fatiha sûresini okuyup sevabını Allah rızası için Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz başta olmak üzere, Sahabe-i Kiram ve Sadat-ı Kirama hediye eder. Fatihaları hediye usulü şöyledir:

Okunan her bir Fatiha önce Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin, onun Ehl-i Beytinin ve ashabının ruhlarına hediye edilir. Peşinden de aşağıdaki sıra ile isimleri zikredilen Sadat-ı Kiramın ruhlarına hediye edilir. Şöyle:

Birinci Fatiha'yı okuduktan sonra: 'Ya Rabbi! Okumuş olduğum bu Fatiha'yı Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin, onun ehl-i beytinin, ashabının ruhlarına, ayrıca Hz. Şahı Nakşibend ve Seyyid Abdulkadir Geylani Hz.lerinin ruhlarına hediye ettim kabul ve vasıl eyle' der. Sonra Fatiha hediye ettiği sadatları ruhaniyetleriyle nurânî bir şekil almış olarak karşısında düşünerek, onlara hitaben:

"Ey Allah dostlarının ervahı, Resûlullah (s.a.v) Efendimize benim için istirhamda bulunun Allah (c.c) katında şefaatte bulunsun da, Allah (c.c) benim tövbemi ve ibadetlerimi kabul etsin" der. Sonra:

İkinci Fatiha'yı okur. 'Ya Rabbi! Okumuş olduğum bu Fatiha'yı Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin, onun ehl-i beytinin, ashabının ruhlarına, ayrıca Şeyh Abdulhâlik Gücdevani ve imam Rabbani Hz.lerinin ruhlarına hediye ettim kabul eyle' der. Sonra Fatiha hediye ettiği sadatları karşısında düşünerek onlara hitaben:

"Ey Allah dostlarının ervahı, Resûlullah (s.a.v) Efendimize benim için istirhamda bulunun Allah (c.c) katında şefaatte bulunsun da, Allah (c.c) benim tövbemi ve ibadetlerimi kabul etsin" der. Sonra:

Üçüncü Fatiha'yı okur: 'Ya Rabbi! Okumuş olduğum bu Fatiha'yı Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin, onun ehl-i beytinin, ashabının ruhlarına, ayrıca Şeyh Mevlana Hâlid Zülcenahayn ve Seyyid Abdullah Hz.lerinin ruhlarına hediye ettim kabul eyle' der. Sonra Fatiha, hediye ettiği sadatları karşısında düşünerek onlara hitaben:

"Ey Allah dostlarının ervahı, Resûlullah (s.a.v) Efendimize benim için istirhamda bulunun Allah (c.c) katında şefaatte bulunsun da, Allah (c.c) benim tövbemi ve ibadetlerimi kabul etsin" der. Sonra:

Dördüncü Fatiha'yı okur. 'Ya Rabbi! Okumuş olduğum bu Fatiha'yı Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin, onun ehl-i beytinin, ashabının ruhlarına ayrıca, Seyyid Taha ve Seyyid Sıbğatullah Hz.lerinin ruhlarına hediye ettim kabul eyle' der. Sonra Fatiha hediye ettiği sadatları karşısında düşünerek onlara hitaben:

"Ey Allah dostlarının ervahı, Resûlullah (s.a.v) Efendimize benim için istirhamda bulunun Allah (c.c) katında şefaatte bulunsun da, Allah (c.c) benim tövbemi ve ibadetlerimi kabul etsin" der. Sonra:

Beşinci Fatiha'yı okur. 'Ya Rabbi! Okumuş olduğum bu Fatiha'yı Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin, onun ehl-i beytinin, ashabının, ayrıca Abdurrahman-i Tahi ve Şeyh Fethullah Hz.lerinin ruhlarına hediye ettim kabul eyle' der. Sonra Fatiha, hediye ettiği sadatları karşısında düşünerek, onlara hitaben:

"Ey Allah dostlarının ervahı, Resûlullah (s.a.v) Efendimize benim için istirhamda bulunun Allah (c.c) katında şefaatte bulunsun da, Allah (c.c) benim tövbemi ve ibadetlerimi kabul etsin" der. Sonra:

Altıncı Fatiha'yı okur. 'Ya Rabbi! Okumuş olduğum bu Fatiha'yı Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin, onun ehl-i beytinin, ashabının ruhlarına, ayrıca Şeyh Muhammed Diyaüddin ve Ahmedü'l-Hıznevi Hz.lerinin ruhlarına hediye ettim kabul eyle' der. Sonra Fatiha hediye ettiği sadatları karşısında düşünerek onlara hitaben:

"Ey Allah dostlarının ervahı, Resûlullah (s.a.v) Efendimize benim için istirhamda bulunun Allah (c.c) katında şefaatte bulunsun da, Allah (c.c) benim tövbemi ve ibadetlerimi kabul etsin" der. Sonra:

Yedinci Fatiha'yı okur. 'Ya Rabbi! Okumuş olduğum bu Fatiha'yı Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin, onun ehl-i beytinin, ashabının ruhlarına, ayrıca Seyyid Abdulhakim Hüseyni ve Seyyid Muhammed Raşid Hz.lerinin ruhlarına hediye ettim kabul eyle' der. Sonra Fatiha hediye ettiği sadatları karşısında düşünerek onlara hitaben:

"Ey Allah dostlarının ervahı, Resûlullah (s.a.v) Efendimize benim için istirhamda bulunun Allah (c.c) katında şefaatte bulunsun da, Allah (c.c) benim tövbemi ve ibadetlerimi kabul etsin." der. Sonra:

Sekizinci Fatiha'yı okur. 'Ya Rabbi! Okumuş olduğum bu Fatiha'yı Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin, onun ehl-i beytinin, ashabının ruhlarına, ayrıca mürşidim Gavs-ı Sânî Hz.lerinin ruhaniyetine hediye ettim kabul eyle' der. Sonra, mürşidinin ruhaniyetini karşısında düşünerek, ona hitaben:

"Ey Allah'ın dostu, Resûlullah (s.a.v) Efendimize benim için istirhamda bulunun Allah (c.c) katında şefaatte bulunsun da, Allah benim (c.c) tövbemi ve ibadetlerimi kabul etsin" Beni terbiyenize kabul edin, himmet buyurun, dua edin, yardımcı olun diye ricalarda bulunur. Mürşidinin gönlünü kendi tarafına çekmek için boyun büker, yalvarır, yakarır, tevazu gösterir.

Mürid gönderdiği bu manevi hediye ile kendisini Resûlullah (s.a.v) Efendimize ve diğer büyüklere tanıtmış, ayrıca onların sevgi ve himmetlerini üzerine çekmiş olur. Onlar da hediye sahibine verilmek üzere bir karşılık olarak bulundukları makamda onun için dua, istiğfar ve himmet ederler. Mürid kendisine gelen bütün bu manevi nimetlerin mürşidinin bereketi ile geldiğini ve onun sebep olduğunu düşünmelidir.

Silsiledeki büyüklerin isimlerini ezber bilmeyenler, Fatihaları şöyle hediye ederler.

Önce besmele ile sekiz adet Fatiha sûresini peş peşe okur. Sonra: "Ya Rabbi! Okumuş olduğum bu Fatiha'ları Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin, onun Ehl-i Beytinin, ashabının ruhlarına, ayrıca bana şekiz şart talimatında isimleri söylenen evliyaların ve mürşidim Gavs-ı Sâni Hz.lerinin ruhaniyetine hediye ettim kabul eyle' der. Sonra, bütün evliyaların ve mürşidinin ruhaniyetini karşısında düşünerek, onlara hitaben:

"Ey Allah'ın dostları, Resûlullah (s.a.v) Efendimize benim için istirhamda bulunun Allah (c.c) katında şefaatte bulunsun da, Allah (c.c) benim tövbemi ve ibadetlerimi kabul etsin" der.



7- Ölüm Rabıtası/Ölümü Düşünmek

Bundan sonra nefse ölüm ve ölüm hâlleri düşündürülür. Ölümü düşünmekten gaye kalbi yumuşatmak, kalpten dünya sevgisini çıkararak nefsin ibret almasını temin etmek, ayrıca yaptığı ibadetlerde ihlas kazanmak ve tövbenin sabit kalmasını sağlamaktır.

Kalbe ilahi muhabbetin ve mürşid sevgisinin gelmesi için, kalbin katılığının giderilmesi ve haram sevgilerden boşaltılması lazımdır. Bunu temin edecek en güzel sebeplerden birisi de, ölümü düşünerek kalbi uyandırmaktır. Herkes nefsini ölümle yüz yüze getirir ve şöyle düşünür:

Sekerat hâli başladı. Ölümün kokusu geldi, dünyadan ayrılık alametleri gözüktü. Son nefesler veriliyor ve son anlar yaşanıyor. Azrail Aleyhisselam geldi ruhu almak için bekliyor. Şeytan son oyununu oynamak istiyor, imanı çalmak ve mümini meşgul etmek için çırpınıyor. Evlatlar, hanım ve akrabalar baş ucunda çaresizlik içinde ağlaşıyor, hiçbirisinden yardım gelmiyor. O anda mal-mülk fayda yerine sıkıntı veriyor. Bu en zor ve en mühim anda ölümün sahibi Yüce Allah'tan başka yönelecek kimse yoktur. Onun geniş rahmetinden başka da sığınılacak bir yer mevcut değildir. İşte o anda ilahi rahmetin tecellisiyle müjdeci melekler ve mürşid-i kâmilin ruhu Allahu Teala'nın izniyle yanına teşrif ederler. Sana iman üzere ölmen için yardım ederler, fayda verirler; o andaki yalnızlığını giderir, ızdırabını dindirirler.

Bu zor anda mürşidinin Allah'ın lütuf ve izniyle ölüm anından haberdar olduğunu, kendisi için Allah'a yöneldiğini, ruhaniyetiyle o meclise teşrif ettiğini ve nurânî himmetleriyle Allah'ın rahmetini çekip şeytanı o meclisten defettiğini ve bu ilahi rahmetin desteği ile iman üzere öldüğünü düşünür.

Teneşirde yıkanırken, kefene sarılırken, namazı kılınırken ve tek başına kabre konurken, kabirde sual meleklerine cevap verirken insana fayda verecek tek sermayenin Allah'ın bu rahmeti olduğunu, bu yolda en güzel arkadaşın salih ameller olduğunu düşünür. Hayattaki mümin kardeşlerinin ve özellikle ölene kadar hak yolda peşinden gittiği mürşidinin bu zor anlarda kendisine dua ve istiğfar ile destek verdiklerini düşünür. Zaten onlar, dünyada kendisi ile meşgul olmakta ve ona bir fayda vermeye çalışmaktadırlar.

Mümine kabri dışında yapılan bütün dua, istiğfar ve hayırların faydası vardır. Onun için cenaze namazı kılınır, kabir başında dua ve istiğfar edilir, Kur'an okunur, göz yaşı dökülür. Bir müminin, samimi olarak Allah'a yönelip: "Ey Allah'ım şu kulunu bağışla" diye inlemesi ne büyük bir rahmet sebebidir. İşte mürid, böyle kardeşlerinin ve yardımcılarının olduğunu düşünüp sevinir.

Asıl sevindiren ve bu sevincin sebeplerini halkeden Yüce Allah'tır. Bu iş, ilahi rahmetin bir tecelli şeklidir.

Kul, ölüm rabıtası içinde ahiretin her anında ve durağında Allah için sevdikleri ve yaptıkları hariç, hiçbir şeyin kendisine fayda vermediğini düşünür, bütün bunları gönül gözüyle seyreder, sanki görmüş ve içine girmiş gibi korkup ibret almaya çalışır. Bu yolculukta tek sermayenin ve fayda verecek şeyin Allah'a iman, salih amel, O'nun için sevgi ve güzel ahlak olduğunu görür, nefsini onlara yöneltmeye, salihleri ve iyilikleri sevdirmeye çalışır .

Kalp, kötü düşünce, sevgi ve dertlerden kurtulmadan içine ilahi feyiz ve muhabbet girmez. Bunun için Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz:



"Ölümü çokça hatırlayın. Hiç şüphesiz ölümü hatırlamak, günahları temizler ve kalpten dünya sevgisini giderir."20 Buyurmuştur.

İşte bu ölüm rabıtası ile kalp dünya muhabbetinden arındırılır, içindeki boş düşünceler, kötü duygular dışarı atılır; kalp rahatlar. Sıra, bu boş kalbi Allah muhabbeti ile doldurmaya ve tatlandırmaya gelir. Bu da, yeryüzünde ilâhî muhabbetin ve feyzin taşıyıcısı olan Allah'ın dostu kâmil mürşidin kalbine kalbi bağlayıp oradaki nuru, muhabbeti ve feyzi çekmekle mümkün olur. Buna rabıta denir. Son vazife budur.



8- Mürşid Rabıtası/Mürşidi Düşünmek

Rabıta, gönül yoluyla kalbe nur ve feyiz çekmektir. Kâmil mürşidin kalbi, yeryüzünde ilahi feyiz ve nur kabıdır. Gökten inen ilahi nur, onlar vasıtasıyla yer yüzünde nasibi olanlara yayılır. Bu kalbi Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz şöyle tanıtır:

"Allahu Teala'nın yeryüzünde yaşayanlar içinde (feyiz ve nur) kapları vardır. Rabbinizin kapları salih kullarının kalpleridir. Bu kalplerin O'na en sevgili olanları, en yumuşak ve en ince olanlarıdır."21

Mürşid-i kâmil, Allahu Teala'nın yeryüzünde dostu ve halifesi olarak bu ilahi nuru ve feyzi taşıyan bir kalp sahibidir. Bu kalbe bağlanan kimseye, muhabbeti nisbetinde ilahi feyiz gelir. Mürşid, bu işte, güneşin aydınlığını yansıtan bir ayna görevi yapar. Kalbine inen ilahi nuru, feyzi ve sevgiyi, kendisine bağlanan kalbe yansıtır. Mürşid rabıtası şöyle yapılır:

Mürid gözünü kapayıp âdap üzere/sağ kalçası üzere oturur. Mürşidini de karşısında heybetle oturuyor olarak hayal eder. Mürşidinin ilahi nurlarla parlayan cemalini hayalinde canlandırır. Onu gözünün önüne getirmeye ve ondaki nurdan nasiplenmeye çalışır. Bütün gönlü ve hayal gücü ile ona yönelir. Allahu Teala'nın nuru, yücelik makamını temsil eden gökten mürşidin üzerine inmekte ve ondan nasibi olanlara ulaşmaktadır. İşte yer yüzünde ilahi nurun dağıtım merkezi yapılan bu kalbe yönelmek ve ondan nasiplenmek rabıtadır.

Mürid, mürşidin iki kaşı arasından çıkan bu ilahi nurun bembeyaz süt şeklinde ağız yoluyla vücuduna girip kalbine geldiğini, kalbindeki günah yaralarının onunla tedavi olduğunu ve kalbinden yayılarak bütün vücudunu sardığını düşünür. Bu nurun, onun kalbine nur banyosu yaptırdığını, içindeki manevi kirlerin temizlenerek başının üzerinden bir duman şeklinde çıktığını hayal eder. Bu şekilde 10-15 dakika devam eder. Sonra 25 defa estağfirullah diyerek gözünü açar, kalkar. Yatağına gider, yüzü kıbleye gelecek şekilde sağ tarafına yatar.

Bu vazifeler sadece bir gece yapılır. Yapıldıktan sonra sabah güneş doğuncaya kadar bir şey yemez ve içmez, cima yapılmaz. Dünya kelamı konuşmaz. Evli olanlar, hanımlarından ayrı yatarlar. Ayrı yer ve yatak bulamayanlar, yorganlarını ayrı yapıp tek yatmış gibi olurlar. Adap yapıldığı gece, biraz uyuduktan sonra kalkıp namaz, zikir, dua gibi vazifeler yapılabilir. Mürşidi ile dilediği kadar konuşabilir.

Eğer sabaha çıkılan gün teveccüh varsa, yeme-içme ve konuşma yasağı teveccühün bitimine kadar devam eder.

Adab gecesi, ameliyat gecesidir. Ciddi bir ameliyattan çıkan kimse nasıl doktorun tavsiye ettiği şekilde kendi derdi ile meşgul olup, bütün varlığı ile acısına yöneliyorsa, mürid de hasta kalbine yönelip, oraya sıkıntı verecek her türlü, söz, hâl ve hareketten uzak durmalıdır. Aklı, fikri, hep kalbinde ve tövbesinde olmalıdır.

Adab yapıldığı gece konuşulması yasaklanan dünya kelamı, bir ibadet, zikir, dua ve hayır sınıfına girmeyen sözlerdir.

Bu vazifeler Ramazan ayında yapıldığında, o gece sahur yemeği yenebilir. Bu adabı bozmaz. Çünkü, sahur yemeği ibadet içindir, ibadet niyetiyle yenilip içilmiş olur. Kaza ve nafile oruç tutulduğu zaman gece vazife yapıldığında da sahur yemeği yenebilir.

Hasta olup gece ilaç almak zorunda kalanlar ilaçlarını içebilirler. Bununla adap bozulmuş olmaz. Hastalık ve zaruret durumları gibi nedenlerle konuşmak zorunda olanlar, lazım olduğu kadar konuşurlar.

Açlığa dayanamayıp ciddi rahatsız olanlar ve bu sebeple gaflete düşünler de yeme içme yapabilirler.

Gece çalışmak zorunda olup adap yapmaya imkan bulamayanlar, adabı gündüz yaparlar. Ancak adabı yaptıktan sonra bir müddet (en az yarım saat) uyumak için uzanmak gerekir. Hiç uyku gelmese bile bu kadar uzanmak yeterlidir.

Adap yapılan gece görülen güzel ve tabir gerektiren rüyalar mürşide anlatılır. Mürşide anlatmaya imkan bulamaz ise, mürşidin vekiline anlatabilir. Bu vazifelerin yapıldığı gece bir rüya görmek şart değildir. Sonra görülen her rüya tabir istemez. Herkes tabir bilmez. Vekilin bu konuda bir izni ve tecrübesi yoksa anlatılan rüyayı yorumlamak zorunda değildir. Gerekirse rüyayı mürşide ulaştırır, değilse "hayırlı olsun" diye dua ederek yoruma girmez. Rüya ile hemen amel edilmez. Mürşidi rüyayı yorumlayıp ona yeni bir vazife verirse, bu durumda da rüya ile değil, mürşidin emri ile amel edilmiş olur.

Mürşidini inkar eden, onun hakkında şüpheye düşerek veya işlediği büyük günahlar yüzünden tarikattan düştüğünü zannederek vazifelerini terk eden, bir mazeret sebebiyle bir sene veya daha uzun süre mürşid ziyaretine gidemeyen veya büyük günah işleyen kimselerin intisaplarını yenilemeleri, mürşidden veya vekilinden tövbe alıp yeniden adap yapmaları gerekir.

Yeni intisap ederek sekiz şartı yerine getirenlere hatme ve rabıta talimatı verilir, bunların yapılış şekli anlatılır.


HATME-İ HÂCEGAN

Hatme, cemaat ile toplu hâlde yapılan bir halka zikridir. Kur'an ve sünnette övülen ve teşvik edilen zikir çeşitlerinden birisidir.

Kur'an-ı Hakim'de sabah akşam dua, ibadet ve zikir edenlerle beraber bulunmaya şöyle teşvik edilmiştir:



"Resûlüm! Sabah akşam Rablerine, O'nun rızasını isteyerek dua (ibadet ve zikir) edenlerle birlikte bulunmaya candan sabret. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme."22

Bu ayet indiği zaman Resûlulah (s.a.v) Efendimiz, bu kimseleri araştırmak için mescide çıktı. Mescitte zikreden bir topluluk buldu. Bunlar elbiseleri eski fakir ve garip Müslümanlardı. Onları görünce hemen yanlarına oturdu ve: "Ümmetim içinde benim kendileriyle birlikte olmamı emrettiği kimseleri yaratan Allah'a ham dolsun." Buyurdu.23

Bu ne büyük bir tevazu ve edep örneğidir. Elbette Allah Resûlü (s.a.v) Efendimiz, kendileriyle birlikte olması emredilen kimselerden her yönüyle üstündü. Fakat, Yüce Allah bu emirle önce onların oluşturduğu zikir meclisinin faziletini gösterdi. Sonra, Efendimizin (s.a.v) yüksek tevazusunu bize gösterip kendisini örnek almamızı istedi. Ayrıca Efendimizin (s.a.v) onların içlerinde bulunup kendilerini şereflendirmesi ve onlara feyiz vermesi için bu emri verdi.

Bir rivayette, Efendimiz (s.a.v), mescitte zikredenlerin yanına gelerek: "Sizin üzerinize Allah'ın rahmetinin indiğini gördüm; ona sizinle ben de ortak olmak istiyorum." Buyurdular ve halkaya oturdular.24

Rasululah (s.a.v) Efendimiz, bir defasında:



"Cennet bahçelerine uğradığınızda, oralardan çokça istifade edin." buyurdu. Ashab-ı Kiram: "Cennet bahçeleri neresidir?" diye sorduklarında, Rasul-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz:



"Zikir halkalarıdır." buyurdu.25

Yine Efendimiz (s.a.v), mescitte halka şeklinde toplanmış bir grup ashabının yanına uğradı. Onlara:

"Burada ne yapıyorsunuz? " diye sordu. Halkadakiler:

"Allah'ı zikrediyoruz, bizi İslam'a ulaştırdığı ve ihsanlarda bulunduğu için O'na hamd ediyoruz." Dediler. Efendimiz (s.a.v) onlara:

"Allah için soruyorum, siz gerçekten bunun için mi oturdunuz?" diye sordu; Sahabeler:

"Vallahi biz ancak bunun için oturduk." dediler. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v):

"Yanlış anlamayın, ben sizi suçlamak için yemin etmenizi istemedim. Ben sizin asıl niyetinizi öğrenmek ve size şu müjdeyi vermek için geldim. Bana Cibril geldi ve haber verdi ki: Allah sizinle melekleri yanında övünmektedir."26

Şu müjde de önemli:



"Herhangi bir topluluk sırf Allah rızası için toplanıp Allah'ı zikrederse, görevli bir melek semadan onlara şöyle seslenir: "Günahlarınız affedilmiş olarak kalkın, hiç şüphesiz günahlarınız iyiliğe çevrildi."27

İşte halka şeklinde yapılan Hatme-i Hacegan da bu övülen zikir çeşitlerinden birisidir. Görüldüğü gibi halka hâlinde cemaatle zikir yapmak övülmüş fakat halkada ne okunacağı konusunda bir şey belirtilmemiştir. Bunun için, zikir sayılacak şeylerden ne okunsa zikir yapılmış ve bu müjdeye ulaşılmış olur. Hatmede okunan zikir ve dua çeşitleri de sünnet-i seniyyeden alınmıştır.

Hatmeyi bugünkü usul üzere Abdulhâlik Gücdevani Hz.leri tertip etmiştir. "Hatm-i Hâcegân" diye de anılır. Hâcegân, ulu zatlar, efendiler, büyük hocalar demektir. Hatm-i Hâcegân büyük velilerin tertip, talim ve tatbik ettiği hatim demektir.

Bu zikre hatim ve hatme denmesinin bir sebebi şudur: Bu yolun büyükleri müridleri ile bir meclis kurduklarında toplantıyı bu zikirle bitirirlerdi. Onlara has bir uygulama olarak bu zikre "Hatm-i Hâcegan" denmiştir.

Bu zikirlere hatim denmesinin bir diğer sebebi, içinde okunan Fatiha ve İhlasların hatim sevabına denk olmasındandır. Çünkü Resûlullah (s.a.v) Efendimiz, ihlas sûresini üç defa okuyan kimsenin Kur'an'ı bir kere hatmetmiş gibi sevap elde edeceğini müjdelemiştir.28 Büyük hatmede toplam bin defa İhlas sûresi okunmaktadır. Bu da üç yüz otuz üç (333) Kur'an hatim sevabına denktir. Onun için büyükler bu zikre çok önem vermişlerdir. Öyle ki çok ciddi bir hastalık ve ağır yolculuk hâlleri hariç, bütün ömürleri boyunca bu zikri hiç aksatmamışlardır.

Hatme Nakşibendî yolunun büyüklerinin tercih ve tatbik ettiği usul üzere yapılır. "Büyük Hatme" ve "Küçük Hatme" olmak üzere iki kısımdır.



BÜYÜK HATME

Cemaatte Elemneşrahleke sûresini bilen imam dahil 11 kişi varsa büyük hatme yapılır. 11 kişiden az olunca büyük hatme yapılmaz. Büyük hatme şu şekilde yapılır:

Cemaat bir halka kurar. Hatmeyi yaptıracak kimse arkası kıbleye gelecek şekilde halkayı ortalayarak oturur. Taş dağıtıcı ise imamın karşısına oturur, sepetteki taşları yere boşaltır.

Taş dağıtıcı önce 100 taştan 21 tanesini ayırıp imama verir. Geri kalan 79 taş, dağıtılmak üzere önünde yerde bekler. Ayrıca okunacak Fatihâlar için altı büyük taş ayrılır. Herkes adap üzere oturur. Gözler kapanır; huzurlu, sessiz ve edepli bir şekilde hatmenin başlaması beklenir. Gözler hatme bitene kadar açılmaz.

İmam 'estağfirullah' diyerek hatmeyi başlatır. Herkes 25 defa estağfirullah der. Elemneşrahleke sûresini bilenler taş almak için sağ ellerini açıp beklerler. Taşları dağıtan görevli gözlerini açıp 79 taşı sepete koyar, imamın sağ tarafından başlayarak eli açık olanlara dağıtır. Dağıtılan taşların eşit sayıda olmasına dikkat eder. Cemaat kalabalık ise eli açık olanlara en az üçer taş dağıtır. Kalabalık değilse taşları eşit miktarda dağıtmaya çalışır. Kendilerine taş yetmeyenler ellerini indirirler, bir şey okumazlar.

İmam "Fatiha-i şerife" diye ses verir. İmam dahil sağ taraftan yedi kişi Euzü besmele ile Fatiha okurlar. Fatiha okuyacakları belirlemek için taş dağıtıcı önünde hazır tuttuğu altı büyük taşı imamın sağındaki altı kişiye dağıtır, imama Fatiha taşı vermez, imam kendisi bir Fatiha okur. Taş dağıtıcısı Fatiha taşlarını tekrar toplayıp diğer taşlarla birlikte 10 büyük taşı imamın önüne sağ tarafına toplar.

İmam "Salavat-ı şerife" diye ses verir. İmam ve cemaat ellerindeki taş adedi kadar salavat okurlar. Salavat "Allahümme salli alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammed" sözüdür. Her salavatla birlikte sağ ellerindeki bir taşı sol ellerine aktarırlar ve hepsi bitince tekrar sağa alıp yeni verilecek zikir komutunu beklerler.

İmam elindeki 21 taştan bir kısmıyla salavat okuduktan sonra "Elemneşrahleke-i şerife" diye ses verir. Cemaat "eûzü-besmele" çekip ellerindeki taş kadar "Elemneşrahleke" sûresini okur. Sûreleri okurken başta bir kere "eûzü-besmele" çekilir; diğerlerinde sadece besmele okunur, bu yeterlidir. İhlas okurken de böyledir. Bu arada imam 21 salavatı bitirir ve bir miktar taş kendisine ayırarak kalanını taş dağıtıcıya verir. Taş dağıtıcı gözlerini açar, imamın verdiği taşları imamın sol tarafındakilere dağıtır. Taşları daha önce almayanlardan başlayarak yettiği kadar tek sayıda dağıtır.

Taş dağıtan bu sevaptan mahrum kalmamak için, kendisine de taş ayırır. Eğer halka küçükse ve ortada oturanlar varsa, taş dağıtan önce imama göre sağ taraftan başlayarak sola doğru eşit miktarda taş dağıtır.

Sonra imam "İhlas-ı şerife" diye ses verir. Herkes elindeki taş kadar besmele ile ihlas sûresini okur. İmam ihlas-ı şerife" diye on defa ses verir ve herkes elindeki taş adedince ihlas okur. Böylece toplam 1000 (bin) ihlas okunmuş olur..

İmam tekrar "Fatiha-i şerife" diye ses verir. Bu defa imam hariç sol taraftan yedi kişi Fatiha okurlar. Fatiha okuyacakları belirlemek için taş dağıtıcı büyük taşlardan yedi taş alarak soldan yedi kişiye dağıtır ve tekrar geri toplayıp imamın önüne kor. Eline taş verilenler besmele çekip birer tane Fatiha okurlar, diğerleri bir şey okumazlar.

İmam son kez "Salavat-ı şerife" diye ses verir. İmam ve cemaat ellerindeki taş adedi kadar salavat okurlar. Sonra, taş dağıtıcı gözlerini açar, imamdan başlayarak sağdan sola doğru taşları toplayıp oturur. İmam hatme duasını okur. Duanın peşinden bir sûre okur ve "estağfirullah" diye ses verir. Herkes 25 "estağfirullah" çeker ve gözlerini açar.

Hatme ikindi namazından sonra yapılmışsa, duadan sonra "Nebe/Amme" sûresi, yatsı namazından sonra yapılmışsa "Mülk/ Tabareke" sûresi okunur. Bunları ezbere bilmeyenler "Elemneşrahleke" sûresini veya "Nasr/İzâcâe" sûresini okuyabilirler.


KÜÇÜK HATME

Büyük hatmede olduğu gibi halka kurulur. Cemaatın içinde Elemneşrahleke sûresini bilen imamla birlikte 11 kişi yoksa, küçük hatme yapılır. Küçük hatmede de 100 adet taş kullanılır. Ortada taş dağıtıcı olmayacağı için önce yüz taş cemaata eşit olarak imam tarafından dağıtılır. İmam ayrıca başta ve sonda okunacak yedi adet Fatiha'yı kimlerin okuyacağını önceden belirler. İlk yedi Fatiha'yı, imam dâhil sağ taraftan yedi kişi okur. İkinci yedi Fatiha'yı imam hariç solundaki yedi kişi okur. Dağıtım ona göre yapılır. Cemaat az olunca ikinci Fatiha imama da düşebilir. Sonra gözler yumulur.

İmam "estağfirullah" diye ses verir. Herkes 25 defa estağfirullah çeker.

İmam "Fatiha-i şerife" diye ses verir. imamla birlikte sağ taraftan tespit edilenler Euzü-Besmele çekip birer Fatiha okurlar.

İmam "salavat-ı şerife" diye ses verir, imam ve cemaat ellerindeki taş adedi kadar salavat okurlar.

İmam "Yâ Bâkî entel Bâkî" diye ses verir, herkes elindeki taş sayısı kadar bu zikri kendi duyacağı bir sesle söyler. Bu, beş defa tekrar edilir. Toplam 500 (beş yüz) defa okunmuş olur.

İmam ikinci kez "Fatiha-i şerife" diye ses verir. Bu defa imamın sol tarafından tespit edilenler euzü-besmele çekip birer Fatiha okurlar.

İmam son olarak "Salavat-ı şerife" diye ses verir. İmam ve cemaat ellerindeki taş adedi kadar salavat okurlar. İmam elindeki taşları önündeki taş sepetine koyar ve sağ tarafındaki kimsenin önüne uzatır. Herkes elindeki taşları gözünü açmadan taş sepetine koyarak sağ yanındakinin önüne sürer ve sonunda imamın önüne gelir. imam büyük hatmede olduğu gibi hatme duasın okur. Peşinden, tavsiye edilen sûrelerden birisini okuyup "estağfirullah" diye ses verir. Herkes 25 defa estağfirullah diyerek gözlerini açar.


HATME İLE İLGİLİ EDEBLER

Hatme için düzgün bir halka şeklinde oturulur.

Estağfirullah dendikten sonra kalb huzurunu ve uyanıklığını temin etmek için başta kısa bir rabıta yapılır.

Hatme başlayınca, bitinceye kadar gözler kapalı olur.

Hatme sırasında gözleri açık olanları taş dağıtıcısı uyarır, gözlerini kapatmalarını söyler. Adap yapmamış kimse varsa, münasip bir lisanla dışarı çıkarır.

Mürid, hatmeyi mürşidi yaptırıyormuş gibi dikkatli ve uyanık olmalı, ona göre niyetini ve davranışlarını kontrol etmeli, edep ve tevazu içinde oturmalıdır.

Hatme, vird ve rabıta için dille yapılacak bir niyet yoktur. Ne yaptığını düşünerek, kalbini toplayıp "estağfirullah" ile başlamak, niyet yerine geçer. Bu yeterlidir.

Hatmeyi yaptıranın farz namazını kılmış olması gerekir.

Bulunduğu yerde cemaatle namaz kılınmışsa, hatmeden sonra namaz kılacak vakit varsa, namaz kıldığında hatmeye yetişemeyeceğini anlayan kimse, namaz kılmadan hatmeye girilebilir.

Herkes mümkünse âdâp üzere oturur. Rahatsız olanlar, rahat ettikleri şekilde otururlar. Ayaklar ağrıdığında değiştirilebilir.

Hatmede, bir mazeret yoksa, duvar, yastık gibi herhangi bir şeye yaslanmamalıdır.

Hatmeyi yapanlar arasında duayı ezbere bilen yoksa, hatmeyi yaptıran, dua esnasında gözlerini açarak yüzünden okuyabilir, okumasını bitirince gözlerini kapatır. Ancak devamlı yüzünden okumaya alışmamalı, bu ruhsatı geçici bir süre için kullanmalı, hatme duasını ezberlemelidir.

Namaz kılmasını ve hatmenin adabını bilen çocuklar hatmeye girebilir.

Kadın-erkek karışık olarak hatme yapılamaz. Kadınlar ve erkekler kendi aralarında ayrı ayrı hatme yaparlar.

İslam dinine göre birbirleriyle evlenmeleri haram olan kişiler,29 kendi aralarında hatme yapabilirler.

Yeni intisap edenler, sekiz şartı yapmadan ve hatmenin nasıl yapılacağını öğrenmeden (talimatı almadan) hatmeye katılamazlar. Ancak daha önceden intisap etmiş fakat bu intisabını tekrarlamış olanlar, sekiz şart adabını yapmasalar da hatmeye girebilirler.

Hatmeden sonra dua okunurken Resûlullah (s.a.v) Efendimizin ism-i şerifi geçince, kendi duyacağı kadar gizli bir sesle: "sallallahu aleyhi ve sellem=Allah'ın selamı onun üzerine olsun" denir. Ashabın ismi geçince: radıyallahu anhüm=Allah onlardan razı olsun, denir. Sadat-ı Kiramın ismi geçince: "Kaddesallahu sırrahu =Allah onun sırrını pak, makamını yüce etsin." denir.

Hatme halkasına, farklı kollardan da olsa, Nakşibendî olanlar katılabilir. Bu konudaki ölçü şudur: Adı ne olursa olsun açıklamasını daha önce verdiğimiz şekilde sekiz şartı yerine getiren ve kendi aralarında hatme yapan herkes -mürşidi farklı da olsa- hatmeye girebilir, diğerleri giremez. Kadirî, Mevlevî, Rufâî ve diğer tariklerden olanlar hatme halkamıza bu sekiz şartı yaptıktan ve hatme talimatı aldıktan sonra katılabilirler.

Günde sadece bir kez büyük veya küçük hatme yapılabilir. Unutarak hatmeye katılır ve hatme esnasında daha önce hatme yapmış olduğunu hatırlarsa, hatmeden çıkar.

Hatme iki vakitte yapılır. Birisi ikindi ile akşam arasıdır. Akşam namazına kadar hatme yapılabilir. Hatme yapmanın kerâhet vakti olmaz Diğeri yatsı namazının vaktidir. Yatsı namazının son vaktine kadar hatme yapılabilir.

Hatmeye abdesti olmayanlar giremez. Hatme sırasında, hatme duası başlamadan önce abdesti bozulan, elinde taş varsa yanındaki kişilere birer ikişer dağıtarak hatmeden çıkar.

Abdesti bozulduğu için hatmeyi terk eden kimse, abdest alıp hatme duası başlamadan yetişebilirse tekrar katılabilir. Ancak hatme duası başladıktan sonra hatmeye girmez. Dua kısmında hatmede bulunamayan kimseler hatmeyi yapmış sayılmaz.

Bir de hatme duası okunurken abdesti bozulan kimse, -imam olsun veya olmasın- hatmeden çıkmaz, bitinceye kadar hatmede kalır.

Hatmeyi yaptıran kişinin abdesti, duadan önce bozulursa, hatme yaptırmasını bilen biri devam ettirir. Hatme yaptırmasını bilen yoksa kendisi devam eder, hatmeyi tamamlar. Acil bir özrü meydana gelen, hatmeden çıkabilir.

Hanımlar âdet hâllerinde hatmeye katılamazlar.

Hatmenin ilk başlangıcına yetişemeyen kişi, hatme duası başlamamışsa halkaya sonradan katılabilir.

Büyük hatmeye sonradan katılan kimse, taş dağıtanın arkasındaki safta boş bir yere oturur. Gözlerini kapatır, 25 estağfirullah' çekerek hatmeye iştirak eder. Eline taş verilirse, okur; verilmezse, hatme duasına kadar rabıta ile kalp huzurunu temin etmeye ve inen feyizden istifade etmeye çalışır. Bu manevi rabıtadır. Mürşidinin huzurunda olduğunu düşünerek feyz almaktır. Akşam rabıtası gibi değildir.

Küçük hatmeye, hatme başladıktan sonra gelen kimse, oturanlara eliyle işaret ederek açılmalarını sağlar ve halkaya oturur. Halkada genişleme imkanı yoksa, ortasına oturur. Gözlerin kapatır, 25 estağfirullah' çekerek hatmeye iştirak eder. Halkadakilerin elinde fazla taş varsa, en aza üç tanesini kendisine ayırıp diğer üç taşı veya daha fazlasını yeni gelene verebilir. O da imanın işaret ettiği yerden okumaya devam eder. Ancak küçük hatmede Fatihalar daha önceden taksim edildiği için, sonradan gelen kimse, Fatiha okumaz.

Hatme yapılırken söylenen zikir sözleri, taş veya tespih taneleri ile sayılır. Zorunlu durumlarda, taş vazifesini görecek cisimler de kullanılabilir, ama ipliği koparılmamış tespihle hatme yapılmaz.

Tek başına küçük hatme yapılabilir. Bu durumda sırtın kıbleye gelecek şekilde oturulması daha iyidir. Yüz kıbleye gelecek şekilde de oturulabilir.

Hatme ve zikirde gizlilik esas olduğundan, kapalı alanlarda yapılır. Dışarıdan görülebilen odanın pencereleri perde ile örtülür, kapılar kapanır.

Hatme yapılan yer, ayak altı bir yer değil, sakin, boş bir mekan olmalıdır. Duaya başlamadan önce, sonradan gelecek olanların katılması için açık bırakılan kapı kapatılmalıdır.

Hatme yapılan yerde uyuyan çocuk var ise hatmenin veya çocuğun yeri değiştirilir, mümkün değilse üzeri örtülür, hatme yapılır.

Hatmeyi, hatme duasını ezbere bilen herkes yaptırabilir. Hatmeyi yaptırmak, bir makam değildir. Hatmeyi yaptıranın okuyuşunun düzgün olması, okunacakları ezbere bilmesi yeterlidir. Ancak Amme'yi veya Tebâreke'yi ezbere bilen varken, bilmeyen kimsenin yaptırması uygun değildir.

Aynı şartları taşıyan birden fazla kişi varsa, vekil olanın yaptırması daha uygun olur.

Hatme yaptıranın duayı okurken Sâdât-ı Kiram'ın sıfatlarını unutması hâlinde, o sâdâtın ismini hatırlayınca söylemesi ve devam etmesi hatmeyi bozmaz.

Hatme için halka kurulduğunda, zaruret olmadıkça konuşmamalı, kendisinden istenmeden, hatme imamının yapacağı işleri yapmaya kalkışmamalıdır.

Halkaya girenler arasında sükûnet meydana gelmesi için herkes, bir an önce halkadaki yerini almalıdır. Büyük hatme yapılırken taş dağıtıcısı, uygun vaziyetin alınması ve giren-çıkanın kontrolünü sağlamakla görevlidir.

Taş dağıtıcısı, sevabından mahrum kalmamak için kendisi için de taş alır.

Büyük hatmede herkese taş verilmemiş olabilir. Bu durumda kendisine taş verilmeyenler, mürşid rabıtası ile kalbini uyanık tutmaya, huzur hâlini bulmaya ve inen feyzi almaya çalışır.

Dua okumaya başlayınca, okunan dua ve Kur'an-ı Kerim dinlenir. Dua sırasında ismi geçen büyüklere ait hürmet ve dua cümleleri söylenir.

Bir erkek, annesi, kızları, büyükannesi, kız kardeşleri, teyzesi, hâlası, ablası, erkek ve kız kardeşlerinin kızları yani yeğenleri, süt annesi, süt ninesi, süt hâlası, süt kız kardeşi, üvey annesi, gelini, kayınvalidesi ve üvey kızı ile hatme yapabilir. Ama erkek eşinin kız kardeşi, teyzesi, hâlası ve erkek kardeşinin hanımı (yengesi) ile birlikte hatme yapamaz.

Bir kadın mürid ise; babası, oğulları, üvey babası, amcası, dayısı, erkek kardeşi, süt kardeşi, damadı, erkek ve kız kardeşlerinin oğulları, büyükbabası, dedesi ve kaynatası ile hatme yapabilir. Ama kadın mürid eşinin erkek kardeşi, amcası, dayısı ve kız kardeşinin kocası (eniştesi) ile beraber hatme yapamaz.

KISSA: En Şerefli Meclis

Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz, toplanıp halka hâlinde zikir yapanların meclisini şöyle övmüştür:

"Bir topluluk oturur da Allahu Teala'yı zikrederlerse, muhakkak onların etrafını melekler sarar, onları ilahi rahmet kaplar, üzerlerine sekinet iner, Allahu Teala onları, huzurundaki melekleri yanında anar.30.

Bir defasında Efendimiz (s.a.v) zikir için toplanan bir halkaya uğradı ve:

"Ümmetim içinde benim kendileriyle birlikte olmamı emrettiği kimseleri yaratan Allah'a ham dolsun.".31 buyurarak aralarına oturup onları şereflendiler.

O günkü Müslümanların ilim ve zikir meclisini saadetli vücudu ve cenneti süsleyen kalb-i şerifi ile şereflendiren Efendimiz (s.a.v), daha sonra bu emaneti koruyan, Allah için halka kuran, oturup Yüce Allah'ı zikreden, kendisinin tek mirası olan ilmi öğrenen kimseleri de yalnız bırakmaz. Allahu Teala'nın izniyle bu garib ümmetini de rûhâniyeti ile şereflendirir; sevgisi ve duası ile destekler.

Gavs-ı Bilvânisî (k.s) hatmedeki bu sır ve şeref hakkında şöyle sohbet buyurmuştur:

"İnsanlar, bir araya gelip hatme/zikir yapmanın faziletini bilselerdi, hasta ya da sakat olsalardı bile yine de sürünerek hatmeye gelirlerdi. Çünkü hatmenin manevî reisi Hz. Rasûl-i Ekrem (s.a.v) Efendimizdir. O, bu meclislere manen teşrif buyurur ve oradakilerin dileklerini Allahu Teala'ya ulaştırır. Efendimizin (s.a.v) ilahi huzura arzettiği şeyler geri çevrilir mi?"


RABITA

Rabıta, kelime olarak bir şeyi diğerine bağlamak, onunla ilgi ve alâka kurmak demektir.

Dinimizde rabıta, tefekkürün bir çeşididir. Tefekkür, varlıkları ve olayları düşünüp onlarda gizlenen ilahi rahmeti, hikmeti, kudreti fark etmek ve bu vesile ile kalbi zikre geçirmektir. Tefekkür farzdır. Kalbin en önemli vazifesi tefekkür yoluyla uyanmak ve Yüce Allah'a bağlanmaktır. Allahu Teala'nın zatından başka her varlık tefekkür edilebilir, hayâle alınıp üzerinde derin derin düşünülebilir.

Rabıta yapmak insana ait bir özelliktir. Kalbi ve gönlü olan herkes bir çeşit rabıta yapar. Ancak her rabıta şekli kalbi uyandırıp Allah'a ve ahirete bağlamaz. Tasavvufta tavsiye edilen rabıta, kendisine bakılınca Yüce Allah'ı zikrettiren bir kâmil insanı düşünmekten ibarettir. Kâmil insanın kalbi Allahu Teala'nın en fazla nazar ve tecelli ettiği bir mahâldir. Bu kalb, ilahi aşk ve zikirle mamur olmuştur. Ona bağlanan kalb de o aşk ve zikirden nasiplenir, beslenir, kuvvetlenir, mamur olur.

Rabıta, müridin kâmil mürşidini hayal ederek kalbini onun kalbine bağlamasıdır. Rabıta, birbirini seven ruhların kaynaşmasıdır. Rabıta, kalbin kalpten nur ve feyiz almasıdır. Rabıta, gönlün gönle bakışı ve birinden diğerine sevgi akışıdır.

Rabıta, müridin terbiyesi için en mühim bir vasıtadır. Rabıta namaz gibi şekli, zamanı ve usulü dinimizce belirlenmiş bir ibadet değildir; kalbi uyandırıp huşu ve huzur içinde ibadete hazırlamaktır. Rabıta, manevi terbiye aracıdır. Rabıta, azgın nefis için en güzel ıslah ilacıdır. Rabıta, gafil kalbin uyanık kalbe bağlanıp uyanmasıdır. Rabıta, üzerine devamlı ilahi feyzin aktığı kalbe bağlanıp ondaki sevgi ve feyzi çekmektir.

Büyükler, rabıtanın özü itibariyle şu ayetlere dayandığını belirtmişlerdir: Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:


"Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve sadık kullarımla beraber olun."32


"Ey iman edenler! Allah'tan korkun, O'na yaklaşmaya vesile arayın. Onun yolunda mücahede edin ki kurtuluşa eresiniz."33

Bütün gaye Allah'tan gerçek manada korkmaktır. Bu korku, Yüce Yaratıcıyı sevmek ve O'na koşmaktan ibarettir. Buna haşyet denir. Haşyet, sevgiliyi üzerim korkusu ile titremektir. Haşyet, gizli ve açık her hâlde hayalı olmaktır. Buna kısaca takva denir.

Her iki ayet-i kerime de takvayı emretmektedir. Takvayı elde etmek için birinci ayeti-kerimede Allah'ın sadık kulları ile beraberlik emredilmiş, ikinci ayeti-kerimede ise takva yoluna sevk edecek bir vesileye yapışılması ve nefsi terbiye için bütün yolların denenmesi istenmiştir.

İşte rabıta, Allahu Teala'nın sadık kulu ve kâmil dostu olan mürşid ile beraber olmanın bir şeklidir. Mürşide el verip intisap eden herkes onunla Allah yolundaki beraberliğine ilk adımı atmış olur. Sonra onun terbiyesine giren kimsenin zâhirî beraberliği başlamıştır. Bu işte asıl hedef kalp ve gönül beraberliğidir. Kendisine gönül bağlanan kâmil mürşid Allah'a ulaşmada en güzel bir vesiledir. Bütün bunların sonucu zikir ve edebtir, kısaca takvadır. Mürşidin Allah'a ulaşmada bir vesile ve vasıta olmaktan başka bir görevi yoktur.

Ulu arifler rabıtayı şöyle tarif etmişlerdir:

"Rabıta, müşahede makamına ulaşmış, ilahi huzurda kabul görmüş, Allah'ın nuru ve edebiyle süslenmiş kâmil bir mürşide kalbi bağlamaktan ibarettir. Çünkü kâmil mürşidin kalbi ilahi nur, feyiz, sevgi ve ilimler için bir merkez yapılmıştır. Ona yönelen ve sevgiyle bağlanan bir kalbe, oradan nur, feyiz, sevgi ve ilim akar. Bu kuvvetli kalp müridin zayıf kalbini besler.

Kendisine rabıta yapılacak mürşid, nefsini ıslah etmiş, huzur makamına ulaşmış, Allahu Teala'ya tam teslim olma hâlini elde etmiş ve en önemlisi insanları terbiye için görevlendirilmiş olmalıdır. İrşat izni ve ehliyeti olmayan kimseye yapılan rabıta, hem yapana hem de yapılana zarar verir.

Kısaca, kendisine rabıta yapılacak mürşid, Hz. Rasulullah'ın gerçek varisi, nazarları şifa, manevi tasarruf sahibi, icazetli bir kimse olmalıdır. İşte müridin böyle bir kâmil mürşide kalbini bağlayıp, huzurunda ve gıyabında onun sûret ve ruhaniyetini hayaline almaya, onu kendisi ile birlikte düşünerek, yanındayken takındığı tavrı, uzağında iken de sürdürmeye rabıta denir.

Rabıtanın aslı muhabbete dayanır. Muhabbet rabıtası, müridin mürşide olan ileri seviyede sevgisi ve edep ile gerçekleşir. Bu rabıtaya devam eden mürid, yavaş yavaş mürşidinin boyasına boyanır, onun hâlleri ile hâllenir, ahlakına bürünür, sevgisi ile tatlanır, güzelleşir ve kâmil bir insan olur. Çünkü muhabbet rabıtası seveni, sevilenin sıfatlarına sokar.

Bilinmelidir ki kulun tek başına mukarrebun makamına çıkması, yakin ve müşahede hâlini elde etmesi çok zordur. Bunun için bu güzel hâllere ulaşmak isteyen kimseye, o hâlleri elde etmiş, yolu bilen kâmil bir mürşid gereklidir. Böyle bir mürşidi bulan müridin, onun ruhaniyetini vasıta yapıp ilahi feyiz ve nurlarından bolca nasiplenmesi gerekir. Bunun en kısa yolu muhabbet rabıtasıdır. Müridin, mürşidinin huzurunda feyiz alması kolaydır. Huzurunda olduğu gibi gıyabında da edep ve feyiz alabilmesi için mürşidinin kalbine yönelerek onun sûretini çokça hayal etmesi lazımdır.

Rabıtada Hedef

Rabıtaya devam eden mürid, zamanla fenafillah makamına yükselir. Bu makam, ihsan mertebesi olup Yüce Allah'ı görüyormuş gibi O'na kulluk yapma makamıdır. Mürşid, bu makama ulaştırdığı müridini Allahu Teala'ya emanet eder, aradan çekilir. Artık rabıta, murakabeye döner.

Murakabe, kulun her an Allahu Teala'nın nazar ve kontrolü altında olduğunu kesin olarak bilmesi ve bunu hissetmesidir. Böylece kalbi uyanan ve bütün vücudu ile zikre geçen mürid, kainattaki bütün varlıkları tefekkür etme derecesini elde etmiş olur. Artık her şey onun için bir zikir sebebi olur.

Kâmil mürşid, ilahî sırların toplandığı bir mahâldir. ilahi sırlar ve nurlar, Resulullah (s.a.v) Efendimizden itibaren manevî verâset yoluyla kâmil mürşide ulaşır. Ondan da kendisine bağlanan müridine intikal eder. İşte rabıtanın en büyük kazancı, kalbi bu nur ile aydınlatmaktır.


RABITANIN YAPILIŞ ŞEKLİ

Rabıta, çok değişik şekillerde yapılabilir. Rabıtanın temeli muhabbete dayandığı için, herkesin muhabbeti ve sevgi meşrebi bir değildir. Ancak, rabıtanın genel usul ve edepleri vardır. Rabıta bunlara göre yapılmalıdır. Rabıtayı yapılış zaman ve şekline göre büyükler iki gruba ayırmışlardır.


MÜRŞiDiN HUZURUNDA YAPILAN RABITA

Mürid, mürşidinin huzurunda rabıta yaparken, onu yüksekçe bir taht üzerinde oturan azametli bir sultan gibi görür. Kendisi de onun huzurunda boynunu büküp duran bir fakir gibi bulunur. Kalbini bir dilenci torbası gibi açarak hükümdarın huzuruna arz eder. Bu hâl, hayal ile değildir. Çünkü orada mürşid hazırdır ve hayale gerek yoktur. Mürid, ümit ve edeple mürşidinin vereceği manevi hediyeleri bekler, ondaki nur ve feyze talib olur. Bütün duygularını ve sevgisini onda toplar.

MÜRŞiDiN GIYABINDA YAPILAN RABITA

Mürşidin gıyabında yapılan rabıta iki kısımdır. Birisi günlük ders olarak yapılan rabıta, diğeri de devamlı olup bütün zamanlara yayılan rabıtadır. Her ikisini usulüne uygun yapanlar büyük menfaat elde ederler. Bu usulleri kısaca tarif edelim.

Günlük Ders Olarak Yapılan Rabıta

Mürid, günlük rabıta dersini yapacağı zaman, akşam namazından sonra, abdestli bir şekilde kıbleye karşı adap üzere oturur, gözlerini kapatır, yirmi beş (25) defa estağfirullah der. Mürşidinin dolunay gibi ilahi nurlarla parlayan cemalini hayalinde canlandırır. Onu gözünün önüne getirmeye ve ondaki nurlardan nasiplenmeye çalışır. Bunun için mürşidin iki kaşı arasından çıkan bembeyaz süt şeklindeki ilahi nurun ve feyzin, müridin ağzından girerek kalbinin üzerine geldiğini, kalbinden yayılarak bütün vücudunu sardığını düşünür. Buna 10-15 dakika devam eder. Rabıtanın en azı beş (5) dakikadır. Duruma göre bu süre uzatılabilir. Sonra 25 defa estağfirullah diyerek gözler açılır.

Kadınlar ders rabıtası yaparken, mürşidi bir nur şeklinde, güneş gibi parlak vaziyette düşünürler. Mürşidin vücut azaları, başı, yüzü, gözü zahiri olarak değil, ilahi nur ve feyiz ile dolu gönlü ve o gönüldeki nurun dışa yansımış hâli düşünülür. Ruh ruha, kalp kalbe, gönül gönüle bağlanır ve ondaki ilahi nurdan, feyizden, sevgiden, ilimden ve edepten nasiplenmeye çalışır.

Ders olarak yapılan rabıtanın vakti akşam ile yatsı arasıdır. Ramazan- şerif ayında ise bu ders öğle ile ikindi namazı arasında yapılır. Ramazan ayının ve orucun bereketinden istifade etmek için Ramazan ayında rabıta, gündüz yapılır.



Hayatın Her Anına Yayılan Rabıta

Buna manevi ve hayali rabıta da denir. Bu rabıtanın şekli çoktur. O belli bir vakte bağlı değildir. Her iş ve ibadetten önce yapılacak bir rabıta şekli vardır. Bu rabıta ile basit işler güzelleşir, görülen şeylerden ibret alınır, kalp devamlı uyanık olur, insan edeplenir. Rabıta desteği ile yapılan amellerde insan, varsa riyasını görür, ihlasa sarılır, kusurlarını fark eder.

Manevi rabıtanın bir şekli mürşide ait şeyleri sevmektir. Mürşid sevgisini kuvvetlendirmek için onun ehl-i beytini, oturduğu yerleri, kendisiyle ilgili şeyleri düşünmek, bir yandan muhabbetle ayrılık hasreti çekmek, öbür yandan buluşma özlemi ile kalbi mürşide bağlamak gerekir.

Mürid, yolda yürürken, yemek yerken ve bir işe giderken mürşidine yönelerek onun ruhaniyetini kendi tarafına çekebilir. Bu ruhaniyetin nurları ve tasarrufatı altındaki bir insan Allah'ın rahmetini üzerine çekmiş olur. Bu rahmet ona çok şey kazandırır.

Mürid, günlük işlerinde de rabıtalı olmalıdır. Mesela uyuyacağı sırada mürşidini baş ucunda kendisine feyiz akıtır vaziyette düşünmesi, aynı şekilde uykudan uyanınca, bir ders alma veya verme anında, namazın başında ve sonunda rabıta yapması önemli kazanç sağlar. Çünkü müridin iki rabıta arasında işlemiş olduğu her amel, rabıtanın bereketi içinde işlenmiş olur. Namazın içinde rabıta yapılmaz.

Rabıtanın bereketi, kalbi Yüce Allah'a bağlamak ve onu her an uyanık tutmaktır.

Müridin, dostlarıyla veya yabancılarla sohbet ederken, evinde ailesi içinde oturup kalkarken rabıta yapması da önemlidir. Bunun en önemli faydası gaflete düşmemek, boş konuşmalardan kaçınmak ve karşısındaki kimselere edepli davranmaktır.

Müridin tatlı akar sular, hoş manzaralar, güzel binalar, çekici elbiseler, lüks arabalar görünce de rabıta yapması kendisine önemli kazançlar sağlar. Bu durumda mürid şöyle düşünebilir:

Keşke mürşidim şu akar suyun başında, şu hoş manzaranın içinde veya şu güzel binada olsa da sohbetini dinleme şerefine ersek. Çünkü böyle yerlerde sohbet daha tatlı olur. Keşke mürşidim şu elbiseleri giymiş veya şu güzel vasıtaya binmiş olsa da herkes ondaki cemali ve celali, tevazu ve edebi görse. Bunlar ona ne güzel yakışır, hem bu nimetlere de en fazla o layıktır. Çünkü onların şükrünü en güzel o yapar.

Aslında bu düşünceler samimi sevginin gereğidir. Çünkü aşık insan hoşuna giden her güzel şeyin sevdiği kimsede de bulunmasını ister, hatta önce onu tercih eder. Aşkta bencillik olmaz, ben diyen aşık olamaz. Mürid de karşılaştığı güzel nimetler içinde önce kimi hatırladığına bakarak sevgisini kontrol edebilir.

Güzel nimetler karşısında yapılacak rabıta müridi gaflet, nankörlük, kin, haset, dünya sevgisi, cimrilik gibi hastalıklardan korur.

Rabıtanın ihmal edilemeyeceği yerlerden birisi de velilerin hâllerini inkar eden alimlerin meclisleri ve onlarla münakaşa anlarıdır. Bu andaki rabıta kalbi yıkıcı fikirlerin etkisinden kurtarır, müridi edebe uymayan hissi ve nefsi davranışlardan uzak tutar.

Bir başka mürşidle karşılaşma veya buluşma anında da rabıtalı olmalıdır. Bu şekilde mürid, karşılaştığı büyüğe karşı edepli davranır, sevimsiz düşüncelerden kurtulur, kalp kaymasından korunur.



Kâmil Mürşid Rahmet Vesilesidir

Mürid, bir nimetle karşılaşınca, bunu nefsine veya herhangi bir ameline maletmek yerine, mürşidinin dua ve bereketine bağlaması güzel olur. Böylece, kalp nimete değil onu verene bağlanır, Allah'a şükreder. Kendisine bu nimetin gelmesine vesile edilen, ayrıca nimet karşısında nasıl davranacağını öğreten mürşidine de teşekkür eder.

Burada şöyle bir soru akla gelebilir: Gerçekte bütün nimetleri yaratan ve dilediği kimselere dilediği kadarını ulaştıran Allahu Teala'dır. Böyle bir anda mürşidi düşünmenin ve onu nimete vesile görmenin ne faydası vardır? Bu durum sebebe bağlanıp asıl vereni unutma ve ileri safhada şirke düşme tehlikesi taşımaz mı?

Buna cevap olarak denir ki: Bir nimete ulaşan kimse için asıl tehlike onu kendi nefsinden bilip, ben yaptım, ben çalıştım, ben kazandım diyerek gaflete düşmesidir. Elbette bütün mülk, yaratma ve nimetleri taksim Yüce Allah'a aittir. Ancak Yüce Allah'ın dünya alemindeki adeti, her şeyi bir sebeple yaratmasıdır. Bu alemin ayakta durması için en büyük sebep, içinde Allah'a kulluk eden, O'nu zikreden salih müminlerin bulunmasıdır.



Resûlullah (s.a.v) efendimizin belirttiği gibi: "Yeryüzünde Allah, Allah diye zikredenler bulunduğu sürece kıyamet kopmayacaktır.34

Kıyamet, dünyadaki hayatın sönmesi ve bütün hayat düzeninin bozulmasıdır. Demek ki şu anda bütün insanlık Yüce Allah'ın zikrini çeken salihlere teşekkür borçludur. Çünkü bu dünya onların yaşadığı ilahi ahlak ve çektikleri zikir sebebiyle ayakta durmaktadır.

Şu hadisleri de burada hatırlatmalıyız:

"İnsanlar, Allahu Teala'nın kulları içinden seçtiği salihlerin sebebiyle yağmura kavuşur, onların bereketiyle müminler ilahi yardıma ulaşır, halktan umumi azap kaldırılır." 35

"Allah bu ümmete ancak aralarındaki zayıf görünümlü salihlerin duası, namazı, orucu ve ihlası sayesinde yardım eder." 36

İmam Rabbani (k.s), Hz. Peygamber'e varis olan ve dini hayatı canlandıran irşat kutbu müceddidi tanıtırken şöyle demiştir:

"Müceddit öyle bir kimsedir ki, ümmete gelen bütün feyiz ve maneviyat ancak onun sayesinde gelir. Onun aracılığı olmadan hiç kimseye irşat, hidayet, nur ve feyiz gelmez. Bu Allah'ın takdir ve tercihi ile böyle olmaktadır. Allahu Teala irşat kutbu yaptığı zatı vesile ederek dilediklerine pek çok faydalar ulaştırır. Bazen bundan irşat kutbu olan zatın haberi de olmaz."37

İşte rabıta yoluyla kendisine kalbin bağlandığı zat bu irşat kutbudur. Zaten bu yetki ve derecede olmayan kimseye rabıta yapılması yasaktır. İrşat kutbunun kim olduğunu o kimsenin irşadı gösterir. Onun veliliği ve peygamber varisi olduğu her hâlinden bellidir. Takva imamı olduğu güneş gibi ortadadır. Yeter ki onu gören kimse inkar gözüyle bakmasın.

Mürid elde ettiği her nimetin kendisine gelişi için bir sebep arayacaksa, bu sebep onun Allah'tan gafil nefsi değildir. Elbette her şey Yüce Allah'ın sonsuz rahmeti ve iradesiyle olmaktadır. Ancak Allahu Teala kullarına göndereceği bir nimeti onların içlerinden seçtiği bir kul vasıtasıyla göndermeyi daha çok sevmektedir.

Maddi ve manevi bir nimete kavuşunca yapılacak rabıta kalbi eşyaya değil, Yüce Mevla'ya bağlar. Kulu şirke değil, şükre götürür.



Hastalık ve Sıkıntı Anında Rabıta

Mürid bir musibet ile karşılaşınca şöyle düşünmelidir: Mürşidim, bende Allah'tan başka şeylere karşı ilgi, aldanma ve gaflet görerek kalbimin onlardan kurtulması ve Allah'a yönelmesi için Yüce Allah'tan bana bu musibeti vermesini dilemiştir. Böylece mürşidim uyanmamı ve tüm varlığımla Yüce Allah'a yönelmemi istemiştir. O hâlde bu musibet aslında bir ihsandır. Çünkü o beni kapıldığım gurur ve gafletten kurtarmıştır. Bu durumda ben böyle bir musibeti verene şükür, onun verilmesine sebep olana da teşekkür etmeliyim.

Sadat-ı Kiram'dan Şah-ı Hazne (k.s), müridin günlük işleri ile meşgul olurken yapacağı hayâli rabıtayı şöyle tarif etmiştir:

"Mürid, sanki üstadı daima kendisiyle berabermiş gibi düşünür. Bir şey yediği, dostlarıyla konuştuğu, başkalarıyla karşılaştığı zaman onu hatırından çıkarmaz. Yatacağı ve uykudan kalktığı vakitte onun baş ucunda bulunduğunu düşünür. Talebeye ders verirken, dersi bitirirken, namaza ilk kalkarken, namazı bitirirken mürşidini yanında, önünde hayal eder. Mümkün olduğu kadar bu düşünceye devam edip, nefsin sevdiği şeye iltifat edilmemesi gerekir.38



Rabıta Farklı Derecelerde Gelişir

Bu yolun büyükleri derler ki: Râbıtanın şekil ve dereceleri farklı farklıdır. Onun tek bir şekli yoktur. Bu sebeple mürid sabırlı olmalı, hak yolundaki edeplere dikkat etmelidir. Kalbini öldürecek boş işlere dalmamalıdır. Dinin emirlerine sıkıca yapışıp nefsi yavaş yavaş rabıtaya alıştırmalı ve bu hâli ilerleterek rabıtanın farklı derecelerine ulaşmalıdır.

Şu çok önemli: Kâmil mürşidi düşünürken onun kulluk sıfatını unutmamak ve kendisine ait olmayan sıfatları düşünmemek gerekir. Bir sevgi haddi aşınca sevgiliye ihanete dönüşür. Müride düşen mürşidini yüceltmek değil, ondaki yüksek sıfat ve ahlaklardan nasiplenmektir.

İş-güç esnasında kısaca mürşidimin huzûrundayım diye düşünmek kâfidir. Yine Namaz ve Kur'an okurken namazını ve okuyuşunu karıştıracak şekilde râbıta yapmaktan sakınarak kısaca: "mürşidimin huzurunda Kur'an okuyorum, yanında namaz kılıyorum" diye düşünüp okunacak şeylerin güzel yapılmasına, mânâlarının düşünülmesine dikkat edilmelidir. İşte devamlı râbıta böyledir. Bu kısmı, kulun gayretine bağlıdır. Gelecek mânevî zûhûrat ve zevkler ise vehbîdir. Onlar Allah vergisi olup, kulun müdâhâlesi söz konusu değildir. "39

Namazın içinde rabıta yapılmaz. Namazda kendiliğinden oluşan rabıta hâlinin bir zararı yoktur; ancak bu hâle iltifat edilmez.

Namazda kalbi dağılan kimse: "Şu anda Kabe'de namaz kılıyorum, mürşidimin arkasında namazdayım, sağımda cennet, solumda cehennem var, ayaklarımın altında sırat köprüsü kurulu..." şeklinde bir çeşit zikir sayılacak ve kalbini toplayacak şeyleri düşünmesinin bir zararı yoktur, aksine faydası vardır. Böyle bir düşünce şirk değildir. Namazın ve içindeki bütün amellerin hedefi Yüce Allah'ı zikirdir. Bu zikre vesile olan, kalbi uyandıran, gönlü toplayan, ibrete yol açan düşünceler, tefekkürler, hayaller, namazın ruhuna aykırı değildir.

Mürid bu şekilde rabıtayı bütün vakitlerine yaymaya ve her zaman mürşidi ile kalb bağlantısı kurmaya çalışmalıdır. Çünkü gönlünü ve gündemini mürşidi ile doldurmayan kimsenin gönlü kendini meşgul edecek bir sevgili bulur. Ancak her sevgili onu Allah'a bağlamaz, her sevgi saadet sebebi olmaz.


RABITA YAPMANIN FAYDALARI

Rabıta ile elde edilecek iki önemli sonuç vardır. Birincisi zikir, ikincisi edeptir.

Bir insan için en tehlikeli hastalıklar gaflet ve kibirdir. Rabıta, gafleti zikre, kibri tevazu ve edebe çevirir.

Rabıtanın hedefi, devamlı Allahu Teala ile huzur hâlini elde etmektir. Bunun neticesi ise ihlas ve tevazudur.

Rabıta yoluyla kalbi desteklenen ve edeplenen mürid, her işinde sünnet üzere hareket etmeyi öğrenir. Allahu Teala'ya güzel kullukta başarılı olur.

Büyükler, edeb ve şartlarına uygun olarak yapılan bir rabıtanın müridi kemale erdirmek için yeterli olduğunu belirtmişlerdir. Rabıta sevginin çokluğuna göre güzel ve devamlı olur. Rabıtada hiç bir şey gözükmese ve hissedilmese bile, anlatıldığı adap üzere yapmaya devam etmelidir.

Mürid ihlasla yaptığı amellerini gösteriş veya kendini beğenmek sûretiyle kaybetmesin diye büyükler rabıtayı emretmişlerdir. Rabıtanın en önemli faydası müridi nefsinin terbiyesi ile kibir ve benlikten kurtarmaktır. Çünkü bir yönüyle de rabıta, şeytanın hücumlarına karşı büyüklerin rûhaniyetine sığınmak ve onlarla tehlikeden korunmaktır.

Rabıta yoluyla insan hayatını gönlündeki mürşidiyle paylaşmış olur. Kâmil mürşid, müridin gerçek dostudur, hak yolunda en güvenilir rehberidir. Onu her işinde önüne alan kimse hak ve hakikatten sapmaz. Mürşidin ruhaniyeti müridin sevgi ve ilgisine göre kendisine tasarruf ve yardım eder. Bu gönül beraberliği sayesinde mürid kibirden ve benlikten korunur, ihlası elde eder. Yaptığı hayırlı amelleri gözünde büyütmez, kendisini beğenmez, malı ile kibirlenmez, makam ve mevkiiyle övünmez, insanları küçük görmez. Yaptığı her ibadetin sonunda ve elde ettiği her nimetin önünde, rabıta ile nefisini muhasebeye çeker, kontrol eder. Buna devamlı rabıta hâli denir. Bu hâli elde etmeye çalışmalıdır. Bunu başaran kimse gerçekten büyük bir saadeti ele geçirmiş olur.

RABITA İLE İLGİLİ EDEPLER

Mürid, mürşidini Allah ile kendisi arasında güvenilir bir rehber görmelidir. Onun Allah rızasına giden yolda en güzel bir vasıta ve vesile olduğunu unutmamalıdır.

Mürşidin uzaktan feyiz vermesi, kalplere tasarrufta bulunması Allahu Teala'nın kâmil velilere verdiği özel bir yetkidir. Allahu Teala velisini seven ve gönlünü onun gönlündeki nura bağlayan kimseye çok özel ikramlarda bulunmaktadır. Buna uzaklık mani değildir. Bunun örnekleri çoktur.

Mesela, Veysel Karanî Hz.leri Resûlullah (s.a.v) Efendimizi hiç görmediği hâlde muhabbet ve ruhaniyet yoluyla kendisinden özel terbiye ve feyiz almıştır. Efendimiz (s.a.v) onu ashabına anlatmış, ismini vermiş, sıfatlarından bahsetmiştir. Ayrıca Hz. Ömer ile Hz. Ali'ye onu ziyaret etmelerini emretmiş ve onlara şu tavsiyede bulunmuştur:

"Onunla karşılaştığınız zaman sizin için istiğfar etmesini isteyin ki Allah sizi affetsin"40 işte bu hâle temiz ruhların tanışması, kaynaşması ve yardımlaşması denir. Zaten rabıta birbirini seven ve özleyen ruhların buluşmasından ibarettir.

Kâmil mürşidin uzaktaki müridinin hâllerini Allah'ın izniyle bilmesi ve görmesi mümkündür. Ancak bu görme ve bilme şekli sınırlıdır. Mürşidin Allahu Teala gibi her şeyi gördüğünü ve bildiğini düşünmek haramdır, şirktir. Mürşiddeki bütün yetkiler, feyiz ve nurlar Allahu Teala'nın ikramıdır.

Şah-ı Nakşibend (k.s) bu görüşün nasıl olduğunu şöyle belirtmiştir:

"Veliler her gördüklerini Cenab-ı Hakk'ın kendilerine ikram ettiği feraset nuru ile görürler. Öyle ki bu nur ile baktıklarında uzak ile yakının bir farkı olmaz."

Kâmil mürşidin sahip olduğu yüksek ahlak, feyiz ve nurlar onun ruhâniyetinden ayrılmaz. Bu ruhaniyet zaman ve mekân ile bağımlı ve sınırlı değildir. Allahu Teala dilediği kullarına bu ruhaniyet yoluyla pek çok faydalar ulaştırır. İmam-ı Rabbani'nin (k.s) belirttiği gibi; bu faydadan bazen mürşidin de haberi olmayabilir.

Bir mürid, devam ettiği rabıtasında şeyhinin sûretini düşünürken müşahede veya kendinden geçme (gaybet) gibi manevi hâllere ulaşırsa rabıtayı bırakıp gelen hâle yönelmesi gerekir.

Şah-ı Nakşibend (k.s) Hazretlerinin müridlerinden birisi huzurunda rabıta yapıyordu. Bir ara müridde manevi hâl zuhur etti. Fakat mürid hâlâ rabıta ile meşgul olmaya çalışıyordu. Şah-ı Nakşibend (k.s) durumu fark etti, müride hitaben: "Bana rabıtayı bırak, sana gelen hâle yönel!" diye uyardı.41

Mürid, bir vasıta olmadan Cenab-ı Haktan vasıtasız ilim ve feyz alma gücüne ulaşamadıkça daima râbıtaya muhtaçtır. Arada bir vasıta olmadan feyz almaya güç yetirince vasıtanın terk edilmesi gerekir. Zira o hâlde vasıtayla uğraşılacak olursa netice manevi gerilemeye gider. Ancak rabıtanın bırakılacağı zamanı mürid değil, mürşid belirler.

Râbıtada mürşid ile mürid arasına kimse giremez, himmet dağıtamaz. Bana yönel ki seni mürşidle buluşturayım, gibi sözler doğru değildir.

Mürşidin sağlığında ondan başkasına râbıta edilmez. Bu iş ortaklık kabul etmez.

Rabıtayı vasıta olmaktan çıkarıp gaye hâline getirmek yanlıştır. Rabıtadan asıl maksat mürşidi düşünmek değil, onda tecelli eden ilahi nur ve rahmeti seyredip Yüce Allah'ı zikretmektir. Vesilelerin maksat kabul edilmeleri doğru değildir. Vesileye muhabbet, Allah sevgisine vesile olursa, kıymetlidir. Yoksa, hayırlı vesile olmaktan çıkar, kalbe perde olur, sahibine zarar verir.



RABITAYI BOZAN DURUMLAR

İnsan kalbi çok hassas ve hareketlidir, devamlı değişim içindedir. Mürid her zaman aynı derecede uyanık ve sevgi içinde rabıta yapamayabilir. Bazen rabıta bozulur, zayıflar ve etkisi iyice azalır. Bunun müridden ve dışardan kaynaklanan bazı sebepleri vardır. Bunlar kısaca şunlardır:

1-Mürşid hakkında şüpheye düşmek. Bu hâlden kurtulmanın çaresi sık sık tövbe tazeleyip mürşidle kalp bağını kuvvetlendirmektir. Mürşid hakkında kalbe gelen vesveselere aldırış etmemelidir. Allahu Teala'dan özel yardım istemeli ve kalbinin haktan kaymaması için dua etmelidir.

2-Mürşidden başkasının etkisinde kalmak ve gönlünü başka birisine kaptırmak. Bu hâlin tedavisi, kendisini şeyhinden uzaklaştıracak her şeyden gözünü ve gönlünü çekmektir. Mümkünse bizzat mürşidinin yanına gitmeli, onun nazarları altına girmeli, böylece sevgisini kuvvetlendirmelidir. Bu mümkün değilse hayalen mürşidi ile beraber olduğunu düşünmelidir.

3-Büyük günah işlemekten meydana gelen gaflet ve ümitsizlik. Bu hâlin çaresi, nefsi devamlı hayırlı amellere sevk etmek, haram ve boş işlerden el çekmektir. Bununla birlikte kişi günde yetmiş defa günah işlese bile, yetmiş defa Allah'a tövbe etmelidir. Hiçbir hâlde ümitsizliğe ve karamsarlığa düşmemelidir. Mürid nefsine mağlup oldukça daha fazla manevi desteğe muhtaç olduğunu anlamalı, günahlarla zayıf düşen kalbinin kuvvetlenmesi için zikir, istiğfar ve rabıtaya sarılmalıdır.

4-Velilere itiraz ve düşmanlık yapan kimselere yaklaşmak ve onlara kulak vermek. Mürid en büyük zararı Allah dostlarını inkar eden, hafife alan ve onlara karşı edep dışı davranan kimselerden görür. Nefis kötü ve olumsuz şeylere hemen yönelir. Öyle ki insan Allah dostlarının güzel hâlleri hakkında bin söz dinlese, peşinden bir münkirin onları küçük düşürecek bir sözünü işitse nefis bin hak sözü bırakır, bir boş söze takılır, onunla kalbin huzurunu kaçırır. Bunun için münkirden kaçmalı, edepli, muhabbetli ve Allah dostlarıyla rabıtası kuvvetli salih insanlara yakın olmalıdır.

Sadatlar, sofileri en çok münkirlere karşı uyarmışlar ve sohbetlerinde şöyle demişlerdir:

"Bir kimse papazla oturup kalksa, aynı kaptan, aynı kaşıkla yese içse, ondan gördüğü zarar, bir münkirden gördüğü zararın yanında hiç kalır."


ViRD/ZİKİR DERSİ

Tasavvufta hedef, kalbi gafletten uyandırıp Yüce Allah'a bağlayarak ebedi huzuru ele geçirmektir. Bunun en birinci ve en kolay yolu, kalbi devamlı zikirle meşgul etmektir. Zikir, kalbi Yüce Allah'a bağlayan en kısa, en kolay bir yoldur. Zikrin en büyük fazileti, zikreden kulu, Yüce Allah'ın özel olarak huzurunda zikretmesidir. Alemlerin Rabbi Yüce Mevla'mızın:


"Siz beni zikredin; ben de sizi zikredeyim."42 Müjdesi, zikrin faziletini anlatmaya yeter de atar bile. Şu kudsi hadis de, zikir ehline özel müjde vermektedir:



"Kulum beni zikrettiğinde, ben onunla beraberim. Kulum beni gizlice içinden zikrederse, ben de onu özel olarak zatımla zikrederim. O beni bir topluluk içinde zikrederse, ben de onu daha hayırlı bir topluluk içinde ( meleklerimin arasında ) zikrederim."43

Şu ayet gerçek akıl sahiplerini bize tanıtmaktadır:

"O gerçek akıl sahipleri, ayakta (yürürken) otururken ve yanları üzere yatarken ( bütün hâl ve zamanlarında ) Allah'ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışını tefekkür ederler." 44

Büyük müfessir Fahruddin Razî (rah): "Bir kalp ancak Yüce Allah'ın muhabbeti ile dirilir, sevgisiyle hayat bulur, zikriyle huzura erer, diyor ve ekliyor: Bir kul ancak diliyle zikir, azalarıyla şükür, kalbiyle fikir içinde kaybolup bütün varlığı ile devamlı Allah'a kulluk yaptığında gerçek insan olur." 45

Diğer bir ayette Yüce Allah, kendisi ile her an beraber olanların hâlini şöyle belirtir:

"Onlar öyle erlerdir ki, herhangi bir ticaret ve alışveriş kendilerini Allah'ı zikretmekten, namazı kılmaktan ve zekatı vermekten alıkoymaz. Onlar, yüreklerin ve gözlerin dehşetten ters döneceği ahiret gününden korkarlar."46

Allame Âlusî (rah.) bu ayetin tefsirinde der ki: "İslam Ümmeti içinde bir çok ehl-i tarik ve özellikle Nakşibendî büyükleri, ayette anlatılan daimî zikir hâline ulaşmışlar ve bu zikre ulaşmayı en büyük gaye edinmişlerdir. Zikir onların kalbinde iyice yerleşmiştir. Öyle ki hiçbir halde Yüce Allah'ı zikirden gafil olmazlar." 47

İşte Allah dostları, bizlere bu zikir çeşidini yaptırarak, bizleri bu müjdelere ulaştırmak istemektedir.

Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz:



"Zikrin en hayırlısı, gizli zikirdir," 48 buyurmuşlardır.

Arifler zikri, veliliğin diploması olarak tarif etmişlerdir. Zikirsiz, kalb uyanmaz, Allah dostu olunmaz.

Gavs-ı Sânî Seyyid Abdulbaki (k.s) Hz.leri, bir sohbetlerinde zikir hakkında şöyle buyurdular:

"Zikir kalbin gıdasıdır; gıdasını almayan kalp zayıflar, sonra ölür. Kalp ancak zikir ile beslenir, kuvvetlenir, tatlanır, manen hayat bulur. Haramlar ve işlenen günahlar ise, şeytanın gıdasıdır. İşlenen günahlar, insanın kalbini zayıflatır; onun düşmanı olan nefsi ve şeytanı kuvvetlendirir. Bu nedenle, insanın içinde kalp, nefis ve şeytan devamlı mücadele hâlindedir. Rabbü'l-Alemin:



"Dikkat edin, uyanık olun; kalpler ancak Allah'ın zikriyle huzur bulur," 49 buyurmuştur."

Vird, düzenli bir şekilde günlük olarak yapılan ders ve zikir demektir. Nakşibendilikte bu ders ve zikirler, gizli usulle yapılır. Bu yolda vird olarak uygulanan üç çeşit zikir vardır. Birincisi kalp zikri, ikincisi letâif zikri, üçüncüsü de nefyu isbat zikridir. Bunları kısaca açıklayalım:

KALP ZİKRİ

Kalp zikri dersi almanın bazı şartları vardır:

1-Yukarıda anlatıldığı usullerde mürşide intisap edip adapları yapacak.

2-Sadatların isimlerini ezberleyecek.

3-Sağ elinin şehadet parmağı olacak.

Bu ders herkese tavsiye edilir, kendi irade ve arzusuna bırakılır, zorla yaptırılmaz. Zikir dersi isteyen müride ilk olarak kalp zikri verilir. Kalbin üzerinde Lafza-i Celal (Allah) zikri çekilir. Bu zikir en az beş bindir. Bu sayının altına düşülmez. Onun nasıl çekileceğini bizzat mürşid veya onun görevlendirdiği vekili tarif eder. Bu zikir şu şekilde yapılır:

Mürid, abdestli olarak kıbleye karşı adap üzere oturur. Önünde iki tane tesbih bulunur. Birisi zikir çekeceği tesbih. Diğeri de ne kadar çektiğini belirlemek için kullanacağı tesbih. Beş bin zikir çeken kimse yüzlük tesbihi elli defa devir yapacağı için bunu belirlemek için tesbihlerden birisinden elli tane ayırır ve onu sol eline alır. Başına ön tarafını dizlerine kadar örtecek bir bez atar. Beyaz bez tercih edilir. Sonra gözlerini kapatır.

Zikre başlarken, günahların kalbi sardığı, bu hâlle gerçek zikrin çekilemeyeceği, ilahi yardıma muhtaç olduğunu düşünerek 25 defa estağfirullah der.

Peşinden 8 (sekiz) adet Fatiha okuyup 8 şart kısmındaki sırayla bağışlar; ancak hediye edilen Sadatların ruhlarından istimdat isteme yoktur. Kalbin uyanması, toplanması ve zikre hazırlanması için biraz (beş dakika kadar veya daha kısa) mürşid rabıtası yapar, mürşidden manevi destek ve feyiz bekler. Sonra, sağ elindeki tespihini elinin başparmağı ile orta parmağını birleştirip sol memenin dört parmak aşağısındaki insani kalbinin üzerine kor. Dilini damağına yapıştırıp şehadet parmağı ile tespihi hızlıca çevirirken kalbiyle Allah Allah Allah diye zikreder. Yüzlük tespihi sonuna kadar çevirince, diliyle kendi duyacağı bir sesle: "ilahi ente maksûdî ve rızâke matlubî" der. Bunun anlamı şudur: 'Allahım! Benim maksadım sensin, aradığım ise senin rızandır.' Bunu söylerken, aynı anda bu sözünde sadık olmadığını, nefsinin yalancı olduğunu düşünür. Tekrar azimle zikrine devam eder.

Bu duayı her yüzden sonra söyler ve böylece tespihi elli defa çevirerek 5 (beş) bin virdi tamamlar.

Virdin sonunda, amelimi hakkıyla yapamadım diye üzülür, Allah'ın rahmetine güvenir, zikir esnasındaki kusurları için 25 defa estağfirullah der ve gözlerini açar.

Vird esnasında rabıta yapılmaz, bu tehlikelidir. Virtte kalb sadece zikre bağlanır; alemlerin Rabbini zikrettiğini düşünür, bütün dikkatini kalbindeki zikirde toplar.

Kalp zikrini vekiller 21 bine kadar artırabilirler. Alınan bir zikrin vücuda yerleşmesi ve vücudun zikre alışması için en az 4 ay çekilmesi güzel olur. Bundan sonra istenirse artırılır. Ancak özel durumlar ve gelişmeler olursa bu süreden önce de mürşide veya vekiline danışılır. 21 binden sonrası Letâif virdine girer ve onun zamanını mürşid belirler.



LETÂİF ZİKRİ

Önce letâifler hakkında biraz bilgi verelim.

Letâif, insan vücuduna yerleştirilmiş manevi, nuranî cevherlere verilen bir isimdir. Bunlar gizli, sırlı ve iç bünyede saklı cevherlerdir. Baş gözüyle görülmezler, ancak gördükleri vazifelerden varlıkları anlaşılır. İnsanın aslı bunlardır. Bu cevherler mümin kafir her insanda mevcuttur. Kâmil mürşidler bu cevherleri ilim, tecrübe ve müşahede ile tanıyıp yerlerini ve vazifelerini tespit etmişlerdir. Bu konudaki açıklamaların özeti şudur:

Cenab-ı Hakk (c.c) insanı on asıl şeyden yaratmıştır. Beşi mahlukat alemi denilen hâlk alemindendir. Bunlar toprak, su, hava ateş ve nefistir. Bunların başkanı ve hakimi nefistir.

Ölçü ve hesap ile bilinebilen, gözle görülen ve incelenebilen cisimlerden oluşan aleme 'hâlk alemi' denir.

Diğer beş unsur ise, asılları alem-i emirden olan insani kalb, ruh, sır, hafi ve ahfadır. Bunların başkanı ve hakimi kalptir.

Ruhun sarayı kalptir. Ruh kalbe hâkimiyetini kurunca, kalp bedeni ona göre yönetir; ruh vasıtasıyla aldığı ilâhi feyiz ve terbiyeyi bedenin bütün işlerine yansıtır.

His, hayal, yön ve mekanla sınırlanmayan, mesafe ve maddesi olmayan, Allahu Teala'nın 'ol' emri ve iradesinin tecelli etmesiyle yaratılan şeylere 'emir alemi' denir.

Allahu Teala yüce kudreti ve ince hikmetiyle her iki alemin latifelerini aşk yoluyla aralarını birleştirmiş ve kaynaştırmıştır. Öyle ki bunlar birbirinden ayrılmak istemezler. Bu aşktan dolayı hâlk aleminin latifeleri emir aleminin latifelerini hükmü altına almıştır.



Letaiflerin Vücuttaki Yerleri:

Kalb, sol memenin dört parmak altındadır. İlahi huzur ve tecelliyat mahâllidir.

Ruh, sağ memenin dört parmak altındadır. İlahi aşk ve muhabbet mahâllidir.

Sır, sol memenin iki parmak üstündedir. İlahi marifet mahâllidir.

Hafi, sağ memenin iki parmak üstündedir. ilahi tecelli ve nurlar içinde kaybolma mahallidir. Buna istiğrak denir.

Ahfa, göğüs kafesinin üst ucundan yani gırtlak çukurundan iki parmak kadar aşağıdır. İlâhî sır mahallidir. Gizli ilimler ve tecelliler merkezidir. Burada elde edilen duruma izmihlal denir.

Nefs latifesinin yeri iki kaşın ortasıdır.

Bütün latifelerin merkezi kalptir. Kalb ruhun sarayı hükmündedir. Terbiye olmamış nefs, devamlı kötülüğü emreden sıfatıyla kalbi tamamen hükmü altına aldığı zaman, kalbden Allah için hiç bir hayırlı amel çıkmaz. Bu durumda ruh da, nefsin arzularına bağımlı hâle gelir. Artık kalb ve ruh asli vazifelerinden uzaklaşmış ve ölmüşçesine gaflete düşmüş olurlar. Bu hâl kalbin perdelenmesi ve günahlarla kararmasıdır.

İnsanın bu durumdan kurtulması için çok ciddi bir tedaviye ihtiyacı vardır. Bu tedavinin en güzel ve en kolay yolu bir mürşid-i kâmilin elinden tövbe alıp, kendisine intisap edip manevi terbiyeden geçmektir.

Mürşid-i kâmil, kendisine intisap eden müride önce güzel bir tövbe yaptırır. Sonra zikir telkin eder. Bu zikrin nuru ilk olarak kalbe, sonraları diğer letaiflere sirayet eder. Zikre devam edildiğinde kalpten Allahu Teala'nın sevmediği ve razı olmadığı düşünceler silinip gider. Zikir kalbe iyice yerleşince her hâlde zikretme hâline geçer, böylece gaflet yok olur. Zikir sayesinde insanın sıfatları değişir, insanda Cenab-ı Hakk'ın razı olduğu ahlak ve sıfatlar oluşur.

Mesela münafıklık, nefsin kötü sıfatlarından birisidir. Vücuttaki su unsurunun özelliği ile irtibatlıdır. Suda, bulunduğu kabın şeklini ve rengini alma özelliği ve bulunduğu şartlara göre değişme sıfatı vardır. Bu sıfat, insana yansır ve iki yüzlülük meydana gelir. Ancak bu sıfat, mürşid-i kâmilin terbiye, himmet ve tasarrufu ile alçak gönüllü olmaya dönüşür. Kalpten nifak ve yalancılık gider, yerini samimiyet ve mertliğe bırakır.

Ateş unsurundan kaynaklanan zulüm ve hiddet sıfatı, İslam'ın emir ve hükümleri karşısında gayrete, ince davranmaya ve rahmani taraftarlığa dönüşür.

Havadan ileri gelen kibir ve üstünlük taslama sıfat, izzet, vakar ve heybete dönüşür.

Toprak unsurundan kaynaklanan tembellik, uyuşukluk gibi durumlar, sabır ve efendilik sıfatına dönüşür.

Letaifleri hakiki vazifelerine döndürmek gevşemeyi gidermek için onların zikir nurları ile aydınlanması, temizlenmesi ve beslenmesi gerekir.



Letâif Zikrinin Çekilişi

Nakşibendi yolunun büyükleri kalp virdini başarıyla tamamlayan kimseye Letaif virdi vermektedirler. Bu zikir de "Allah" ism-i şerifi ile yapılır. 23 bin ile başlar, 101 bine kadar devam eder. Bu zikrin çekiliş vaktini mürşid belirler ve seyrini kendisi takip eder.

Letâif virdi, altı latife üzerinde çekilir. Bunlar sırasıyla kalp, ruh, sır, hafi, ahfa ve nefis latifeleridir. Bunların yerleri yukarıda anlatıldı.

Mürid, letâifler üzerinde aynen kalb zikrinde olduğu şekilde zikir çeker. Her latife bir kalp gibidir; zikir onun üzerinde çekilir. hedef, her bir latifenin zikre geçmesi, uyanması, olgunlaşması ve böylece bütün vücudun zikre geçmesidir. Buna zati zikir, sultanî zikir, denir.

Tesbihi zikir çekilecek latifenin üzerine koyar ve kalb zikrinde olduğu gibi Allah Allah diyerek hızlıca çevirir. Kalb zikrindeki edeb ve usullere dikkat eder. Her yüz tespihten sonra dille, kendi duyacağı bir sesle 'İlahi ente maksûdî ve rızake matlûbi" der.

Çekilecek zikir miktarı altı latifeye paylaştırılır. Önce kalpten başlanarak her latifede biner biner zikir çekilir. Nefs latifesiyle bir tur tamamlanmış ve altı bin çekilmiş olur. Tekrar kalbe dönüp ikinci tura başlanır. Binlik kaç turun gerektiği baştan tespit edilir ve hepsi tamamlanır. Sonra, kurtarırsa her latifede beş yüz beş yüz zikir çekilir. Beş yüz fazla gelirse yüzer yüzer taksimat yapılır. Sonra kalan olursa, otuzüç otuzüç taksimat yapılır. Otuzüçler çekilirken yüzün tamamlandığı latifede ''İlahi ente maksûdî ve rızake matlûbi" denir.

Kısaca taksimat bin, beş yüz, yüz ve otuz üç sıralamasıyla yapılır. Letaif zikri çekilirken bitmeden ara verilmesi gerektiğinde mümkünse bir kere devir yapıp tek sayıda bırakmak güzel olur. Mesela yedi bin, dokuz bin, onbeş bin gibi. Ancak zor durumda herhangi bir latifede iken ara verebilir. Sonra kaldığı yerden devam eder.



NEFY U İSBAT ZİKRİ

Letâif zikrinde başarılı olan müride Nefy u isbat zikri tarif edilir. Bu zikir, zikirlerin en faziletlisi olan "lâ ilâhe illallah" zikridir. Buna Kelime-i Tevhid zikri de denir. Bunun zamanını da mürşid belirler. Bu zikrin çekiliş şeklini mürşidin kendisi veya bizzat görevlendirdiği bir kimse yapar.

Bütün bu terbiye ve zikirlerle elde edilecek sonuç zâtî zikirdir. Zâtî zikir, insanın bütün vücuduna yayılan, benliğini saran, kalbini Allah aşkında toplayan zikirdir. Bu zikir hâline ulaşan kimse yürürken, otururken ve yatarken devamlı Allahu Teala'yı zikreder. Ayrıca zikir nuru onun bütün etine kemiğine yansır. O insan bu nur ile bütün eşyanın zikrini işitecek, hissedecek bir makama ulaşır. Artık her şey ona Allah'ı hatırlatır, her varlık bir ilim sebebi olur, hikmet öğretir, ilahi sevgisini artırır. Bunların sonu müşahede ve güzel ahlaktır. Müşahede, ihsan makamı olup Allahu Teala'yı görüyor gibi O'na kulluk yapmaktır.

Sadatların isimlerini ezberlemeyenlere kalp virdi verilmez. Onlara "ihlas-ı şerife", "Salavat" ve "Sübhanellahi velhamdü lillahi velâ ilâhe illallahu vellahu ekber" tesbihi günlük ders olarak verilir. Her birinden günde 50 veya yüz defa okuması istenir. Bu zamanla artırılır. Bine, iki bine kadar çıkabilir. Ancak her gün çekilebilecek miktarı almak ve vermek esastır. Bunlar çekilirken, abdestli olarak yüzü kıbleye yönelik oturulur, 25 "estağfirullah" ile başlanır. Bitince tekrar 25 estağfirullah çekilip kalkılır. Hastalık veya başka bir özür sebebiyle kıbleye karşı oturamayan kimse, kolayına geldiği gibi oturur.

Bu zikirler günün her vaktinde çekilebilir. Zikir için mekruh vakit yoktur. Zikri vücudun en dinç ve neşeli olduğu anlarda, özellikle sabah ve akşam vakitlerinde çekmek daha faziletli ve faydalıdır. Böylece gün zikirle başlamış ve zikirle kapanmış olur. Bunun yanında herkes iş durumuna ve çalışma saatlerine göre virdinin zamanını ayarlar.

Bir kimse, özel kalb virdi yanında, isterse günlük olarak yukarıda bahsedilen tesbihleri de alıp çekebilir.

VİRD ÂDABI

Sâdât-ı Kiram'ın isimlerini ezbere bilen ergenlik çağına gelmiş herkes beş bin kalb zikri alabilir. Onbeş yaşından küçük çocuklara, isterlerse vird dersi verilebilir, onbeş yaşına kadar beş binde devam ettirilir.

Zikir abdestli iken yapılır. Zikir sırasında abdest bozulursa yenilenip kaldığı yerden devam edilir veya daha sonra çekilir.

Vird kıbleye karşı oturarak çekilir. Mümkünse âdâp üzere oturulur. Ancak bir hastalık veya sıkıntı hâlinde vaziyetine uygun bir şekilde oturabilir.

Zikre ilk defa başlayan mürid tespihini elli defa döndürür. Bunun için ne kadar vird çektiğini anlamak amacıyla sol elinde ikinci bir tespih kullanır.

Yirmi dört saat içinde sadece bir kez vird çekilir. Günün hangi saati virdin ilk başlangıcı olarak tespit edilmişse, mürid ertesi gün o saate kadar virdini tamamlamalıdır.

Her müridin, virde başlama-bitirme saatleri farklı olabilir. Ancak virdi her yeni günün sabahından başlayıp o günün yatsı namazının son vaktine kadar bitirmek güzel olur.

Kalb zikri olan vird dersi, bu yolda ilerlemek isteyenlere verilir, kimse bu dersi yapmaya zorlanmaz.

Kalb zikri beş bin ile başlar. Yirmi bir binde biter. Bundan sonra 23 yirmi üç bin ile letâif zikri başlar, yüz bir (101) bine kadar devam eder.

Vird bir oturuşta tamamlanırsa güzel olur. Ancak durumu müsait olmayanlar virdini birkaç oturuşta tamamlayabilir.

Ara verilerek devam edilecek ise mutlaka Fâtiha sûreleri okunmuş, tespih en az birkaç defa döndürülmüş olmalıdır. Bu bir usûldür. Fatihalar okunduktan sonra tesbihe başlanmadan ara verilecek olursa, tekrar oturuşta Fatihalar yeniden okunur..

Usûlüne uygun olarak virde ara verilmiş ise, yeniden başlanacağı vakit artık Fâtiha sûreleri okunmaz. Sadece yirmi beş defa 'estağfirullah' denilerek zikre başlanır.

Günün her ânı vird çekilebilir. Sadece akşam ile yatsı vakti arasında, rabıtanın önceliği vardır. Mürid namazı kılmış, rabıtasını tamamlamış ve vakti varsa virdini çekebilir. Ancak Sadatlar bunu hiç yapmamışlardır.

Vird için sabah ve akşama giriş vakitleri tavsiye edilir.

Tesbih taneleri işaret parmağı ile hızlıca tek tek döndürülür, kasıtlı olarak atlanmaz. Ancak kasıtsız olarak aradaki atlamalar için bir şey gerekmez.

Zikirden maksat Yüce Allah'ı birlemek ve yüceltmektir. Tesbih tanelerine takılmaya gerek yoktur. Zikir esnasında sayı saymaya değil, kalbi zikirde toplamaya çalışmalıdır.

Tesbihi döndürürken, yanlışlıkla meydana gelen şaşırma, atlama gibi durumlar için bir şey gerekmez. Ancak çok uyku, yorgunluk, sinir ve sıkıntı anlarında vird çekmemelidir.

Vird çekerken sayı tespihinin neresinde kaldığını karıştıran veya unutan kişi, tahmin ettiği en az sayıdan başlar.

Virdini çekemeyen mürid, bu yoldan uzaklaşmış sayılmaz. Ancak zikirle gelecek faydaları kaçırmış olur. Vird, nefsin terbiyesinde ve kalbin temizlenmesinde en başta gelen bir ameldir. Virdi olmayanın vârîdi/manevî hâli ve feyzi olmaz denmiştir. Vird olmadan, gerçek müridlik yapılmış olmaz.

Başladıkları dersi artırmak isteyenler, mürşidine veya onun görevlendirdiği kişilere (vekile) müracaat ederler. Vekil, belli bir yere ve sayıya kadar vird artırmaya yardımcı olabilir. Ondan sonrasını mürşide bizzat sormalıdır.

Vird, en az dört ay çekildikten sonra artırılmalıdır. Özel bir durum olursa, mürşide danışarak daha önce de artırmak mümkündür.

Vekil, kimseyi virdini artırması için zorlayamaz. Kimsenin vird süresini takip etmesi gerekmez. Sofiye vird tavsiye ve teşvik edilir, kendi gönlü ile müracaat edenin virdi usulünce artırılır.

Vekil, yirmi bir bine kadar artırabilir. Artış, ikibin ikibin olur. Mürşid ise, gerekli gördüğü kadar artırır.

Vird çekerken vücutta meydana gelen ağrı, yanma, batma, bayılma, sızı gibi haller, virdi artırma sebebi olabilir. Ancak vekil, bu tür hallerde virdi bırak diyemez, durumu mürşide bildirir.

Şehadet parmağı olmayanlar vird çekemezler, hâllerine uygun zikir dersleri alırlar.

Gününde çekilememiş olan vird, kaza edilmez. En dar anlarda virdi terk etmek yerine, Fâtihâları okuyup hediye etmek ve bir miktar tespih çekmek gerekir. Bunun da feyzi ve faydası vardır.

Hareket hâlindeki araçta vird çekilmez. Yolculuk sırasında mürid vird dersini çekemediği için zarar görmez. Ancak kalben uyanık olmaya ve bir sayı düşünmeden kalbiyle zikretmeye çalışmalıdır. Bunu her durumda yapabilir.

Normal şartlarda örtüsüz vird çekilmez. Ancak kişi örtü yerine kullanabileceği herhangi bir şey bulamazsa veya bunaltıcı sıcaklık varsa örtü kullanmayabilir. Bu da izne tabidir.

Örtü kullanılmadan vird çekileceği zaman önünü bir duvara veya direğe getirmeli, insanların gelip geçeceği yerlerde virde oturmamalıdır.

Mürid hiçbir virdi kendi başına artırıp eksiltemez. Kendi başına mürşidinin verdiği zikirlerin dışında yeni zikir çeşitleri tercih edemez. Ederse ilerleyemez ve şeytanın hilelerinden emin olamaz. Bu işte asıl fayda kâmil mürşide itaattedir.

Günlük işlerin önünde veya sonunda okunan ve vird hükmünde olmayan dua ve zikirler serbesttir. Onlar o işin ve vaktin sünnetidir, herkes yapabilir, yapmalıdır.

Salavat okumayı günlük vird hâline getirmek isteyenlerin bunun için izin ve talimat almaları güzel olur. Vird hâlinde okunacak salavatlar için "Delailü'l-Hayrât" kitabı tavsiye edilir.

Herkes günde istediği kadar Kur'an-ı Kerim okuyabilir. Ancak büyükler başlanan bir amelin az da olsa devamlı olmasını tavsiye ediyorlar. Bunun için her gün bir cüz Kur'an okumak ve ayda bir hatim yapmak en güzelidir.

Vird ve diğer zikir çeşitleri ile yetinerek Kur'an okumasını ihmal etmek doğru değildir. Her gün beş on sayfa salavat okurken, bir sayfa Kur'an okumamak, adaba aykırıdır. Hele bütün gününü işe ve hizmete ayırırken, farz namazlarında okuyacağı Kur'an'ı öğrenmek için biraz vaktini ayırmamak, şeytanın bir hilesidir; zarardır, tasavvuf büyüklerinin usul ve adabına aykırıdır.


DEVAM EDIYOR ALT SATIRDA

14-08-2009 19:43:15
 
HER İLMİN BİR BİLENİ VARDIR

Nakşi yolunun büyüklerinden Abdulhâlık Gücdevanî (k.s) (vefat: hicri 617, miladi 1220) gençlik yıllarında hocası Şeyh Sadreddin Efendi'den tefsir dersi alıyordu. Şu ayete geldiler:

"Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin. O haddi aşanları sevmez"50 Hocası ayetin tefsirini bitirince, Abdulhâlık Gücdüvanî, hocasına şunu sordu:

"Efendim! Bu ayette bahsedilen gizli dua ve zikir nasıl yapılır. Eğer insan zikir ve duayı açıkça yapsa insanlar görür ve işitir. Bunda gösteriş tehlikesi var. Eğer bu zikri kendi içinden yapacak olsa onu da şeytan fark eder. Çünkü hadis-i şerifte: "Kan damarları içinde kanın dolaşması gibi, şeytan da insanın içinde dolaşır."51 Buyruluyor. İnsanlara ve şeytana fark ettirmeden Yüce Allah gizlice nasıl zikredilir?" Hocası soruyu hayranlıkla karşıladı ve:

"Evladım! Bu ledünni, ilahi bir ilimdir. Allahu Teala dilerse seni dostlarından birisi ile buluşturur, o sana bu gizli zikri öğretir." Dedi. Abdulhalik Gücdüvanî (k.s) o dostu beklemeye başladı. Nihayet Allahu Teala kendisini önce Hz Hızır (a.s) ile ve daha sonra büyük arif Yusuf Hemadanî Hz.leri ile buluşturdu. Hz. Hızır (a.s) kendisine gizli yolla nefy u isbat (La ilahe illallah) zikrini öğretti. Hz. Yusuf Hemadânî (k.s) ise onun manevi terbiyesi ile meşgul oldu. Sonuçta onu insanları irşatla mezun etti.

Meşhur Hoca Ahmed Yesevî (k.s) de Yusuf Hemadanî'nin halifesi ve Abdulhalık Gücdevanî'nin yol arkadaşıdır. Bu iki büyük veli aynı kaynaktan terbiye almışlardır. Tarihte ve günümüzde Türklerin ekseriyeti bu iki koldan gelen manevi feyiz ve terbiye ile tanışmıştır.


ON BİR TEMEL USUL


Abdulhalık Gücdevanî (k.s) ve ondan sonra gelen büyükler, manevi terbiye ve kalbi zikirde tutma usullerini on bir temel prensipte ortaya koymuşlardır. Bu prensipler her Müslüman için hedef ahlaklardır. Bütün hak yolcuları için lazım olan usullerdir. Onlar zikrin meyveleridir, güzel terbiyenin sonuçlarıdır. Zikir ayetlerinin tefsiridir. Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin devamlı zikir hâlinin açıklamasıdır. Halk içinde Hak ile olma sünnetinin her devirde yaşanmasıdır. Her an Yüce Allah ile olmanın ispatıdır. Bu usuller şunlardır:



Vukûf-i Zamanî

Manası, yaşanan her anın farkında olmaktır. Hak yolcusu, her anını kontrol etmelidir. O vakit içinde kendisine gereken en hayırlı amelin ne olduğunu bilmeli ve o ameli yapmalıdır. Vakitlerini bir çeşit zikir ile geçirmeye çalışmalıdır. Nefsinin davranışlarını kontrol etmelidir. Eğer yaptıkları hayırlı ve güzel amelse, buna şükretmelidir. Şükür bir zikirdir. Kötü, çirkin ve haram işlere bulaşmışsa hemen tövbe ve istiğfara sarılmalıdır. İstiğfar da bir zikirdir. Geçmişteki noksanlıklarını gidermek için çalışmalıdır. Ayrıca nefes alıp verirken kalbinin durumuna da bakmalıdır. Nefeslerin zikir ve huzur içinde mi yoksa gaflet içinde mi çıktığına dikkat etmelidir. Arifler buna sahv yani manevi uyanıklık hali derler

Hak yolcusu kendisinin devamlı Yüce Allah'ın nazarı ve kontrolü altında bulunduğunu düşünmelidir. Her an Yüce Allah'a gittiğini, ölüme yaklaştığını bilmelidir. Gafletten uyanmaya çalışmalıdır. Şayet uyanamıyorsa, bir gün muhaka uyanacağını bilmelidir.



Vukûf-i Adedî

Manası, çektiği zikrin farkında olmak, adedi korumaktır. Hak yolcusu zikrin sayısına dikkat etmelidir. Zikri, öğretilen edebe uygun yapmalıdır. Sayıyı korumakla birlikte, asıl olarak kalbin huzuruna dikkat etmelidir. Kalbi zikirde toplamalıdır. Özelikle "La ilahe illallah" zikrini çekerken nefsini ve Yüce Allah'tan başka bütün varlıkları unutmalı, aradan çıkarmalı, zikrin tadına ulaşmaya çalışmalıdır. Zikir esnasında kendini aşarak ilâhî cezbeye ulaşmalıdır. Bu aşk ve cezbe, manevi ilimlerin ilk basamağıdır.



Vukûf-i Kalbî

Manası, kalbi zikirde toplamak ve bütünüyle zikrettiği varlığa bağlanmaktır.

Hak yolcusu, zikir esnasında Yüce Allah ile tam bir huzur hâlini elde etmeye çalışmalıdır. Öyle ki, kalbinde O'ndan başka hiçbir varlığa bir meyil ve muhabbeti kalmamalıdır. Kalbin içinde dolaşan dünyevî fikirlere mâni olmalıdır. Zikrin sırrına ve şuuruna ulaşmalıdır. Devamlı kalbe ve içindeki sevgiliye yönelmelidir. Şah-ı Nakşibend (k.s), kalbi zikirde toplamayı ve zikrini yaptığı Yüce Zat'a bağlamayı, sayıya dikkat etmekten daha önemli ve gerekli görmüştür.



Nazar Ber Kadem

Manası, gözün ayağın üzerinde olmasıdır. Hak yolcusu, yürürken devamlı önüne bakmalıdır. Hep kendi işi ile meşgul olmalıdır. Gözünü haramdan ve kalbini karıştıracak şeylerden korumalıdır. Kendisini ilgilendirmeyen şeylere takılmamalıdır. Gözünü korumayanın gönlü karışık olur, ciddi olmayan kimseden ciddi işler çıkmaz, denmiştir.

Hak yolcusunun gözünde tek hedefi olmalı, kalbini o hedefte toplamalı ve girdiği yolda bütün gayretini kullanmalıdır. Allah'tan gayri şeylere iltifat etmemelidir. Hedefine koşarak giden bir kimsenin devamlı önüne bakması gerekir. Yoksa ayağı sürçer, yere düşer.

Hak yolcusunun sözü ile işi bir olmalıdır. İçinde bulunduğu hâle uygun konuşmalı ve davranmalıdır. Ehli olmadığı, bilmediği, tatmadığı hallerden ve ilimlerden bahsetmemeli, onu kendisine mal etmemelidir. Hâlini ve haddini bilmelidir

İmam Rabbani (k.s) der ki: "Nazar ber kadem, hak yolcusunun gözü ayağını ileri geçmez şeklinde anlaşılmamalıdır. Bu anlayış vâkıaya aykırıdır. Bundan anlaşılması gereken şudur: Göz devamlı ileri bakmalı, ayak da onu takip etmelidir. Çünkü yüksek makamlara önce göz dikilir, sonra adım atılır. İnsan gözünü yükseklere dikmeli ki, gayetini ona göre kullansın. Aza kanaat eden az kazanır. Uçamayan yaya yürümek zorunda kalır."

Hak yolcusu kendinden ileri gidenleri örnek almalıdır. Zayıf ve geride kalanlara bakıp hâline şükretmeli, ayrıca onlara şefkat gösterip yardım etmelidir.

Bir de mümin mütevazi olmalı, kibir ve çalım içinde yürümemelidir. Sünnete uymalı, önüne bakmalı, gereksiz bakışları ile kimseyi rahatsız etmemelidir.



Hûş Der Dem

Manası, her nefes alış verişte uyanık bulunmak, gaflette olmamaktır. Hak yolcusu her nefesini Allah ile huzur ve uyanıklık içinde alıp vermelidir. Bütün vakitlerini bir çeşit ibadet ve taat içinde geçirmelidir. Çünkü Allah'ın zikri ve itaati içinde geçen her nefesle kul Yüce Allah'a bağlanmış olur ve böyle nefesler diridir, canlıdır, tatlıdır, feyizlidir. Gafletle çıkan ve isyanda harcanan bütün nefesler ölüdür, feyizsizdir, nursuzdur, tatsızdır. Gaflet anında insan Rabbiyle kalbinin bağını kesmiş olur.

Şah-ı Nakşibend (k.s) der ki: "Bizim terbiye yolumuz, nefeslere varana kadar her anını uyanık geçirme üzerine kurulmuştur. Uyanık sufi, iki nefes arasını bile zikirle geçirir."

Arifler der ki: Bu çok zor bir iştir. Ancak peşine düşenler ve zâtî zikre geçenler, onun mümkün olduğunu anlarlar. Çünkü bu hâli bizzat yaşarlar.

Hak yolcusu, elindeki ânı iyi değerlendirmelidir. Geçmiş zamanın derdi ve geleceğin endişesi ile eldeki ânını zayi etmemelidir. İşin en doğrusu, sık sık istiğfar etmelidir.



Sefer Der Vatan

Manası, halktan kaçıp Hakk'a gitmektir. Hak yolcusu, devamlı seyir ve sefer halindedir.

O, "Ben Rabbime gidiciyim"52 ayetiyle anlatılan durumda olmalıdır. Gidilecek yer cennettir, aranacak şey ilahi rızadır. Bunun için hak yolcusu kötü huyları terk edip iyi huylarla süslenmelidir. Haramı bırakıp helale koşmalıdır. İsyandan takvaya kaçmalıdır. Bu sefer kalp ile yapılır. Bu yol gönül ile katedilir. Kalp uyanmadan önünü göremez, terbiye görmeden Rabbini tanıyamaz, manevi kirlerden temizlenmeden hakkı müşahede edemez.

Bunun için hakka gitmek isteyen kimse, önce güvenilir bir rehber bulmalıdır. İlk sefer mürşide olmalıdır. Sonra onun terbiye ve nezaretinde kalbin manevi seyri gerçekleştirilmelidir. Mürşid elindeki seyr u sülük ile kalp aynası temizlenir. İlahi sevgi ve feyiz ile kalp kuvvetlenir. Nefsin sıfatları değişir. Böylece insan gösterişten ihlasa, gafletten zikre, zulümden adalete, isyandan itaate adım atar. Buna gerçek hicret denir. Kısaca Yüce Allah'a gitmektir. Tasavvufun hedefi, bu hicreti gerçekleştirmektir.

Bir de Hak yolcusu bir hâlde çakılıp kalmamalıdır. Devamlı hayırlarda yol almalı, güzel ahlakta ilerlemeli, manen terakki etmelidir. Hak yolunda seyir devamlıdır, durmak, usanmak ve oturmak yoktur.



Halvet Der Encümen

Manası, halkın arasında iken Cenab-ı Hakk ile beraber olmaktır. Buna zâhiri halk, bâtını hak ile olmak denir. Hak yolcusunun kalbi ilâhî zikrin tadıyla dopdolu olmalı ve her şeyi zikre vesile etmelidir. Varlıklar kalbe perde yapılmamalı, her şey değerine göre yerine konulmalıdır. Kalp Yüce Rabbini tanıdıktan ve O'nun tecellilerini müşahede ettikten sonra başka hiçbir varlık ile perdelenmez, oyalanmaz, aldanmaz, huzur bulmaz. Zikirle uyanmış ve ilahi nurla cilalanmış bir kalp nereye baksa, kiminle karşılaşsa Yüce Allah'a zikreder. Kalbin bu hâle nasıl ulaştığını İmam Rabbanî (k.s), şöyle belirtir:

"Kalbin Allah'tan gayri her şeyi unutacak derecede zikir içinde kaybolması ancak, ehl-i sünnet akidesi üzere hak mezheplerin hükümleriyle amel etmek suretiyle elde edilir. Bu, peşine düşülecek en büyük hedeftir. Cenab-ı Hak ile huzur bulup selîm hâle gelen kalb sahipleri, herhangi bir varlığa nazar ettiklerinde, ilk olarak onları yaratanı hatırlarlar ve eşya ile perdelenmezler. Ne kadar düşünseler, bizzat eşyaya ait bir vücut ve sıfat akıllarına getiremezler. Her şeyde ilâhî tecellileri müşahede ederler. Buna 'fenâ-i kalbî' denir. Tarikatta ilk basamak budur ve diğer velayet makamları bunun üzerine gelişir." İmam Rabbanî, I, 278. Mektup.

Necmüddin Kübra (k.s) der ki: "İki zikir bir yerde bulunmaz. Devamlı eşyayı zikir ve dert eden kimse Allah'ı gerçek olarak zikredemez. Allah'ın zikrine dalan kimse de kalbini eşya ile meşgul etmez. Hz. Peygamber (s.a.v) devamlı Allahu Teala'yı zikrederdi. Peygamberlerin ve velilerin normal işleri de zikir sayılır. Çünkü, onların bütün davranış ve işleri Hak ile olur, hak ölçülere uyar. Zikirden gaye, kalbin Allah ile huzur bulmasıdır." (Necmüddin Kübra, Tasavvufî Hayat, 58)

Nakşi yolunun piri Şâh-ı Nakşibend (k.s): "Bizim yolumuzun esası 'halvet der encümen'dir, der ve ekler:

"Tarikatimizin temeli sohbettir. Halktan uzaklaşmakta şöhret, şöhrette afet vardır. Hayır, cemiyete girip insanlara hizmet etmektedir. Bu da ancak sohbetle güzel olur. Ancak, hizmetle sohbet birbirini takviye etmeli ve tamamlamalıdır.»

Allah dostlarının bu ahlakı Kur'an-ı Hakimde:



"Onlar öyle erlerdir ki, herhangi bir ticaret ve alışveriş kendilerini Allah'ı zikretmekten, namazı kılmaktan ve zekatı vermekten alıkoymaz."53 ayetiyle anlatılmaktadır.



Yâd Kerd

Manası, zikretmektir. Bununla anlatılmak istenen, murakabe dersine geldikten sonra «La ilahe illallah» zikriyle meşgul olmak, tevhidin manasına ulaşmak, devamlı Yüce Allah'ı hatırda tutmak, kalb ile dilin zikrini birleştirmektir. Hak yolcusunun her an gönlü uyanık olmalıdır. Zikir esnasında kalbi Rabbini murakabe ve müşahede etmelidir. Tam bir uyanıklık içinde "lafza-i celâl" veya "kelime-i tevhid" zikrine devam etmelidir.

Şah-ı Nakşibend (k.s), tevhid zikrinin manasını şöyle açıklar: "La ilâhe" nefiy ifade eder. Bununla, kainatta hiçbir ilah olmadığına işaret edilir. Peşinden «İllallah» ifadesi gelir. Bu ise ispattır. Bununla gerçek ilâhın ve ibadet edilecek tek mabudun ancak Allah olduğu ispat edilir. En son «Muhammedu'r-Rasulullah» denir. Bununla, Yüce Allah'a sevilmek ve O'na karşı sevgimizi göstermek için Hz. Peygamber'e uymaya niyet edilir. Çünkü ona uymadan ne tevhid anlaşılır, ne de Allah muhabbeti tadılır.



Bâz Geşt

Manası, dönüş demektir. Bununla anlatılmak istenen; "Nefy u isbat" yani «La ilahe illallah» zikrini çekerken, nefesi serbest bırakma anında, bütün hayalini şu cümlenin manasında toplamaktır: "İlâhi Ente Maksudî ve Rızake Matlubî" Allahım. Benim bütün maksadım sensin, aradığım ise senin rızandır. Sonra zikirdeki kusurunu görüp Cenab-ı Hakk'a sığınmalı ve istiğfar etmelidir. Her zikredişinde nefsinin hiçliğini ve acziyetini anlamalıdır.



Nigâh Dâşt

Manası, muhafaza etmektir. Hak yolcusu zikir esnasında kalbine sahip olmalıdır. Zikir esnasında nefy u isbâtın manasını düşünmelidir. Kalbini, nefsanî düşünce ve endişelerden korumalıdır. Yüce Allah'tan başka düşünce ve arzuların kalbe girmesine mâni olmalıdır.



Yâd Daşt

Manası, anmak, hiç unutmamak, devamlı zikretmektir. Hak yolcusu her an ve mekanda zevk yoluyla Cenab-ı Hakk ile beraber olmalıdır. İlâhî huzur ve neşeden hiç ayrılmamalıdır. Bütün eşyada ilâhî tecellileri müşahede ile kalbini uyanık tutmalıdır.

Gavs-ı Sâni Hz.leri (k.s) buyurdular ki: "Yüce Allah'ı zikre devam ediniz. Zikir çekerken uyanık olunuz. Allah zikrini kalbinizin içine yerleştiriniz. Zikir kalbe yerleşince, siz istemeseniz de kalp Yüce Allah'ı zikreder. Midenizi düşünün; o, siz istemeseniz de kendi işini görür. Siz uyurken bile işine devam eder. İçine zikir yerleşen kalp de böyledir."


TEVECCÜH/MANEVÎ AMELİYAT

Teveccüh, bir şeye yönelmek ve onunla ciddi olarak ilgilenmek demektir. Burada anlatılan teveccüh, mürşidin müridin hasta kalbine yönelmesi, onun tedavisi ile ilgilenmesidir. Bu bir manevi ameliyattır.

İnsanın kalbi, yaratılışta temiz ve nurani olarak yaratılmıştır. Fakat kalp zamanla işlenen günah kirleriyle kararır, paslanır üzerini zulmet kaplar, kalb katılaşır. Nefis ve şeytandan gelen tahribatla kalb yaralanır. Teveccüh, nurani bir ameliyat olup bu işte ehil ve ehliyetli olan mürşid-i kâmil tarafından gerçekleştirilir.

Bu ameliyata hazırlanma safhası vardır. Teveccüh yapılacağı gün, sabahından itibaren yeme içme yapılmaz. Teveccühe abdestli girilir, adap üzere oturulur. Oturma şekli hatmeden faklıdır. Sıra hâlinde, sırtı sırta vererek oturulur. Her sıra arasında mürşidin geçebileceği kadar bir boşluk bırakılır. Gözler kapanır, 25 estağfirullah çekilir ve manevi doktorun, mürşid-i kâmilin içeri girişi beklenir. Teveccüh bitene kadar gözler açılmaz. Bu hâlde bütün dikkat manen yaralı olan kalbe ve bu yarasını saracak tabibe, yani mürşidine çevrilir.

Mürid, mürşidini Allah tarafından görevlendirilmiş ve manevi cihazlarla donatılmış bir doktor olarak görmelidir. O, Allahu Teala'nın izni ve desteği ile Hz. İsa Aleyhisselam'ın nefesiyle ölüleri dirilttiği gibi, manen ölmüş kalbleri ilahi nur ile tedavi eder. Mürşid-i kâmil Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin varisi olduğu için, onun nazarla kalbleri tedavi hâline de varis olmuştur.

Mürid kalbinin doktoru olan mürşidini aşk ve hasretle bekler. Sesini duyunca sevinir, içi ferahlar, ondan büyük bir tat alır, gönlü hoş olur.

Mürid, mürşidi, silsile-i şerifi okurken üzerine Allahu Teala'nın nurları ve ilahi tecellileri indiğini düşünmelidir. Ayrıca Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin rûhaniyetinin o meclise teşrif ettiğine, Sadat-ı Kiramın himmetlerinin yetiştiğine, hepsinin getirdiği manevi hediye ve ilaçların mürşidin eline teslim edildiğine itikat etmelidir.

Mürşid bu emanetleri kalbi ve gönlüyle hazır ve ehil olanlara verir. Onlara layık olmak için zahiren ve batınen edebe sarılıp mürşide yönelmelidir. Boynunu büküp onlara çok muhtaç bulunduğunu fakat layık da olmadığını, kendisinden başka herkesin maksadına ulaştığını, kendisinin ise nefsinin elinde geri kaldığını, çok garip ve çok aciz olduğunu düşünmelidir.

Teveccühte herkes, ümitle korku arasında olmalıdır. Tek ümidi mürşididir, korkusu ise nefsidir. Mürid, mürşidinin kendisine yönelmesi, hasta nefsiyle ilgilenmesi, ona bir ilaç vermesi için kalbiyle çok yalvarmalıdır. Sadat-ı Kiram'ın himmeti, müridin bu himmeti talep edişindeki iştiyak, samimiyet ve edebine göre gelir.

Mürid, mürşidinin yanına yaklaştığını hissedince büyük bir ikram ve devletle yüz yüze geldiğini düşünmeli, mürşidine olan muhabbet ve hürmeti artmalı, bütün varlığı ve duyguları ile ona yönelmelidir.

Mürşid tam yanına gelip hizasına durunca mürid normal bir şekilde ağzını açmalı ve mürşidin nur ve feyiz yüklü nefeslerini içine üfürmesini beklemelidir. Kalbinin bütün yaraları için en güzel ilaç olan bu nur ve feyzi mürşidi ağzına üflediği zaman, nefesiyle içine çekmelidir. Mürşidi kaç defa nefes verirse, hep aynı niyet ve edeple verilen nefesi içine çekmelidir. Teveccüh bitimine kadar mürid huzur hâlini ve mürşidinden himmet talebini devam ettirmelidir.

Teveccühün sonunda okunan bir sûre veya ayet teveccühün bittiğini gösterir. O zaman 25 defa estağfirullah denir ve gözler açılır.

Teveccühün ne zaman yapılacağını mürşid belirler.

NEFSİN SIFAT VE MERTEBELERİ

Nefsin bir çok mana ve sıfatları vardır. Nefs, insanın zatı anlamına gelir. Ayrıca, ruh, hayat, can gibi manaları da vardır. Ayrıca, Emir âleminden olup yeri iki kaşın arası olan ve diğer latifelerle birlikte üzerinde zikir çekilen manevî sıfata da nefs denmiştir. İnsanın rûhu olan manevî cevhere "Nefs-i Nâtıka" da denir.

İnsandaki bu nefs, varlık olarak bir tane olmakla birlikte sıfatları itibariyle bir çok ismi vardır. Nefsin bu sıfatları ve isimleri şunlardır:

1-Nefs-i Emmâre: Devamlı kötü işleri emreden nefis demektir. Bu nefsin sıfatı, hep kötü işleri istemektir. Kötü işleri güzel görür, kalbi devamlı o tarafa çeker. Ahiret derdi, ölüm düşüncesi, hesap korkusu, azap kaygısı yoktur. Sadece keyfini, şehvetini, rahatını düşünür. Buna ulaşmak için helal haram diye bir sınır tanımaz; her yolu kullanmak ister. Kur'an-ı Hakim'de:

"Hiç şüphesiz nefis devamlı kötülüğü emreder. Rabbimin acıyıp korudukları müstesna"54 Ayeti, bu sıfattaki nefsi tanıtmaktadır.

Kafirlerin, münafıkların ve devamlı günaha dalan kimselerin nefsi bu sıfattadır. Bunun tedavisi, samimi tövbe ve terbiyedir.



2-Nefs-i Levvâme: Kendini kınayan, kötüleyen, azarlayan nefis demektir. Tövbe ve terbiye ile bir derece uyanan nefis, bu merhalede kendi işlediği kötülükleri önce zevk alıp yapsa da peşinden pişman olur, kendisini kınar, yapmamak için karar verir. Ancak günah önüne gelince, duramaz, yine içine düşer. Sonra pişman olur. İyilik ile kötülükler arasında bucalar durur. Eğer nefs, ilahi rahmet ve manevî bir feyiz ile desteklenirse, bu halden kurtulur. Kur'an-ı Hakim'de:

"Kıyamet gününe ve devamlı kendini kınayan nefse yemin ederim ki.."55 ayeti, bu sıfattaki nefse işaret etmektedir.



3-Nefs-i Mülhime: İlham, feyiz ve keşfe ulaşan ve hayırda kalbe yoldaş olan nefis demektir. Nefis tövbe ile günahların ağırlığından ve şehvet bağından kurtulup itaate yönelirse, ilham ve feyiz almaya kabiliyet kazanır. Artık, haramdan kaçar, hayırlara koşar. İbadet ve zikirden lezzet alır. Kalbinde ilahi aşk ateşi parlayama başlar. Bu nur ile iyi ve kötüyü seçer. Ancak şeytan kalbine girmeye yol arar. Peşini bırakmaz. Günah ile kandıramazsa, ibadetleri içinde kandırmaya çalışır. Kendini beğendirir, insanları küçük ve değersiz gösterir. İçine azaptan emniyet hissi verir, Haktan koparmaya uğraşır. Bu mertebedeki hak yolcusuna kamil bir mürşid nezaret ve yardım ederse, tehlikelerden kurtulur. Yoksa, gizli yollarla tehlikeli hâllere düşme ihtimali mevcuttur.



4-Nefs-i Mutmainne: Huzur bulmuş, sakin olmuş, rahatlamış, ızdırabı dinmiş, şek ve şüphesi gitmiş nefis demektir. Bu mertebe, Yüce Allah'a dostluk yani velâyet mertebesidir. Bu merhalede nefs, kalple birlikte bütün ilahi emirlere sevgi ile uyar. Şek ve şüphesi kalmaz. Izdıraplardan kurtulur. Manevî tecellilere ulaşır; feyizlenir, tatlanır, artık her işte Yüce Allah'ın rızasını hedefe alır. O'na teslim olur. İtaati süreklidir. Kur'an-ı Hakim'de:

"Ey mutmain olmuş (Allah ile huzur ve sükûna ulaşmış) nefs! Sen O'ndan râzı, O da senden râzı olarak Rabbine dön. Gir salih kullarımın arasına; gir cennetime."56 Ayetiyle anlatılan nefis, Allahu Teala'nın aşkı ve zikri ile mutmain olmuş nefistir. Yine bu ayette aşağıdaki üç makama işaret edilmektedir.



5-Nefs-i Râdiye: Allah'tan razı olan, O'ndan gayri her şeyi gözünden silip atan ve sadece Rabbine nazar eden nefis demektir. Bu sıfata ulaşan nefis, kendi iradesini Yüce Allah'ın iradesine teslim eder. O'nun için sever, O'nun için kızar; O'nun için yaşar. Acı tatlı her şeyde ilahi rızayı arar, edebi korur. Herkese rahmet olur, kimseye sıkıntı vermez. Bütün insanlara şefkat gözüyle bakar.



6-Nefs-i Merdıyye: Yüce Allah'ın kendisinden razı olduğu nefistir. Bu nefis sahibi öyle terbiye olmuştur ki, ne yapsa Allah rızasına uygun olur. Günahları unutur; ilahi aşk denizinde yüzer; her şeyi ile âleme rahmet olur. Ona keşif ve keramet olarak ne verilse, o Allah rızasında başka bir şeye iltifat etmez. Bu makam büyük velilerin, ariflerin, kâmil insanların makamıdır.



7-Nefs-i Kâmile: Kâmil, olgun, tertemiz, sâfi nefis demektir. Bu makamdaki nefis sahipleri, Allahu Teala'nın en seçkin, en has kullarıdır. Onlar, ilahi aşkı ve edebi en üst düzeyde temsil eden kutup insanlardır. Onlar, Allah'ın yeryüzündeki delili ve gerçek peygamber varisidirler. Halkı irşad ile görevlidirler. Bütün güzel ahlakları bünyelerinde toplamışlardır. Gavs, kutup diye anılan zatlar bu makamdadır.

Onlar Yüce Hakkı sever; halk da onları sever. Onlar Allah'tan korkar; halk da onlardan korkar. Onlar Yüce Allah'a hizmet eder; bütün alem de onlara hizmet eder. Onlar, Yüce Allah'tan razıdır; kâfir ve gafiller hâriç, cümle âlem de onlardan razıdır.

İşte tasavvuf terbiyesinin hedefi, bu kamil insanla buluşup kamil insan olmaktır. Bu yola giren ve kamil insanı kendisine rehber eden herkes, derece derece nefsini terbiye edip Yüce Allah'a yakın olur. Ebedi saadeti bulur. Bunun için ne yapılsa, ne kadar emek verilse azdır.


DEEVAM EDIYOR ALT SATIRDA

14-08-2009 19:49:39
 
3.Bölüm MÜRŞİDE KARŞI VAZİFE VE EDEPLER
3.Bölüm MÜRŞİDE KARŞI VAZİFE VE EDEPLER


MÜRŞİDİN MANEVÎ TERBİYEMİZDEKİ YERİ

Her mümin ziyaret için gittiği mürşid-i kâmili, Allah ve Rasulunün bir emaneti olarak görmelidir. Ona karşı yapacağı hürmetin, aslında Allah ve Resûlüne yapılan bir hürmet çeşidi olduğuna inanmalıdır.

Herkes kalbindeki Allah ve Peygamber sevgisini, kendisindeki edeb ve hürmet anlayışını, velilere karşı tavrıyla ölçebilir. Çünkü veli yeryüzünde Allahu Teala'nın şahidi ve hâlifesidir. Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin varisidir. Bir insan kendi zamanında yaşayan kâmil mürşidlere ve Rabbani alimlere ne derece hürmet ve edep gösterebiliyorsa, onun Hz. Peygambere karşı yapabileceği hürmet de ancak o kadardır. Bu bir ölçüdür.

Kâmil mürşide gitmenin asıl hedefi, kâmil insan olmaktır. Kâmil olmak zordur. Onun için ilk işimiz kâmil ve salih insanlarla beraber bulunmaktır. Allahu Teala ayetinde:

"Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve sadık kullarımla beraber olun!"57 emrini vermiştir. Demek ki Allah'tan korkmanın en güzel yolu Allahu Teala'nın sadık ve salih dostları ile beraber olmaktır.58 Zahirdeki bu sevgi ve beraberlik sonuçta insanı:

"Kişi sevdiği ile beraberdir." 59 hadisinin müjdesine ulaştırır.

Dünyada Allah dostlarını seven, hayatının sonuna kadar peşlerinden giden kimse -inşaallah- ahirette de onlarla beraber olur. Efendimiz'in (s.a.v şu müjdesini duyup da sevinmemek elde değil:

"Bir kimse sevdiği bir topluluğun amelini yapmamış olsa bile kıyamet günü onlarla birlikte mahşer yerine getirilir ve beraberce hesaba çekilir." 60

Velilerden Ebu Bekir Tilmisani (k.s) demiştir ki:

"Allah'la sohbet ediniz. Eğer buna güç yetiremezseniz, Allah'la sohbet eden ariflerle beraber bulununuz ki, onların bereketi sizi Allah'la beraber olmaya ulaştırsın."61

Mürşid-i kâmile gitmenin ve ziyaret etmenin en önemli faydası, onun nazarlar altına girmek, kendisiyle aynı meclisi paylaşmak, feyiz ve edebinden nasiplenmek, üzerindeki ilahi nur, heybet ve huşuya bakıp Allahu Teala'yı hatırlamak ve zikretmektir.

Rabbü'lalemin, velileri nurunu yansıtan birer ayna yapmıştır. Güneş nasıl dış dünyamızı aydınlatan, ısıtan, meyveleri tatlandıran ve olgunlaştıran bir sebep yapılmışsa, veliler de gönül dünyamız için manevi nur, feyiz, şuur, tat ve hayat sebebi yapılmıştır.

VELİLERDEN YANSIYAN NUR VE FEYİZ

Resûlullah (s.a.v) Efendimize: "Ey Allah'ın Resûlü! Allah'ın velileri kimlerdir? diye sorulduğunda şu cevabı verdiler:

"Allah'ın velileri görüldüklerinde yüce Allah'ı hatırlatan kimselerdir."62

Arifler demişlerdir ki: Bir kimsenin veli olduğunun en büyük alameti, yüzünü görenlerin, meclisine ve sohbetine girenlerin Yüce Allah'ı zikretmesi, kalbinin dünyadan soğuması, ahirete yönelip ibadete ısınmasıdır.63

Kâmil mürşidler, kalbi fani sevgi ve sevgililerden çözüp, ebedi sevgiliye Yüce Mevla'ya bağlarlar. Yeter ki mürid, kalbini onların önüne bırakıp teslim etsin.

Büyük veli Hakim et-Tirmizi (k.s), irşadla görevli bir veliyi görmenin kazancını şöyle ifade ediyor:

"Kâmil insanın yüzünde parlayan Allah'ın nuru, Hakkı arayan kimseye Allah'ın yüceliğini hatırlatır. Böyle bir nuru görmek insanı kötü ve çirkin işlerden alıkoyar."64

İmam Sühreverdi (k.s), velilerdeki nazarın kalbe nasıl ilaç olduğunu şöyle anlatmıştır:

"Salih ve sadık kimselerle her buluşmada müridin edep ve takvası artar. Ehlullahın sözleri gibi, nurlu nazarları da fayda verir. "Nazarı sana fayda vermeyenin, sözü de fayda sağlamaz." denmiştir. Yani, bir kâmil mürşid müridlerine diliyle anlattığından daha çok, hâli, edebi ve heybetiyle konuşur. Sadık bir mürid, mürşidinin sükutuna, konuşmasına, halkın içindeki hâline, yalnızlıktaki edebine yani bütün hâl ve hareketlerine bakarak istifade eder. İşte bu, kâmil bir insanı görmenin kazancıdır.

Hiç şüphesiz, ilimde yüksek seviyeye ulaşmış, fazilet ve takva sahibi Allah dostlarının nazarlar kalp hastalıklar için en faydalı ilaçtır. Bir kâmil mürşid, sadık bir müride nazar ettiğinde müridin kalbi yumuşar, içine nur akar ve Allahu Teala'nın özel ikramlarını almaya kabiliyet kazanır.

Allahu Teala bazı sevdiği kullarına öyle bir nurani nazar gücü vermiştir ki o, sadık bir müridine yöneldiği ve nazar ettiği zaman ona pek çok manevî hâller kazandırır.65

Gavs-ı Sânî Hz.leri, kamil mürşidlerin nazarının etkisini şu misalle anlatmıştır:

"Sâdât-ı Kiram'ın nazarı kaplumbağa nazarı gibidir. Kaplumbağa yumurtasını yapar, biraz geri çekilir, yumurtaya bir müddet nazar eder. Sonra onu kuma veya toprağa gömüp gider. Onun bu bakışı yumurtayı olgunlaştırmaya yeter ve belli bir müddet sonra yavru meydana gelir. Sâdât-ı Kiram'ın nazarı da kalbi olgunlaştırır. Allah dostlarının nazar ilahî bir nurdur. Bu nur kalbin ilacı olur. Allahu Teala kudsî bir hadiste dostlarına verdiği bu nur hakkında şöyle buyurmuştur:

"Ben kulumu sevdim mi onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. O benimle görür, benimle işitir, benimle tutar, benimle yürür. Benden herhangi birşey isterse onu verir, bana sığınırsa muhakkak onu himâye ederim."66 İşte, Sâdât-ı Kiram bu yüce devlete ermiştir. Allahu Teala onlara bu yetkiyi vermiştir."


SOHBETİN FAZİLETİ

Sohbet, birisiyle beraber olmak, onunla aynı meclisi, aynı atmosferi, aynı hâli ve yolu paylaşmak demektir.

Bu beraberlik cisimle ve gönülle olursa, hakiki sohbet olur.

Sahabe-i Kiram (r.anhüm), Allah Resûlü (s.a.v) ile sohbet ve beraberlikleri ile bu fazileti ele geçirmişler, kendilerinden sonra gelen en büyük alim ve arifleri fazilette öne geçmişlerdir. Onlar bu fazileti çok amelleri ve yüksek ilimleri ile değil, alemlere rahmet olan Yüce Peygamberimizin (s.a.v) saadetli sohbet ve nazarlarıyla şereflenerek elde etmişlerdir. Kendilerinde sonra gelenler, ne kadar salih amel yapsalar, ilim elde etseler, onların elde ettiği bu fazileti ele geçiremezler.

Manevi nazar böyledir. Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin ilim ve manevi hallerine varis olan kâmil mürşidler, rabbani alimler ve arifler de, Efendimizin (s.a.v) kalplere nazar etme, feyiz akıtma, onları sevgi ile olgunlaştırma, uyandırma sıfatına derece derece varis olmuşlardır. İşte bu nuru taşıyan zatlar ile aynı meclisi paylaşan, onların sohbet halkasına ve feyiz dairesine girenler de, amelle elde edilemeyen nice feyze, şuura, nura, sevgiye ve kalp uyanıklığına ulaşırlar. Sadatların terbiyesi ve feyiz vermesi daha çok nazarla olmaktadır. Bunun binlerce örneği vardır. Onlar hiç konuşmadan, doğrudan kalbe yönelerek ve oraya ilah feyiz akıtarak insanları tövbeye sevk etmişler, Allah yoluna ısındırmışlar, kötü sıfatlarını değiştirmişler ve onlara pek çok güzel haller kazandırmışlardır.

Bu yolun büyükleri:

"Kâmil müminin ferasetinden sakının; şüphesiz o, Yüce Allah'ın nuru ile bakar." 67 hadis-i şerifiyle övülen kimselerdir.

Lokman (a.s) oğluna demiştir ki:

"Oğlum! Alimlerle beraber otur, onların meclisinden ayrılma. Şüphesiz Allah, gökten indirdiği yağmurla kuru toprağı canlandırdığı gibi, nur ve hikmetle de ölü kalpleri diriltir."68

Resûlullah (a.s) buyurmuştur ki:

"Sizin hayırlılarınız, görülmeleri size Allah'ı hatırlatan, sözleri ilminizi çoğaltan, ameli ahirete rağbetinizi artıran kimselerdir."69

Mürşidin nazarı müride güzel hâller ve edep kazandırır. Bu nazarın müridin kalbindeki hastalığa göre bir etkisi olur. Müridin kalbini ya Allah korkusu veya ilahi muhabbet ile doldurur. Bazen de nazar cezbe hâlinde ortaya çıkar.


MÜRŞİDDEN ALINACAK GÜZELLİKLER

Kâmil mürşidlerin sadece duasını almak için değil, onlarda bulunan güzel ahlakı almak için yanlarına gitmelidir. Hak yolcusu mürşidinde gördüğü edeb, zikir, taat, tevazu, hürmet, nezaket, insan sevgisi, sabır, kusurları örtmek ve affetmek, yumuşaklık, ikram ve hizmet ahlakından az da olsa almalıdır. Susuz bir kimsenin tatlı bir su kenarına varıp hiç su almadan geri dönmesi ne kadar acıdır.

Veli, kendisini öveni değil, izinden gideni sever. Kendisine verilmiş olan ilahi nur ve edebin herkes tarafından paylaşılmasını ister. Allah dostları talebelerinden hediye değil, Allah'tan haya ve O'na dostluk yapmalarını bekler.

Evliyanın ahlakından bir pay sahibi olmadan onların gerçek tadını alamayız. Mesleğimiz ne olursa olsun, makam olarak hangi hâlde olursak olalım, onlara kalbimizi açmalıyız. Bu büyük velilerle beraber olan kimseye onlardan muhakkak bir güzel hâl bulaşır. Bu güzel hâller, sevgi ve samimiyete göre değişir. Onlarla bulunmaya sabreden kimse, kesinlikle bunun bereketini görür. Bunun için samimiyet, sabır ve mürşidin sohbetine devam gerekir. Bu konuda Resûlullah (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

"Salih insanlarla beraber bulunan kimse güzel koku satanla beraber olan kimseye benzer. Güzel koku satan kimse kokusundan ona ikram eder. O hiç bir koku almasa bile, onun yanında durduğu sürece ondaki güzel kokuyu teneffüs eder ve koku üzerine siner. Kötülerle bulunmak da körükçü dükkanında oturmak gibidir. Orada bulunan kimse elini hiç kömüre bulaştırmasa bile, oradaki pis havadan bir parça üzerine siner."70

Bu, ilahi bir kanundur, hep böyle cerayan eder.

Önceki insanlar, kendilerine edep öğretecek ve kalplerini Allah'a çevirecek bir mürşid bulmak için memleket memleket dolaşırlardı. Kalblerinin ilacını bulana kadar manevi doktor ararlardı. Ehlini bulunca da, Allah'a şükreder, sadakatla onun sohbetine girer, elinden tutar, emir ve tavsiyelerine uygun hareket ederlerdi.


MÜRŞİDLE ÇIKILAN MANEVÎ HİCRET

Mürşid terbiyesi tövbe ile başlar. Tövbe kalple Allah'a dönmek ve manevi bir hicret yapmaktır. Bu hicret isyandan itaate, gafletten zikre, cehâletten ilme, kötü ahlaktan edebe doğru yapılan manevi bir hicrettir. Bu konuda Rasulullah Efendimiz (s.a.v) buyurmuştur ki:

"Gerçek muhacir, Allah'ın nehyettiği kötü şeylerden uzaklaşan kimsedir." 71

"Asıl mücahit, Allah'a itaat hususunda nefsi ile cihad eden kimsedir." 72

Rasulullah (a.s) Efendimiz, Uhud harbi dönüşünde, etrafındakilere:

"Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz." buyurdu. Ashab: "Ey Allah'ın Resûlü, büyük cihad nedir?" diye sorunca, şu cevabı verdiler:

"En büyük cihad, (Allah'ın emirlerini yerine getirmesi için) nefisle yapılan mücahededir."73 buyurdu.

Efendimiz (s.a.v), insanın en azılı düşmanını şöyle tanıtmışlardır: "Senin en azılı düşmanın, iki kaburga kemiğinin arasında devamlı seninle beraber bulunan nefsindir."74

Tasavvuf yolu ve kâmil mürşid terbiyesi, kalbin manevi kirlerden temizlenip Allah'a bağlanması, nefsin terbiye edilip sevgi ve edeple ilahi emirlere uyması için gereklidir.

Kâmil mürşide gitmekteki asıl hedef işte bu manevi hicrettir. Allah dostuna ancak Yüce Allah'ın dostluğu için gidilir.

Mürşide ilk gidişle her şey çözülmez. Sabırla devam edilmeli, bir daha bir daha gidilmelidir. Vesveseye düşmemeli, akla gelen kötü düşüncelere de önem vermemelidir.

Şeytan, Allah yoluna çıkan kimseye bütün yollardan ve kollardan hücum eder, onu tövbeden vazgeçirmek ister. Bu işin sonunun olmadığını söyler. Parana yazık der. Kendi başına tövbe yaparsın, sen zaten iyi bir adamsın, mürşide ne hacet, otur evinde zikrini yap, memleketinde Müslümanlığını yaşa, bu zahmete ne gerek var, bu devirde evliya bulunur mu, peygamberden başkasına uyulur mu, hem evliya da senin gibi bir insan değil midir? şeklinde bir sürü vesvese verir, olmadık şeyleri akla getirir. Bunların hepsi şeytanın bir oyunudur; Allah rızasını arayan kimseyi yolundan alıkoymak için birer tuzaktır. Aldırış edilmez, önem verilmezse hiç bir zararı olmaz.

Mesele gerçek mürşidi bulmak ve ona gerçekten teslim olmaktır. Bir arif demiştir ki:

"Ey Yüce Rabbim! Senin işin ne güzeldir! Sen bir kulunu sevmek isteyince onu bir dostuna gönderirsin. Dostuna gönderdiklerini de seversin."




KISSA: Edeb Ya Hu!..

Osmanlı devrinde yaşamış arif ve meşhur şâir Yusuf Nâbî (rah.), 1678 yılında bir kafile ile hacc yolculuğuna çıkmıştı. Kafilede devletin ileri gelen paşaları da bulunuyordu. Kafile hicaz bölgesine girince Hz. Peygamber'i ziyaret aşkı Nâbî'yi iyice sardı. Öyle ki, vücudu bir hoş oldu, uykusu kaçtı, hiç uyumadı. Bir gece yarısı kafile Peygamber şehri Medine-i Münevvere'ye yaklaştı. Kafilede bulunan Eyüplu Râmi Mehmed Paşa o esnada kıble tarafına doğru ayaklarını uzatmış uyuyordu. Rasul-i Kibriya'nın beldesine girerken arkadaşlarında gördüğü bu manzara Nâbî'ye hiç de hoş gelmedi. Paşayı uyandıracak bir şekilde şu meşhur beyitleri söylemeye başladı:



Sakın terk-i edepten, kûy-i mahbûb-ı Hüdâdır bu!

Nazargah-i ilahîdir, Makam-ı Mustafadır bu.

Mürâât-ı edep şartıyla gir Nabî bu dergaha,

Metâf-ı kudsiyadır, bûsegâh-ı enbiyadır bu.



Açıklaması şöyledir: Edebi terketmekten sakın! Zira burası Allahu Teala'nın Habibinin beldesidir. Burası, Hak Teala'nın devamlı nazar kıldığı bir yerdir; Muhammed Mustafa'nın makamıdır. Ey Nâbî, bu dergaha edebin şartlarına dikkat ederek gir. Sakın edebi basite alma. Burası, büyük meleklerin etrafında pervane gibi döndüğü, peygamberlerin eğilip eşiğini öptüğü bir yerdir.

Bu beyitleri işiten paşa, gözünü açtı, hemen kendine geldi, ikazın sebebini anladı, ayaklarını topladı, doğruldu. Nâbî'ye dönerek:

-Ne zaman yazdın bunları? Senden başka duyan oldu mu onları? diye sordu. Yusuf Nâbî:

-Bunları daha önce herhangi bir yerde söylemiş değilim. Şimdi, sizi bu halde görünce elimde olmadan yüksek sese söylemeye başladım. İkimizden başka bilen yok! dedi. Paşa:

-Öyleyse bu aramızda kalsın, diye ikaz etti. Nâbî sustu, yola devam ettiler. Kafile, sabah ezanına yakın Hz. Rasulullah'ın mescidine yaklaştı. Bir de baktılar ki, mescidin minârelerinden müezzinler, ezandan önce, Nâbî'nin: "Sakın terk-i edepden..." beytiyle başlayan nâtını okuyorlar. Nâbî ve paşa hayret ettiler. Mescide girdiler, namazı kıldıktan sonra, hemen müezzinin yanına koştular. Nâbî, heyacanla:

-Allah adına, peygamber aşkına söyle, sen ezandan önce okuduğun o beyitleri kimden, nereden ve nasıl öğrendin? diye sordu. Müezzin önce cevap vermek istemedi, Nâbî ısrar ve rica etti. Bunun üzerine müezzin:

-Resûl-i Kibriya (s.a.v) Efendimiz, bu gece bütün müezzinlerin rüyasını şereflendirerek: "Ümmetimden Nâbî isimli birisi beni ziyarete geliyor. Bana olan aşkı her şeyin üzerindedir. Kalkın, ezandan önce, onun benim için yazdığı beyitleri okuyarak kendisini karşılayın, mescidime girişini kutlayın!" buyurdu. Biz de Efendimizin emirlerini yerine getirdik, dedi. Nâbî, hepten şaşırdı ve heyecanlandı, dayanamayıp ağladı. Göz yaşları içinde müezzine tekrar:

-O iki cihanın Efendisi, gerçekten Nâbî mi dedi, o benim ümmetimdendir mi buyurdu? diye sordu. Müezzin :

-Evet, Nâbî dedi, o benim ümmetimdendir buyurdu, deyince, Nâbî bu iltifata daha fazla dayanamadı, sevincinden düşüp bayıldı. Bir zaman sonra ayıldığında paşayı ve müezzini yanında ağlarken buldu.

MÜRŞİDİN HUZURUNDAKİ EDEBLER

Herkesin terbiye seviyesi edebiyle anlaşılır. Özellikle kalbi Allahu Teala'nın nazar yeri ve manevi kâbe hükmünde olan kâmil mürşidi ziyaret anında edebe çok dikkat etmelidir. Bu şerefli makamda ve yüksek huzurda gerekli edebleri iyi bilmeliyiz. Bunları kısaca açıklıyoruz:



Abdestli Olmak ve Temiz Giyinmek

Kâmil insanı ziyaret ederken, taşıdıklar ilahi şerefe hürmeten abdest almak gereklidir. Mümkünse gusül abdesti almalıdır.

Bir mürşidin eli zaruret anında abdestsiz olarak öpülebilir, Yoksa, abdest için imkan ve zaman varken lakayt bir şekilde mürşidin elini öpüp geçmek edebe uygun değildir. İhmale dayanan bütün davranışlar müridi ve talebeyi zarara sokar. Edebi hafife almak kalbi dağıtır, faydayı azaltır, feyzi keser. Hâlbuki muhabbet gevşeklik değil, edep ister. Edep zillet değil, izzettir. Müminleri seven sevilir, onlara hürmet eden hürmet görür, tevazu gösteren yücelir, hizmet eden şereflenir.

Bu yolun büyükleri, mürşid ve üstatlarını ziyaret anındaki edeplere çok dikkat ederlerdi. Onları büyük eden de zaten bu edepleriydi.

Büyük veli İmam Kuşeyri (k.s)şöyle der:

"İlk günlerimde, mürşidim Ebu Ali ed-Dakkak'ın (rah.) yanına gittiğimde muhakkak oruçlu olurdum ve gusül abdesti alırdım. Çoğu zaman medresesinin kapısına gelir, Hazretin haşmet ve heybetinden dolayı 'benim gibi birisi onun yanına giremez!' düşüncesiyle kapıdan geri dönerdim. Cesaret edip de içeriye girerek medresenin ortasına geldiğimde beni mürşidimin heybeti kaplar ve bundan dolayı irkilirdim. Çoğu zaman vücudum heyecan ve heybetten donuklaşırdı. Öyle ki birisi iğne ile bana dürtecek olsa hissetmezdim. Huzuruna oturunca, derdimi dille ifade etmek zorunda kalmazdım. O, aklımdan geçen konulara tek tek cevap verirdi. Buna çok defa şahit oldum. Ona karşı öyle hürmet hisleriyle doluydum ki, bazen bu zamanda bir peygamber gönderilse idi acaba ona karşı bundan daha fazla hürmet etmeye güç yetirebilir miydim diye düşünürdüm. Mürşidime karşı hep bu hisler içinde kaldım; kendisi vefat edene kadar içimle ve dışımla hiç bir hâline itiraz etmedim.75

Kendisine karşı bu derece hürmet gösterilen büyük veli Ebu Ali ed-Dakkak ise (rah.) şöyle demiştir:

"Ben, mürşidim Nasrabâdî'nin huzuruna her girdiğimde muhakkak bir gusül abdesti alırdım.76

Büyük veli Şeyh Ebu Medyen el-Mağribi (k.s) demiştir ki:

"Manevi terbiyeye girdiğim ilk günlerde, yıkanıp gusül almadan, elbisemi, asâmı ve üzerimde bulunan bütün eşyamı temizlemeden mürşidimin huzuruna girmezdim. Ayrıca, kalbimdeki bütün ilimleri ve zanna dayalı bilgileri bir kenara bırakıp bomboş ve mahzun bir kalple yanına varırdım. Beni kabul ettiğinde ve bana yöneldiğinde, bunu saadet sebebi bildim. Benden yüz çevirdiğinde ve beni kendi hâlime terk ettiğinde, kusuru kendimde gördüm ve nefsimi suçladım."77

Mürşidin huzuruna temiz bir kıyafetle çıkmalıdır. Zira Resûlullah (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurur:



"Allahu Teala temizdir; ancak temiz olanları kabul eder." 78



"Allah güzeldir; güzelliği sever." 79

Kirli, paslı, yırtık, dağınık bir kıyafet ile mürşid huzuruna çıkmak edebe uygun değildir. Giyilen elbise eski olabilir, fakat kirli ve pis kokulu olmamalıdır. Mümkünse beyaz elbise tercih edilmelidir. Kaba desenli ve karışık renkli elbiselerden sakınmalıdır. Vücut, saç ve sakal temizliğine özen göstermelidir. Varsa hafif ve güzel koku sürünmelidir. Ağızda soğan, sarımsak ve aşırı ++++++ kokusu bulunmamalıdır. Bu tür kokusu rahatsız edici maddeleri kullananlar, ibadet ve ziyaret sırsında ağızlarını temizlemeli, mürşidini ve müminleri rahatsız etmemelidir.

Sofi sadeliği sevmeli, içini de dışı gibi temiz, sade ve düzenli yapmalıdır.

Sadat-ı Kiram, müridlerin dışından çok içlerinin ve kalblerinin temiz olmasını isterler. Kalbi kin, haset, gösteriş, kendini beğenme, aşırı dünya muhabbeti ile kirlenmiş kimselerin, dış giysilerini tertemiz etmesini ve görüntü ile yetinmesini ihlas ve mertliğe uygun görmezler. Dışı temiz, içi kirli olmak iki yüzlülüktür ki, mürşidlerin gönlü en fazla bu durumdan rahatsız olur.

Büyük arif Abdulvehhab Şarânî (k.s), bu hususta şu uyarıyı yapıyor:

"Mürşidin huzuruna pejmürde, kirli paslı, dağınık elbise ile girmemelidir. Temiz olmalı ve namaza giriyormuş gibi özen göstermelidir. Bunun için en güzel elbiselerini giyinmeli, bunun yanında iç alemindeki günah kirleri için de istiğfarla meşgul olmalıdır."80



Ayağa Kalkmak ve El Öpmek

"Ashab-ı Kiram yaş ve faziletçe büyük olanların elini öpmeyi sünnet olarak görüyorlardı."81

Anne-babaya, alime, mürşide, salih insanlara ve adil idarecilere hürmet edip ayağa kalkmak müstehaptır. 82

Özellikle kâmil mürşide son derece hürmet göstermelidir. Aslında hürmet edilen şahıs değil ondaki takvadır. Gönül verilen et-kemik değil manadır. Bütün bunların sahibi Yüce Mevla'dır. Cenab-ı Hakk kimi takva ile şereflendirmiş, kendisine izzet vermiş ve muhabbet elbisesini giydirmiş ise o, kâmil bir insandır. Kâmil insan, tam hürriyyetine kavuşmuş gerçek bir sultandır. Ondaki bu muhabbet insanın kalbini çekmekte, ilahi heybet herkesin boynunu bükmektedir. Bu hâl veliliğin işaretidir, ona karşı gösterilen hürmet de müminliğin alametidir, kesinlikle zillet değildir.

Resûlullah (s.a.v) Efendimizin büyüklere karşı tavrımızı şöyle belirlemiştir:



"Büyüğümüzü (hürmetle) yüceltmeyen, küçüğümüze merhamet göstermeyen, âlimimizin hakkını bilmeyen bizden değildir."83

Kâmil mürşid, her yönden hürmet ve saygıya layıktır. Çünkü o takvaya ulaşmış bir Allah dostudur ve edep yolunda bir imamdır. Ayrıca müridin terbiyesini üstlenmiş manevi bir babadır. O aynı zamanda helali haramı öğreten bir alimdir. Gece gündüz Allahu Teala'ya ihlasla kulluk eden bir salih insandır. Allah sevgisinde kaybolmuş bir Hakk adamıdır. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin varisidir.

Mürşid içeri girince veya yanımıza gelince ayağa kalkılır. Elini öpmek için durum uygunsa bir izdiham yapmadan edeple yanına yaklaşılır. Oturuyorsa diz çökerek, ayakta ise hafifçe boyun bükerek eli nezaket ve sükunetle bir defa öpülür. Kendisine sırt dönmeden geri geri giderek huzurdan çıkılır.

Mürşid ziyaret edilirken veya kendisiyle konuşulurken, edeb ve heybetten dolay karşısında hafifçe boyun eğilse de, beli kırıp iki büklüm olmaya gerek yoktur. Hele ayağa kapanmak, etek öpmek, cübbeye asılmak, mürşidi yüzüne karşı övmeye kalkmak, yağcılık yapmak gibi hareketlerden kesinlikle sakınmak gerekir.

Kâmil mürşidin derdi müridlerine el öptürmek değil edep öğretmektir. Eğer insandaki kibri ve benliği yok etmek için edepten daha güzel bir şey olsaydı, mürşidler muhakkak onu tercih ederlerdi.

El öperken, bağırıp çağırmaya, yapmacık sevgi gösterisinde bulunmaya gerek yoktur. Ziyaret esnasında Allah dostlarına karşı hasret ve samimi sevgiden dolayı gözden sevinç yaşları gelebilir. Bu durumda hemen sükunetle bir kenara çekilip dua ve istiğfar içinde Allahu Teala'ya şükredilmelidir. Çünkü kalbe atılan bu muhabbet Allahu Teala'nın bir hediyesidir, buna şükür gerekir.

Mürşidlerin en rahatsız olduğu şey, birilerinin yapmacık hareketler ile kendilerine yakınlık göstermesi, hürmet etmesi ve etrafındakilerin dikkatini çekmesidir. Hele mürşide yakın gözüküp hâlkın gözüne girmeye, ona gösterdiği hürmetle milletin rağbetini çekmeye çalışanlar, kâmil mürşidlerin en nefret ettiği kimselerdir.

Bu yol tamamen samimiyet üzere kurulmuştur. Mürid, ibadetlerinde olduğu gibi normal davranışlarında da gösterişten uzak olmalıdır.



Sükunet ve Tevazu

Kâmil mürşidi ziyaret anında gereken en önemli edeplerden birisi de, sükunet, sessizlik ve kalp uyanıklığıdır. Mürşidin bulunduğu meclise giren kimse, onun nazarları altına girmiş durumdadır. Bundan sonra var gücüyle edebe sarılıp mürşidin kalbindeki nur ve muhabbete yönelmelidir. Mürşidin huzurundaki bu mühim edepleri, Seyyid İbrahim Fasih (k.s), şöyle açıklamaktadır:

"İlahi feyzin gelişi, mürşidin huzurundaki edepleri korumaya bağlıdır. Bu edepler zahiri ve batıni olmak üzere iki kısımdır. Zahiri edep, müridin vücut azaları ile koruyacağı edeplerdir. Bu edepler şunlardır:

Mürid, mürşidinin huzurunda otururken devamlı onun yüzüne bakmamalıdır. Boynunu bükerek oturmalı, tıpkı sultandan kaçan ve daha sonra yakalanıp huzura getirilen bir kölenin teslim olup ve boyun büktüğü gibi bulunmalıdır. O huzurda daima, huzur, saygı ve hürmet içinde olmaya çalışmalıdır.

Mürid, mürşidin izni olmadan oturmamalı, müsaade edilmeden konuşmaya, kendiliğinden soru sormaya başlamamalıdır. Ancak hatme sırasında içeri giren kime izin almadan oturur.

Mürşidin huzurunda başkalarına iltifat etmemeli, konuşmayı gerektirecek bir zaruret yokken yanındakilerle konuşmaya, hâl-hatır sormaya yönelmemelidir. Mürşidin yanındaki kimseler, ileri seviyedeki kimseler olsa bile, rağbetini sadece mürşide yöneltmelidir.

Mürid mürşide yapılacak bütün hürmet ve saygının aslında Allahu Teala için yapılmış bir sevgi ve tazim olduğunu bilmelidir.

Mürid, mürşidin huzurunda sessiz ve sakin olarak oturmalı, gözlerini kapamalı, feyiz elde edebilmek için kalben Allah'a yalvarmalıdır. Bu esnada istediği feyzin kendisine gelmesi için bir merkez konumunda olan mürşidinin kalbine yönelmelidir.

Mürşidin huzurunda bulunurken dikkat edilecek batınî edeplerin en önemlileri şunlardır:

Mürid, mürşidinin huzurunda bulunurken kalp uyanıklığına çok dikkat etmelidir. Kalbinde yersiz düşünceler ve vesveseler olmamalı, gelirse onlara iltifat etmemelidir. Mürşidini imtihan etme, içinden ona karşı gelme ve itiraz etme gibi düşünceler taşımamalıdır. Bunlar onun mürşidin kalbinden ve gözünden düşmesine sebep olur. Böylece mürşidin teveccüh ve sevgisinden mahrum kalır. Allah'ın veli kullarının nefretini çekecek şeylerden şiddetle sakınmalıdır. Allahu Teala'nın nazar mahalli olan bir gönülden düşmek, gök yüzünden yere düşmekten daha tehlikelidir, denmiştir.

Mürid huzurda kalbini toplayarak feyiz talep etmeli, kalbini mürşidinin kalbine bağlayarak onun yüksek teveccüh ve iltifatını beklemelidir. Güneşin her tarafı kapladığı gibi, mürşidin feyzinin de herkesi içine alacağını bilmelidir.

Mürşid, kendisinden feyiz talep edilmesini bekler. Mürid kendi eksikliğinden dolay mürşidinden bizzat feyiz alamasa da, güzel zannını bozmamalı, itikadını güzel tutmalı, kusurun kendinden kaynaklandığını bilmeli ve sabırla beklemelidir. Bu kadarı bile yeterlidir.

Mürid, mürşidinin başkalarıyla meşgul olmasına bakarak "o şu anda benden habersizdir, benimle ilgilenmiyor, bu durumda ben kendisinden nasıl istifade ederim ve feyiz alabilirim" diye düşünmemelidir. Çünkü, mürşidin zahirde insanlar ile meşgul olması onu Hak'tan uzaklaştırmadığı gibi, aynı anda kalbiyle müridleriyle ilgilenmesine de mani değildir. Kâmil mürşidin ilahi tecellilere ayna olan kalbi yeri ve göğü aynı anda seyredecek bir genişliğe sahiptir.84



Kalbiyle Mürşide Yönelmek

Mürid, kendisini ölümcül bir hastalığa yakalanmış kabul etmeli ve ilacının mürşidinde olduğunu bilmelidir. Öyle olunca bütün kalp ve ümidiyle yönelmesi gereken tek makam mürşidi olacaktır. Çünkü takdir edilen şifa müride onun vasıtasıyla gelecektir.

Gönlünü bir noktada toplayamayan kimse gerçek manada hiçbir mürşidden istifade edemez

Merhum Seyyid Muhammed Raşid (Rah.) Hz.leri, bir sohbetlerinde kalbi kendi mürşidinde toplamakla ilgili şu olayı nakletmişti:

Gavs-i Hizanî Hz.leri (k.s) bir sofisin yanına alarak mürşidi Seyyid Taha'nın (k.s) ziyaretine gittiler. O zaman Seyyid Taha (k.s) hayatta idi. Hakkari'nin Nehri köyünde ikamet ediyordu. Köye yaklaştıklarında, o gün Seyyid Taha'nın (k.s) teveccüh yapacağını öğrendiler. Gavs-i Hizani (k.s) buna çok sevindi. Seyyid Taha gibi bir zatın teveccühüne gireceğiz ne mutlu bize dedi ve yanındaki sofiye teveccühle ilgili bilgiler verdi, nasıl hareket edileceğini anlattı, peşinden de:

"Sabah bir şey yiyip içme, çünkü teveccühe aç karınla girilir." dedi. Köye vardılar. Herkes teveccüh için hazırlık yapmaya başlamıştı . Gavs-i Hizani'nin sofisi ise heybesinden bir şeyler çıkarıp yemeye başladı. Bunu gören Gavs-i Hizani (k.s) sofisine:

"Ben sana teveccühe girerken bir şey yenmeyecek demedim mi, sen ne yapıyorsun, sanki inadına yiyorsun!" deyince, sofi:

"Kurban siz teveccühe girenler bir şey yemezler buyurdunuz. Ben teveccühe girmeyeceğim ki bir şey yemeyeyim. Seyyid Taha Hz.leri sizin şeyhinizdir, siz onun teveccühüne girebilirsiniz. Benim şeyhim ise sizsiniz, ben ancak sizin teveccühünüze girerim!" diye cevap verdi. Gavs-i Hizani (k.s) sofisinin bu edep ve ince anlayışından çok memnun kaldı. Daha sonra ben, bu sofisinin isminin Ali Can olduğunu öğrendim."

Büyük veli İmam Sühreverdi (k.s), mürşid huzurundaki en kazançlı işi şöyle tarif ediyor:

"Mürid, mürşidinin huzurunda ona nazar ederek ondaki nûraniyet içinde kaybolmaya çalışmalı ve Cenab-ı Hakk'ın ona ikram ettiği ilahi ihsanlara gönlünü açmalıdır. Bu onun için her şeyden daha kazançlıdır."85

Şu ayet-i kerimeler, her mümine, alim ve salihlerin meclisinde nasıl hareket edeceklerini öğretmektedir:

"Ey iman edenler! (Sözünüz ve işinizle) Allah ve Resûlünün önüne geçmeyin. (Size verilen emrin ve öğretilen edebin dışına taşmayın). Allahtan korkun. O, herş eyi işiten ve bilendir."86

"Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamberin sesinden yüksek çıkarmayın. Onu, birbirinizi çağırır gibi çağırmayın; yoksa hiç haberiniz olmadan hayır amelleriniz boşa gider. Şayet onlar, sen yanlarına çıkana kadar sabretselerdi, kendileri için daha hayırlı olurdu."87

Arifler bu ayetlerden müridin dikkat edeceği pek çok edep ortaya çıkarmışlardır. Bunlardan bazıları şunlardır:

Mürid, mürşidi konuşurken ve yürürken izinsiz veya emirsiz önüne geçmemelidir.

Mürid, mürşidinden izinsiz veya işaretsiz söze başlamamalı, mürşidinin tavrına dikkat etmeli, onu konuşmaya zorlamamalıdır.

Mürid, dini ve dünyası ile ilgili ciddi bir iş yaparken mürşidine danışmalıdır. Mürşidle bir konuyu istişare ettikten sonra onun açıkça yapılmasını istediği şeyleri yerine getirmelidir. Çok soru sormanın çok yük getireceğini unutmamalıdır.

Mürşide gerekli gereksiz sık sık soru sormak sakıncalıdır. Verilecek her cevap müridin istediği gibi olmayabilir. Bu durumda soru sorup da aksine gitme ve yanlış yapma tehlikesine girmemelidir. Çok soru sormak her zaman güzel sonuç vermez. Her sorunun bir cevap hakkı olduğu gibi, her cevabın da gereğini yapma görevi vardır. Mürşidine danıştıktan sonra onun verdiği emrin tersine gidenlerin yüzü gülmemiştir. Şu hadis-i şerifin uyarsına dikkat edilmelidir:

"Ben sizi terk ettiğim (size bir şey söylemediğim) müddetçe beni kendi hâlime bırakınız. Size bir şey söylediğim zaman da onu yapınız. Sizden öncekiler ancak peygamberlerine çokça soru sorup verilen cevaba ters hareket etmeleri sebebiyle helak oldular."88

Mürşidle konuşurken onun duyacağı kadar alçak bir sesle, hürmet ifade eden güzel kelimelerle az ve öz konuşmalıdır.

Mürşide ismi ile değil, güzel bir sıfatı veya meşhur olduğu lakabı ile hitap etmelidir. Efendim, Kurbanım, Gavsım, Seydam, gibi...

Ziyaret veya istişare için en uygun vakit seçilmelidir. Mürşidin ziyaret ve istişare için belirlediği vakitlere dikkat etmelidir. Belirlenen vaktin haricinde kapısına yığılmaktan ve sık sık içeri haber göndermekten çekinmelidir.

Mürid, kendisine zuhur eden manevî halleri muhakkak mürşidine arz etmelidir. Büyükler: "Hâlini mürşidinden gizleyen kimse ona ihanet etmiş olur." Demişlerdir. Bundan daha tehlikelisi, mürşidinden başkasına hâlini anlatıp ondan medet ummaktır. Şunu bilmek gerekir: Manevî terbiyede müride kendi mürşidinden başka kimseden fayda olmaz, hatta zarar olur.



Vesveseye Önem Vermemek

Bir mürşidi ziyarete giden insan esasında Cenab-ı Hakk'ın rızasına yönelmiştir. Elini mürşide veren mürid, gönlünü Yüce Rabbine vermek istemektedir. Günahlarından pişman olarak mürşidini şahit tutup Allahu Teala'ya yaptığı tövbe ise şeytan ve nefsin tasallutundan kurtulup sırf Yüce Mevla'ya kulluğa söz vermektir. İşte bu güzel niyet ve yöneliş, şeytanı harekete geçirmektedir. Aslında şeytanın yaptığı ve yapacağı tek iş, kalbe vesvese vermektir. Şeytan bu vesvese ile nefse kötü şeyleri güzelleştirir, hayırlı amelleri zor gösterir.

Şeytan hak yoluna yönelen kimsenin önüne çıkıp onu boş şeylerle meşgul edip türlü türlü vesveseler verir. Kalbi olumsuz düşüncelerle meşgul eder. Gönle aslı esası olmayan şüpheler atar ve kaçar. Bu tür vesveselere maruz kalan bir insan, aklına her gelenin hayır ve doğru olduğunu zannederse perişan olur. Vesveseyi ciddiye alan kimsenin kalbinin huzuru kaçar, ibadetinin neşesi bozulur. Bu duruma düşen müridin mürşidine karşı güzel düşüncesi kaybolur.

Bu tür düşüncelerin Hakka ve hayra yönelen her kalbe gelebileceğini ve bunların zaten müminlerde görüleceğini bilmek ve kabul etmek gerekir. Onun için bize hakim olan bu tür duygulara itibar etmemeli ve onlardan korkmamalıdır. Kalbe gelen bu tür kötü düşünceler, akılla haklı bulunmaz, dille savunulmaz ve amel olarak ortaya konulmaz ise müride hiç bir zararı olmaz. Hatta, onların şeytandan olduğu bilinip reddedilerek şerrinden Allah'a sığınmakla sevap bile kazanılır.

Resûlullah (s.a.v) Efendimiz, nefis ve şeytandan kaynaklanan kötü düşüncelerin konuşulmadığı ve onlarla amel edilmediği müddetçe affedildiğini müjdelemiştir.89

Ashaptan bazıları Allah Resûlüne (s.a.v) gelerek: "Ey Allah'ın Resûlü! İçimize öyle kötü düşünceler geliyor ki, gökten düşüp parçalanmak onları söylemekten daha iyidir; bunun sebebi nedir? diye sordular, Efendimiz (s.a.v): "Bu kalbinizdeki imandan kaynaklanıyor."90 buyurdu.


Kendi Nefsiyle Meşgul Olmak

Şeytan müridi hak yolundan caydırmak ve kalbini kaydırmak için kâmil mürşidin zahirine baktırır, kendi nefsi ve hâliyle kıyas yaptırır ve peşinden de: "O da senin gibi bir insan, seni Allah'a o mu ulaştıracak?" şeklinde bir sürü vesvese verir. Bu tür düşünceler gerçek ilim ve irfanla aydınlanmayan gafil nefsin boş kuruntularıdır.

Terbiye olmanın ve ilerlemenin esası kendini kusurlu ve hasta görmektir. Benim kimseye ihtiyacım yok demek insanı olduğu noktada bırakır.

Gerçek bir mürşidi bulana kadar akıl kullanılmalıdır. İrşat işinde alim, arif ve ehil olmayan kimseden şiddetle kaçılmalıdır. Ancak irşat ve takvası, edeb ve hayası ile kâmil mürşid olduğu güneş gibi açık olan bir arife ulaştıktan sonra, aklı ona itiraz için değil, itaat için kullanmalıdır.

Mütehassıs bir doktorun elinde tedavi gören bir hasta, artık niçin ve nasılı bırakıp kendisine verilen ilacını içmeli, doktorun tavsiyelerine uymalıdır. Akıl bunu gerektirir.

Arifler demişlerdir ki, kendini salih gören kimsenin salihleri ziyaret etmesinin pek faydası olmaz.91



Kâmil Mürşidi Bulduğuna Sevinmek

Mürid, kâmil bir mürşid bulduğuna her şeyden çok sevinmelidir. İnsana dünya ve ahirette faydası olacak bir dostun nasip olması Allahu Teala'nın en büyük nimetlerinden birisidir. Allah için sevginin sonu Allah'ın rızasıdır. Ahirette, Allah için birbirini seven muttakilerin dışında herkes dünyada nefsi için dost ettiği kimselere düşman olur.

İmam Rabbanî (k.s) Hz.leri demiştir ki:

"Allah dostlarını sevmeyi Cenab-ı Hakk'ın en büyük nimetlerinden birisi saymalıdır. Cenab-ı Hakk'tan bu sevgide samimi olmayı istemelidir. Bu büyüklere bağlılık sebebiyle hasıl olan az bir şey de çok kabul edilmelidir. Zira o, az değildir."92

Bazen müridin güzel hâli değişir, muhabbeti azalır, feyzi kesilir, amele karşı şevki azalır. Bu durumda sabırla amele ve yola devam etmelidir. Bu hâl münafıklık değildir, belki manevi zayıflıktır. Benzer durumlar Ashab-ı Kiramda da oluyordu. Bir defasında ashaptan bazıları Rasulullah Efendimize (s.a.v) gelerek:

"Biz sizin huzurunuzda iken güzel bir hâlde oluyoruz, sizden ayrılınca farklı bir hâle giriyoruz.

Bu nasıl bir şeydir anlayamadık!" diye hâllerinden şikayet ettiler. Efendimiz (s.a.v):

"Siz bu hâller içinde Peygamberiniz hakkında ne düşünüyorsunuz?" diye sordu; onlar da:

"Seni gizli ve açık her hâlimizde hak peygamber olarak kabul ediyoruz, bu konuda hiç bir şüphemiz yok." dediler. Efendimiz (s.a.v):

"Sizin başınıza gelen o hâl nifak değildir." 93 buyurdu.

Demek ki muhabbet Allah vergisidir. Kalplere dilediği gibi hükmeden Allahu Teala'dır. Müridin muhabbeti azalsa da mürşidine karşı itaat ve edebe devam etmelidir. Kâmil mürşidler müridlerinden samimiyet ve edebi yeterli görürler.



Mürşidden Keramet Beklememek

Bazı müridler, mürşidden keramet beklerler ve onun kâmil bir veli olduğunu ancak bu yolla anlayacaklarını düşünürler. Bu yanlış bir beklentidir. Keramet beklentisi daha çok aklı ve iradesi zayıf insanların işidir. Teslim ve tabi olmak için keramet şart değildir. Mürşidde görülen takva, istikamet, edep ve ilahi cezbe, aklı olanı cezbetmeye yeterlidir.

İnsanları irşat etme görevini dostlarına Allahu Teala vermiştir. Onlara bu görevle birlikte üstün kabiliyetler ve büyük yetkiler de bahşetmiştir. Velisine kullarını gönderen, kalbleri istediği yöne çeviren, dilediğine aşk, istediğine cezbe veren, kulları içinden sevip seçtiği bir dostunu bu işte vesile eden Allahu Teala'dır. O, dostlarının üzerine rahmetini indirir, bu rahmetle ilahi destek gelir ve kalpler Mevla'ya yönelir.

Bir kimsenin veli olduğunun en büyük alameti, kendisini görenin kalbini cezbetmesi ve o kalbi Allah'ın zikrine sevk etmesidir.

Bir insanın kalbinin dünyadan çekilip Allahu Teala'ya yönelmesinden, eşyayı bırakıp Mevla'yı sevmesinden ve kötü bir huyunu terk etmesinden daha büyük bir keramet yoktur.94

Elbette velilerde keramet vardır. Keramete inanmak haktır. Ancak, bir veliyi göstereceği kerameti ile değerlendirmek yanlıştır.

Nakşibendi yolunun ulu velilerinden Hace Ubeydullah Ahrar (k.s) anlatıyor:

"Semerkant'ta beni müthiş bir göz ağrısı tuttu ve kırk gün devam etti. O sırada içime Hace Alaeddin Gücdevani'yi görmek arzusu düştü. Kendisinin büyüklüğünü ve üstün vasıflarını duymuş fakat saadetli yüzünü hiç görmemiştim. Bir gün Buhara'ya gittim ve yolumun üstündeki bir mescide girdim. Mescidin bir köşesinde nur yüzlü bir ihtiyar oturuyordu. Gönlüm bu ihtiyara kapıldı. Huzuruna vardım, üç gün sohbetine katıldım. Üçüncü gün bana bakıp:

"Kaç gündür gelip sohbetimize katılıyorsun, isteğin nedir? Eğer, bu adam şeyhtir kerametini göreyim diye geliyorsan bizde öyle şey arama! Eğer sohbetimizi beğendin de kendinde bir değişiklik hissediyorsan, sana ve bana mubarek olsun. Peşine düşülecek nimet budur." buyurdu. Bir de anladım ki bu zat, hayali ile yanıp tutuştuğum Hace Alaeddin Gücdevani Hz.leri imiş. Bunu öğrenince öyle sevindim ki, kırk gündür ağrıyan gözlerimin acısı bir anda kesiliverdi.95



Mürşidden Bir Misafir Gibi İltifat Beklememek

Mürşide gidenlerin bir beklentisi de özel iltifat görmek, mürşidle sohbet ve muhabbet etmek, hususi meclisine girmek ve nazarları altında bol bol feyiz almak düşüncesidir. Bu arzu güzeldir, ancak iş müridin düşündüğü ve beklediği gibi olmayabilir.

Her iltifat hayra alamet değildir. Bir kere, kâmil velinin gerçek iltifatına mazhar olmak ve bu iltifatın hakkını korumak kolay değildir. Bu yolda hiç terlemeden, yolun zahmetini çekmeden, dost için göz yaşı dökmeden karşılık beklemek hak değildir. Arifler, çilesiz sevgi tatlı olmaz demişlerdir.

Büyük veli Seyyid İbrahim Fasih Nakşibendi (k.s) bu hususa şöyle dikkat çekmiştir:

"Mürid, mürşidinin kendisine karşı yönelmesine ve iltifat etmesine aldanmamalı, hatta içinden bu özel muamelenin sona ermesini arzulamalıdır. Yani mürid mürşidinden saygı ve hürmet beklememelidir. Çünkü mürşidin müridine karşı saygılı bir tavır takınması aslında helak edici bir durumun habercisidir. Zira mürşidin bir müride böyle davranması aslında onun sadık olmadığını bilmesinden ileri gelir.

Bir mürşid, bazen müride sert davranıyor ve onun nefsini küçültecek davranışlara giriyorsa bu mürid için bir rahmettir. Çünkü mürşid onu gerçekten terbiyesine almıştır ve kendisiyle ilgilenmektedir. Öyleyse mürid bu duruma sabretmelidir. Herkes ayrı bir imtihan içinde olduğunu unutmasın.96

Gavsu'l-Azam Seyyid Abdulhakim el-Hüseyni Hz.leri bir sohbetinde şunları anlatmıştır:

"Biz Hazne'de bulunduğumuz sürece Şah-ı Hazne bize hiç iltifat etmezdi. Yanında bir ay kaldığım zaman bile ancak bir kaç kelam ederdi. Ben bu hâle çok üzülürdüm. Bir gün yine bu düşünce ile mahzun bir hâldeydim. O sırada Şah-ı Hazne bize şu sohbeti yaptı :

"Mürşidin zahirdeki iltifatına gönül bağlayan kimsenin maneviyatta nasibi azdır. Müridin teslimiyeti tam olarak gerçekleşip feyiz ve himmet alabilme kabiliyetine sahip olduğu zaman mürşid, o müride zahiren iltifat etmez." 97

Bir gün, mürşidim ve aynı zamanda kayınpederim olan rahmetli Sultan Muhammed Raşid (k.s) Hz.leri zamanında muhterem babam Seyyid Abdulbaki Hz.lerini üzüntülü gördüm. Kendisi o zaman halifeydi. Üzüntüsünün sebebini sordum, şöyle anlattı:

"Keşke Seyda'nın yanında senin oğlun kadar, Seyda'nın küçük torunları kadar olsaydım, onlar kadar kıymetim olsaydı. Ben dikkat ediyorum Seyda sizin çocuklarınız ile ne kadar ilgileniyor, onları seviyor; oysa benim yüzüme dahi bakmıyor!"

Ben babamın bu sözüne çok üzüldüm. Belki adapsızlıktı ama kendisine:

"Kurban, vallahi insan birisine kızınca, sevmeyince onun semtine dahi uğramak istemiyor, değil kendisini tavuğunu bile göresi gelmiyor. Vallahi Seyda'nın sana kızması mümkün değildir. Kendin de görüyorsun ki senin çocuklarınla, torunlarınla kendi evlatlarından daha fazla ilgileniyor. Eğer seni sevmeseydi mümkün değil böyle yapmazdı" dedim. O zaman muhterem babam şunları söyledi:

"Vallahi gözüm hiçbir şeyi görmüyor; benim imanım Seyda'ya teslimdir. Benim en büyük korkum Seyda'nın benden rahatsız olup incinmesidir. Yoksa ilgi, alaka beklediğimden değil."

Mürid şunu iyi bilmelidir: Mürşidinin kendisine karşı göstermiş olduğu tavır müride ilaçtır. Mürşid, müridin manevi doktoru olması hasebiyle, onun tedavisini yapacak odur. Onun hangi hastalığına hangi ilacın lazım olduğunu en iyi o bilir ve ona uygun tedavi yapar. Mürid, mürşidi kendisine nasıl davranırsa davransın, nefsi için lazım olanın o olduğunu, hayrının onda bulunduğunu kesin olarak bilmelidir. Mürşid müridin keyfine göre davranırsa, nefsin hastalıkları nasıl tedavi olacaktır. Müridin mürşidinden ilgi, sevgi ve özel iltifat beklemesi bu yolda en büyük adapsızlıktır.



Zâhire Değil, Gönle Bakmak

Bazen zayıf bir müridin ayağı ve kalbi kaymasın diye kendisine mürşid tarafından güzel muamele edilir; hâlbuki diğer müridler ondan daha sevimlidir. Bu, mürşidin şefkatinden ve ince siyasetinden kaynaklanmaktadır.

Ashab-ı Kiram'dan Sad b. Ebi Vakkas (r.a) anlatıyor:

"Bir defasında Resûlullah (s.a.v) Efendimiz, bazı insanlara mal veriyordu. Ben de yanlarında oturuyordum. Orada bulunan muhacirlerden birisine bir şey vermedi. Bana göre onların içinde en faziletli ve ikrama en layık olanı o idi. Böyle düşünerek, Efendimizin (s.a.v) yanına yaklaşıp:

"Ey Allah'ın Resûlü! Şu falancıya niçin bir şey vermiyorsunuz? Vallahi ben onu salih bir mümin olarak görüyorum! dedim. Efendimiz (s.a.v):

"Müslüman desen daha iyi olur! buyurdu. Ben biraz sukut ettim. Sonra dayanamadım tekrar söyledim, ama aynı cevabı aldım. Üçüncü de Allah Rasulü (s.a.v) şöyle buyurdu:

"Ben bazı insanlara böyle mal ve hediye veriyorum ki, İslam'dan çıkıp yüz üstü cehennemi boylamasınlar. Aslında kendisine bir şey vermediklerim bana, bunlardan daha sevimlidir." 98

Allah Rasulü (s.a.v) baz insanların imanlarını zayıf buluyordu. Bunun için onlara kalblerini dine ısındıracak ve kendisine bağlayacak davranışlarda bulunuyordu. Kendisine iltifat ve ikram etmediği sahabinin ise imanına güveniyor, onu içten seviyor, fakat kendisine zahiren bir iltifat göstermiyordu. Mürşidler de Hz Peygamber'in (s.a.v) varisi olarak onların usulü üzere müridlerini terbiye ederler.

İmam Sühreverdi'nin (k.s) anlattığı şu hadise de bu konuda güzel bir örnektir.

"Şeyh Abdulkadir Geylanî'ye (k.s), dervişlerinden birisi ziyarete gelince kendisine haber verilirdi. Hazret, hâlvete girdiği yerden gelir, kapıyı açar, selam verir, müridle bir musafaha eder ve kendisiyle hiç oturmadan hâlvethanesine geri dönerdi. Henüz mürid olmayan birisi kendisini ziyarete gelince çıkıp kendisini karşılar, onunla oturur sohbet eder, ikramlarda bulunur, kendisiyle bir hayli ilgilenirdi. Bu durum bazı dervişlere ağır geldi. Hazret bunu haber aldı; sebebini şöyle açıkladı:

"Bizim gerçek dervişlerle bağımız ve bağlantımız kalbdendir. Hem derviş bizdendir, bizim ehlimiz arasındadır. Aramızda yadırganacak bir hâl yoktur. Bunun için onlara karşı muamelemizde bu şekilde kalblerimizin birliği ile yetiniyoruz. Yeni gelen birisi ise, zahiri iltifatlara alışmış birisidir. Ona böyle davranmaz isek kalbine soğukluk gelir ve bizden uzaklaşır. Bu sebeple böyle davranıyoruz.99



Mürşid-i Kâmilin Gönlüne Girme Yolu

Mürşidin gönlüne girmenin ve kimseyle sıkışmadan onu ziyaret etmenin en güzel yolu, kalp yoludur. Bu yolun nasıl açıldığını Nakşibendi yolunun pirlerinden Şeyh Safi (k.s)şöyle anlatır:

"Ben, ulu arif Hace Ubeydullah Ahrar Hz.lerinin yüksek huzuruna vardığım zaman yirmi iki yaşındaydım. Henüz kendisiyle şereflenmeden Mevlana Cami Hz.leri ile tanıştım ve kendisine bu yola girme isteğimi açtım. Bana:

"Sen gençsin, bu yolda yenisin. Hace Ubeydullah Ahrar Hz.leri ulu bir zattır. Yüksek hâllerinden dolayı müridleriyle fazla meşgul gözükmezler. Sen onun bu durumundan dolay pişman olmayasın. Eğer mutlaka kendisine intisap etmek kararını verdiysen önce git Mevlana Siraceddin Kasım Hz.leri ile görüş, ondan bu işin edebini ve yolunu öğren." dedi. Ben de:

"Bana bir tavsiye mektubu verin de Mevlana Kasım'a götüreyim, sizden geldiğimi söyleyeyim ki benimle ilgilensin" dedim. Kabul etti. Mektubu Mevlana Kasım Hz.lerine götürüp takdim ettiğimde hemen ayağa kalkıp mektubu öptü ve başı üzerine koydu. Bana pek çok iltifatta bulundu. Sonra beni karşına alıp şöyle dedi:

"Bende bir ilim ve hüner yoktur ki size vereyim. Madem ki bana bu tavsiye mektubu ile geldiniz ve her hâlinizle bir aşk adamı olduğunuzu göstermektesiniz, size bu zamana kadar kimseye açmadığım bazı hususi hâlleri bildireyim:

Hace Ubeydullah Ahrar Hz.leri hâlkın gönlünü ve iç yüzünü okuyacak bir ferasete sahiptir. Ben buna çok defa şahit oldum. Aksine ihtimal bile veremiyorum. Sana düşen vazife şudur: Huzuruna varınca gönlünü tamamen ona ver ve neticeyi bekle. Göreceksin ki mürşidimiz, sultanlar ve idareciler tarafından devamlı ziyaret edilmektedir. Bu yüzden fazlaca vakit harcamış olmaktadır. Kendisinin zâhirî ve bâtınî meşguliyetleri çoktur. Müridleri ile tek tek ilgilenmeye vakitleri ve dereceleri müsait değildir. O hâlde her şey müridin istidat ve gayretine kalmaktadır. Rabıta yoluyla onun gönlüne girmeye çalışmalı ve bu yolla kalben kendisiyle özel görüşme sağlamalısın. Hazretin yanına her taraftan akın akın insan geliyor, fakat bu inceliği bilmediklerinden ve bu işin aslından gafil olduklarından çokları muradına eremeden, hazretin bereket ve feyzinden mahrum olarak geri dönüyorlar."100

Mürşid güneş gibidir; Allahu Teala'nın kendisine ikram ettiği nur, sevgi, feyiz ve rahmetle herkese yönelmiş durumdadır. Artık o ışıktan nasibini almak müride kalmaktadır. Bunun için mürid kalbini açmalı ve hasretle mürşidten gelecek ilahi nasibini beklemelidir.

Aslında her şey ilahi takdire bağlıdır. Kuluna dilediğini verecek olan Allahu Teala'dır. Mürşid ilahi taksimle belirlenen şeyleri yerine ulaştırmakla görevlidir. Mürid işin kader yönünü bilmekle sorumlu değildir. Ona gereken zahiri edeplere dikkat etmektir. Bir de maneviyat yolunda gayret ve himmetini yükseltmeli, aza kanaat etmemeli, Allahu Teala'dan daha fazla manevi ilim ve güzel ahlak istemelidir. Şu da unutulmasın ki Cenab-ı Hakk her şeyi bir ölçüyle vermekte, hikmetle yaratmaktadır.



ASAGI SATIRDA KONU DEVAM EDIYOR

14-08-2009 19:51:13
 
KISSA: Uğruna Can Verilecek Yol

Raşahat sahibi Şeyh Sâfi (rah) anlatıyor:

Hâcegan yolunun büyüklerinden Mevlana Hüsameddin Buharî'nin babası Hamidüddin Şaşî (rah) vefat döşeğinde idi. Bu zat büyük alimlerdendi. Şah-ı Nakşibend'le aynı dönemde yaşamıştı. Şah-ı Nakşibend'e büyük hürmet, sevgi ve saygıları vardı. Fakat o kalp doktoruna teslim olup seyru sülük terbiyesi almamıştı. Kendi ilim ve tedbiri ile yetinmişti. Zahiren helal ve harama dikkat etmiş, farzları yapıp, haramlardan kaçınmış, fakat kalbine pek eğilmemişti. Oğlu Hüsameddin Buharî ise Emir Hamza'nın (k.s) irşatta halifesi idi. Emir Hamza da Seyyid Emir Külal'in (k.s) oğludur. Hamidüddin Şaşî vefat anında sıkıntı ve ızdıraba düştü. Oğlu ve dostları baş ucunda idiler. Bir ara oğlu:

-Baba ne haldesin? diye sordu. Babası:

-Benden şu anda kalb-i selim istiyorlar. O da bende yoktur. Nasıl elde edileceğini de bilmiyorum!" dedi. Hüsameddin Buharî babasına:

-Sakin olun, kalbinizi bana bırakın. Selim kalbin ne olduğunu anlayacaksınız!" dedi. Ve derin bir murakabeye daldı. Bir saat kadar öyle kaldı. O anda Cenab-ı Hakk'a yönelip babasını bu ızdırap ve endişeden kurtaracak ilahi rahmet ve sekinet istedi. Orada bulunan diğer müminler de dua ettiler. Gözlerini açtığında, babasının yüzüne bir nur ve huzur inmişti. Kalbi dünyadan ayrılık, yalnızlık ve ölüm endişesinden kurtulup Allah ile huzur bulmuştu. İnen rahmet ve sekinet ile ızdırabı gitmişti. Bu arada gözlerini açtı, bulduğu huzurun sevincini ve kaçırdığı fırsatın hasretini şöyle dile getirdi:

-Oğlum! Allah sana bol mükafat versin. Meğer bize lazım olan iş bütün ömrümüzü bu kalbi elde etme yolunda harcamak imiş. Fakat ne yazık ki ömrümü başka türlü zayi ettim!" dedi.

Ne mutlu bu babaya ki salih evladının dua ve gözyaşı bereketi ile Yüce Allah'ın rahmetine kavuştu, huzur içinde dünyadan göçtü." (Şeyh Safi, Raşahat, 45.)


MÜRŞİD ZİYARETİNDEN DÖNÜŞ ADABI

Bir mürid, mürşidini ziyarete gittiği zaman ondan izin almadan yanından ayrılmamalıdır. Gelmek irade ile fakat gitmek müsaade iledir. Bir arkadaş ve dostunu ziyarete gidince de bu edebe dikkat etmelidir. Bu konuda Resûlullah (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

"Sizden biriniz, kardeşini ziyaret edip yanında oturduğu zaman, ondan izin almadan kalkıp gitmesin."101

Vakti müsait olup, tekkede uzun süre kalmaya niyetli olan kimseler kalmak için izin almalıdır. Hem amelden hem de hizmetten kaçan kimseler, tembelliği tercih ederek böyle yapıyorlarsa, hoş karşılanmazlar. Ziyareti uzun tutan kimseler, eğer bütün vakitlerini ibadet, ilim, zikir, hizmet ve hayırlı bir işle doldurabiliyor iseler, tekkede uzun süre kalmaktan zarar görmezler. Bir mekanın hakkı verilemez ise, oradan hemen ayrılmak gerekir. Ancak kendisine görev verilir ve ondan hizmet istenirse, kalmaya devam eder. Çünkü, Allah için Allah dostlarına hizmet etmek, ibadettir.

Yolculuk yapan kimse konakladığı ve mola verdiği herhangi bir mekandan ayrılırken vakit uygunsa iki rekat namaz kılarak ayrılmalıdır. Bu namaz sünnettir. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz, konaklamak için inmiş olduğu her yerden iki rekat namaz kılarak ayrılırdı."102

Bu edebe Mekke-i Mükerreme'den ve Medine-i Münevvere'den ayrılırken de dikkat etmelidir.

Yoldan gelen kimsenin sıhhat ve afiyet içinde dönüş hakkı ve bir şükür olarak kardeşlerine bir şeyler ikram etmesi, dostlarına ziyafet çekmesi müstehaptır. Resûlullah (s.a.v), Efendimiz Medine'ye geldiklerinde bir deve kurban etmiştir.103

Resûlullah (s.a.v) yoldan geceleyin dönmeyi yasaklamış104 ve:

"Sizden biriniz, seferden döndüğünde haber vermeden, aniden ailesinin yanına gece girmesin."105 buyurmuştur.

Resûlullah (s.a.v) Efendimiz, bir yol dönüşünde ailesinin yanına geceleyin (geç vakit) gelmezdi. Gelişini ya sabaha ya da akşamdan önceye rast getirirdi.106 Seferden genelde kuşluk vakti dönerdi.107 Önce mescide uğrayıp iki rekat namaz kılar, biraz oturur, sonra hane-i saadetine teşrif ederdi.108

Şartlarımız uygun olduğu sürece bu edeplere dikkat etmelidir. Bunda büyük bir fazilet ve sünneti ihya sevabı vardır. Ancak, kafilenin ve yolun durumuna göre, gece gündüz dönüş ve iniş saatleri değişebilir.

Mukaddes yerleri ve kâmil velileri ziyaretten maksat Allahu Teala'ya yaklaşmaktır.

Mürid, mürşidini ziyaret edip dönerken niyetini, kalbini, durumunu gözden geçirmelidir. Nasıl bir vaziyette gelip hangi hâlde geri döndüğünü düşünmelidir. Kazancının ne olduğuna bakmalıdır. Samimi olarak ziyaretinin tekrarını istemelidir. Ziyaretten sonra yönü memlekete dönse bile, gönlü mürşidinde ve onda gördüğü güzel hâllerde kalmalıdır. Onu kendisine örnek alıp, biraz daha iyi ve samimi kulluk yapmaya niyetlenmelidir. Mürşidi ile bağını kuvvetlendirecek amellere sarılmalıdır. Onunla arasındaki güzel hukuku geliştirecek hizmetleri aramalıdır. Muhabbetini artıracak edepleri öğrenmeli, mürşidini sevindirecek vazifeleri üstlenmelidir. Döndüğü yerlerde, mürşidinin sadece adını değil, ondaki yüksek ahlakı bir derece olsun yaşayarak yaymaya çalışmalıdır.

Şu gerçek unutulmamalıdır: Hakiki mürid, milletin içinde mürşidi ile övünen kimse değildir. Asıl mürid, mürşidinin kendisiyle Allah'ın huzurunda övündüğü ve sevindiği kimsedir.




KABİR ZİYARETİ ADABI

Kabir ziyareti, ilim, tefekkür ve kabrin içindekine dua için yapılır. Ancak, ziyaret edilen kimse, bir peygamber veya veli ise, onların ruhlarından manen istifade edilir ve feyiz alınır.

Bir peygamber veya salih insanın kabri ziyaret edilirken abdestli bulunmalıdır. Eğer gusül abdesti alınırsa daha bereketli olur. Ziyaret edilen zatı, sanki hayattaymış gibi hürmet ve edebi muhafaza ederek ziyaret etmek gerekir. Büyükler bu konudaki edepleri şöyle belirtmişlerdir:

Büyüklerden birisinin mezarını ziyaret eden mürid, kalbini her türlü dış alakalardan boşaltmalıdır. İçini dünya endişe ve bağlarından temizleyip kalbini rahatlatmalıdır. Ziyaretini ettiği zatın ruhaniyetini sadece bir nur şeklinde düşünmelidir. Kalbiyle kabirde yatan zata yönelmeli ve kabir sahibinin feyizlerinden bir feyz ve hâllerinden bir hâl zuhur edinceye kadar o nuru kalbinde tutmalıdır.

Mürid, yüce zatları yüksek makamları ziyaret ederken, mürşidini rabıta ederek, onu önüne alarak ve gönlüne koyarak ziyaret ederse, hem kalbi uyanık olur, hem edebi muhafaza edebilir. O zaman gelen feyiz kendisine göre değil, gönlündeki mürşidine göre olur.

Allah dostlarının ruhları "illiyyin" makamında bulunur. Bu makam Cenab-ı Hakk'ın huzurunda kabul görmüş kimselerin ruhlarına tahsis edilmiştir. Bu şerefe ulaşan ruhların üzerine devamlı ilahi nur, feyiz, ve ihsan akmaktadır. Bu sebeple onlar feyz kaynağıdır. O kaynağa kalbini bağlayabilen kimse ondaki feyze ulaşmış olur.

Ziyaretçi, kabre yaklaşıp evvela selam verir. Mezarın ayak ucuna yakın sağ tarafında durur. Ona karşı hayatta nasıl davranması gerekiyorsa aynı edebine muhafaza eder. Bir Fatiha ve on bir ihlas okur. Sevabının bir mislini ziyaret ettiği zata ve diğer müminlere hediye eder. Sonra oturur. Feyz almak için kalbiyle kabirdeki velinin ruhaniyetine yönelir. Kalbinde bir eser doğuncaya kadar bu hâl üzerinde kalır.

Ziyaretçi feyz almaya ve mevta da feyz vermeye kabiliyetli ise muhakkak bir eser zuhur eder. Ziyaret edilen zat, seyr-i sülukundan sonra hâlkın irşadı için geriye döndürülmüş ve irşada mezun kılınmış bir veli ise, meydana gelen nispet eseri yavaş, durgun ve devamlı olur. Eğer mevta, cezbe hâlinde kalmış ve irşat izni verilmemiş velilerden ise, gelen tesir ani, keskin, hızlı, geçici ve çabuk olur.

Ziyaret edilen veli, ziyaretçi müridin mensup olduğu yolun büyüklerinden değilse mürid, "telebbüsî" rabıta içinde, yani mürşidini önüne alıp onun hâl, hareket ve kıyafetine bürülü olarak oturması lazımdır. Böyle yaparak feyz alma işinde mürşidini arada vasıta etmelidir.

Bir velinin kabri ziyaret edilince, veli ziyaretçiyi tanır, selamını alır. Veli kabri üstünde Allah'ı zikretmeye başlayan ziyaretçi ile beraber zikreder. Allah dostları ölümle, bir evden diğerine geçmiş gibidirler. Vefatlarından sonra onlara edilecek hürmet, hayatlarında olduğu gibidir, kendilerine, hayatta gösterilen edebin aynısını göstermek lazımdır.109

Bereket olsun diye elini kabre sürüp eli yüze meshetmek veya kabri öpmek uygun değildir.110 Kabre karşı namaz kılınmaz. Okunan sûre ve ayetlerin sevabı Resûlullah (s.a.v) Efendimizden başlayarak geçmiş büyüklere, kabirdeki zata, varsa etrafındaki mevtalara, vefat eden anne babaya, yakın akrabaya ve diğer müminlere hediye edilir.

Kabrin başında Fatiha ve ihlas sûresi yanında Yasin, ve Mülk sûreleri de okunâbîlir. İstenirse, Bakara sûresinin ilk beş ayeti (Elif Lam Mim), Ayete'l-Kürsi, Amenerrasûlü, Takasür sûresi ve kolayına gelen başka sûreler okunâbîlir. En dar zamanda, mevtaya selam verdikten sonra bir Fatiha üç ihlas okuyup bağışlamak yeterlidir.

Büyük zatları ziyaret eden mürid, hayatta olan mürşidine de dua etmelidir. Duanın kabul edileceği kıymetli zaman ve mekanlarda müridin mürşidini dualarına katması, sadakatın ve sadık evlatlığın gereğidir. Bu aynı zamanda duasının kabulü için en güzel bir vesiledir. Efendimiz (s.a.v) kardeşin ve dostların gıyabında yapılan dualara meleklerin amin dediğini ve bu duayı Yüce Mevla'nın hemen kabul ettiğini müjdelemiştir.111

Kabirdeki veliden bizzat bir şey istenmez; o vesile edilerek her şey Allahu Teala'dan istenir. Mesela; ey Allah'ın dostu, beni affet, bozulmuş işlerimi düzelt denmez. Ancak:

"Ya Rabbi, şu kabirde yatan peygamberinin (a.s) veya dostunun hürmetine, ona verdiğin nur ve aşkın şerefine senden affımı diliyorum, şu işimde hayırlı bir sonuç istiyorum" denebilir.

Kabirleri ziyaret Allah rızası için yapılan bir vazifedir. Vefat eden anne ve babanın kabirlerini Cuma günü ziyaret etmek müstehaptır.112


HER HÂLDE EDEP

Sahabenin ve salihlerin kabirlerini ziyaret ederken, onları rahatsız edecek hâllerden sakınmalıdır. Erkek kadın birbirine karışmış ve sıkışmış olarak ziyaret edilmez. Böyle durumlarda türbenin içine girmeye veya kabre yakın olmaya kendini zorlamamalıdır. Huzur ve edep içinde biraz uzaktan, hatta türbenin dışından bile selam verilip, ziyaret ve dua yapılabilir.

Edep çiğnenerek ibret ve sevap alınamaz. Bu sükunet ve edeplere özellikle Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin, Sahabe-i Kiram'ın ve büyük zatların türbe ve kabirlerini ziyaret ederken dikkat etmelidir. O huzurda kargaşadan çekinmeli, itip kakarak kimseyi rahatsız etmemelidir.

Büyük arif Hace Alaüddin Attar (k.s) kabir ziyaretinin hedefini şöyle belirtmiştir:

"Mürid, büyüklerin mezarların ziyaret ettiğinde, orada yatan büyüğün sıfat ve hâllerinden ne anlamış ve ne sebeple kendisine yönelmiş ise o derecede feyiz alır. Mukaddes ruhlara yönelmek için zahiren uzak olmanın bir zararı yoktur. Ancak asıl iş, kabirde yatan zatın sıfatlarını anlamaktır. Hz. Şah-ı Nakşibend (k.s) şu beyitleri çok söylerdi:

Büyüklerin kabrine bağlanmaktan ne çıkar Onların yaptığını yap, sen de hedefine var.

Allah dostlarının kabirlerini ziyaretten gaye, mezara değil, Cenab-ı Hakka yönelmektir. Oradaki velinin ruhaniyeti Allahu Teala'ya yönelmek için ancak bir vesiledir.113

Kabir ziyareti konusunda, müridin dikkat edeceği başka bir husus da, bir Peygamber (a.s) veya büyük zatın kabrini ziyaret ederken, kalbi toplamak ve istifadeyi çoğaltmak için rabıtaya sarılmaktır. Bu konuya büyükler çok önem veriyorlardı .

Seyyid Sultan Muhammed Raşid Hz.leri (k.s), bir sohbetinde buyurdu ki:

"Mürid, sofi, mürşidinden izinsiz türbe ve merkadlere gidemez, gitmemesi lazımdır." Sonra bir müddet sustu, biraz sonra: "Rabıtasız gidemez!" buyurdu. İzinsiz gidemez hükmünü, rabıtasız gidemez şeklinde ifade etti. Bunun manası şudur:

Mürid mürşidini rabıta ederek türbe ve merkadleri ziyaret ederse, onun vesile ve bereketiyle büyük menfaat elde eder. Yoksa, kendi nefsi ile yapacağı ziyaretlerden gerçek menfaat göremez. Dikkat edilirse Seyyid Muhammed Raşid Hz.leri, sohbetinde önce "izinsiz gidemez" buyurdu, sonra bunu değiştirerek "rabıtasız gidemez" buyurdu. Yani bu konuda içtihat yaptı ve hükmü kolaylaştırdı ki ümmet-i Muhammede, sofilere zorluk olmasın. Çünkü, Seyda Hz.leri tasavvufta müçtehid idi. Bu sohbet benim aklımda kalmıştı.

Bir gün bu konuyu Gavsımız Seyyid Abdulbaki (k.s) Hz.lerine sordum:

"Kurban, adaba göre sofinin önce mürşidini, sonra büyüklerin türbelerinin bulunduğu merkadi ziyaret etmesi gerekiyor. Oysa, bu gün bazı sofiler, önce merkade gidip ziyaret ediyorlar; buna Gavsımız ne buyururlar." O zaman Gavsımız:

"Önce merkade gitmelerinde bir sakınca yoktur, gidebilirler." buyurdu ve peşinden şu sohbeti yaptı:

"Şeyh Abdurrahman Tahi Hz.leri, hâlifesi Şeyh Fethullah Verkanisi ile hacca gitmişlerdi. Hac vazifesini yaptıktan sonra Medine-i Münevvere'ye geldiler. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin Ravzasına yaklaştıklarında, Şeyh Fethullah şeyhinin rabıtasını yapmaya başladı. Şeyh Abdurrahman Tahi Hz.leri ona dönüp:

"Molla Fethullah! Burada da mı Sadatın rabıtasın yapıyorsun?" diye sordu. Şeyh Fethullah:

"Evet Kurban, asıl burada Sadatın rabıtasını yapmam lazımdır. Sadatın rabıtası olmazsa, ben bu perişan hâlimle, hangi yüzle iki Cihanın Efendisinin huzuruna çıkarım. Ben rabıtaya en çok burada muhtacım. dedi."

Buradan anlaşılıyor ki yüksek makam sahibi büyükleri ziyaret eden bir mürid o makamların edebini, o makamdaki zatların kıymetini ve onlara karşı yapılacak hürmet şeklini çok iyi bilen mürşidini gönlüne ve önüne alırsa, nefsi ile baş başa kalmaz, eli boş dönmez.

Müridin her zaman her yerde ve her işte en önemli sermayesi edeb ve tevazudur. Kendini hiç bilerek mürşidini önüne aldığında, o vesile ile gelecek bereket müridin manevi hâline göre değil, mürşidin manevi derecesine göre olur ve asıl menfaat müride kalır. Bundan, ziyaret edilen zatın noksan olduğu anlaşılmasın. Kusur ve noksanlık ziyaretçi müridin nefsindedir. Mürşid, büyüklerin derece ve kıymetini çok iyi bildiğinden mürid onu bir aracı yapmış, bu vesile ile kalbini toplamış ve kazancını artırmış olur.

Kâmil bir mürşidin sevgisi ve edebi ile kalbi dolu bir mürid, büyük zatlardan birinin kabrine yöneldiğinde, kabirdeki zat onun gönül tahtında oturan büyüğün hatırına müride manen iltifatta bulunur ve onun için Allah'a istiğfar eder. Bu da müride yeter.

14-08-2009 19:54:01
 
4.Bölüm MÜRŞİDİN HİMMET ve TASARRUFU
4.Bölüm MÜRŞİDİN HİMMET ve TASARRUFU


MÜRŞİDİN HİMMET ve TASARRUFU

Himmet, Yüce Allah'ın sevdiklerine ikram ettiği özel rahmetidir. Mürşid-i kâmil, Yüce Allah'ın halifesidir; yer yüzünde en mühim görevi üstlenmiş muttaki dostudur. Yüce Allah bu dostlarına verdiği görev kadar destek de vermektedir. Allah dostlarına verilen bu yetki ve müjdeler şu ayet-i kerimede özetle ifade edilmiştir:



"Bilesiniz ki, Allah dostlarına hiçbir korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de.

Onlar, iman edip takvaya ermiş olanlardır.

Onlar için dünya hayatında ve ahiret hayatında nice müjdeler (keramet ve güzel haller) vardır. "114

Büyük arif İmam Gazâli (k.s), Yüce Allah'ın gerçek takvaya eren dostlarına kırk çeşit keramet verdiğini, bunların yirmisini dünyada bahşettiğini, yirmisini de ahirette vereceğini belirtmiştir. Dünyada verdiği keramet ve destekler içinde şunları da saymıştır:

Yüce Allah, muttaki dostlarını, sever, onları yüce katında özel olarak zikreder, meleklerine över. Bu ne büyük bir ikram ve şereftir.

Yüce Allah, dostunu özel himayesine alır; onun bütün işlerine kefil olur. Onu düşmanlarından korur. Onun gönlünü yüce marifeti ve muhabbetiyle zengin eder. Onun Allah'tan başka bir derdi olmaz.

Yüce Allah, dostlarına bir heybet verir; onu görenler kendisine boyun büker, hürmet eder, tevazu gösterir.

Yüce Allah dostlarını gönüllere sevdirir; bütün müminler onu sever, kendisini hürmetle anar.

Yüce Allah, dostlarını bütün aleme rahmet ve bereket vesile yapar. Onun her sözü, her işi bereketlidir. Onun bastığı topraklar, gezdiği yerler, gördüğü insanlar, kendisiyle bereketlenir, feyizlenir.

Yüce Allah, yeri, karayı, havayı, denizi, hayvanları, dostunun emrine verir. O bunları dilediği zaman istediği gibi kullanır.

Yüce Allah yerin hazinelerini dostunun önüne açar, eline verir. Ancak o, bütün bunları gizli bir tuzak görür; hepsinden Allah'a sığınır; Allah'tan sadece O'nun sevgisini ve rızasını ister. Bu tür keramet ve nimetlere takılıp Yüce Sevgilisinden kopmaz.

Yüce Allah dostlarını ulu kapısına arz edilecek işlerde bir vesile ve reis yapar. Halk ilahi huzura girmeye onu vesile eder; ona hizmet ettirerek halka sevdirir ve bu vesile ile insanların hidayetine vesile eder. Onun aracılığı ile ihtiyaçlar ilahi huzura arz edilir, onun hak katındaki hatırına dertlere çare aranır, o, sıkıntılardan kurtuluş ister.

Yüce Allah, dostlarının duasını kabul eder. Onlar ne isterse verir. Bir işte şefaatçi olurlarsa, dileklerini geri çevirmez. Bütün bunlar Yüce Allah'ın dünyada iken dostlarına verdiği keramet ve yetkilerdir. Bir de ahirette verecekleri vardır ki, onların birincisi meleklerin teşrifatı ve selamı ile hoş bir halde ruhlarını teslim etmektir."115

İşte dünyada muttakilere imam yapılan kâmil mürşidler, bu tür yetki ve tasarrufa sahip yapılmışlardır. Onlara verilen bu yetkileri şu meşhur kudsi hadis çok güzel özetlemektedir:

"Kim benim velilerimden birisine düşmanlık yaparsa, ben ona karşı harp açarım/ondan dostumun intikamını alırım.

Bir kulum farz kıldığım amelleri yaparak bana yaklaştığı gibi, hiçbir şeyle bana yaklaşamaz. Kulum nafile ibadetleri ile de devamlı bana yaklaşır. Nihayet onu severim.

Ben bir kulumu sevdiğim zaman, (kendisine vereceğim özel nurum ile) onun işiten kulağı, konuşan dili, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı, anlayan kalbi olurum. O artık benimle işitir, benimle konuşur, benimle görür, benimle tutar, benimle yürür, benimle anlar. Benden bir şey isterse, istediğini veririm; bana sığınırsa kendisini korurum."116

Büyük müfessir İmam Fahruddin Râzî (rah), bu hadis-i kudsiyi velilere verilen kerametin en güzel bir delili olarak görür ve şu açıklamayı yapar:

"Bir insan samimiyetle Yüce Allah'a kulluğa devem ederse, Allah'ın: "onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli olurum" buyurduğu bir makama yükselir. Yüce Allah'ın sevdiği kuluna ikram ettiği celal nuru, onda bir kulak olunca, o, yakını işittiği gibi, uzağı da işitir. Bu nur, bir kul için göz olunca, o, yakını gördüğü gibi, uzağı da görür. Yine Allah'ın celal nuru bir kulda el olunca, o kul, zora, kolaya, yanındakine, uzaktakine, çok şeye gücü yeter."117



MÜRŞİD-İ KAMİL ALLAH İÇİN SEVİLMELİDİR


Mürşid-i kâmil kendisine verilen bütün manevi nimetleri Allah yolunda, insanların irşadında kullanır. İnsanlar da bir veliyi irşad olmak, kalbini uyandırmak, nefsini ıslah etmek, dinini güzel yaşamak ve böylece Allah'a yaklaşmak için vesile etmeli, ahireti için mürşidden dua ve himmet istemelidir

HİMMET, İLAHÎ KADERE BAĞLI BİR RAHMETTİR

Mürşid-i kâmil, ilahi takdire teslim olmayı en büyük amel görür; bunun için ilahi hükme tabi olur. O, bütün faydanın ve zararın, iman ve hidayetin, rahmet ve azabın, tatlının ve acının Yüce Allah'ın kudret elinde olduğunu bilir; devamlı O'na yönelir; O'na güvenir. Asıl veren Allah'tır; kâmil veli, kula verilen rahmet, feyiz ve muhabbet için bir vasıtadır.

Yüce Allah, dünya aleminde rahmetini ve nimetlerini kulları eliyle ulaştırmayı sevmektedir. Bunun için melekleri, peygamberleri, velileri ve diğer sebepleri yaratmıştır.

Himmet bir keramet çeşididir. Yüce Allah'ın dostlarına bir ikramı olan keramet, ilahi kudretin tecellisidir. Yüce Allah, Peygamberlerini (a.s) bir çok mucize ile desteklediği gibi; irşatla görevli velilerini de özel yetkilerle donatıp desteklemiştir.

Keramet haktır, vardır ve vâkidir. Keramet, ikiye ayrılır. Birisi, zâhirî alemdeki maddi işlerde olur. Bunun çeşitleri çoktur. Diğeri, manevî keramettir; mâna aleminde zuhur eder, kalp, gönül ve ruh üzerinde gerçekleşir. Veli için, havada uçmak, ateşi yutmak, bir anda dünyayı gezip dolaşmak gibi maddi kerametler şart değildir. Ancak mânevi kerametin her velide bulunması şarttır.

En büyük manevi keramet, velideki sarsılmaz iman, yakin, ilahi feyiz, aşk, kalplere tasarruf etme, gönülleri Allah'a bağlama, nefsi ıslah edip kötü bir sıfatı iyi ahlaka çevirme ve gece gündüz istikamet üzere hak yolda yürüme kerametidir.

Yüce Allah, kâmil mürşidlere mâna aleminde, ruh ve kalp ikliminde tasarruf etme, gönülleri tesiri altına alma, ilahi nur ve nazarla azgın nefisleri uslandırma ve terbiye etme yetkisi vermiştir. Onlar, mana aleminin sultanlarıdır. Onlardan iman selameti ve gönül safiyeti için himmet ve yardım istemelidir; kalbimizin dirilmesi için feyizleri talep edilmelidir. Nefsimizi terbiye için nurlu nazarları altına girmeye can atmalıdır.

Kâmil mürşidler, Yüce Allah'ın: "Eğer siz Allah'a (yani O'nun dinine) yardım ederseniz, Allah da size yardım eder."118 Ayetinin sırrına ve müjdesine ulaşmışlardır. Onların üzerinde hiç eksilmeyen bir rahmet, feyiz ve ilahi destek vardır. Onlar bu destekle Yüce Allah'ın dinini yaşamakta ve gönüllere ilahi sevgiyi aşılamaktadırlar. Yoksa bu iş maddi akıl, fikir, para, edebiyat ve temenni ile olacak bir şey değildir

KISSA: Her şey O nun (c.c) elinde

Büyük ariflerden Şeyhu'l-İslam Ahmed Cami Hz.lerinin huzuruna bir Türkmen beyi geldi. Yanında ailesi de vardı. Kadının elinde son derece güzel yüzlü bir çocuk bulunuyordu. Çocuğun iki gözü de kördü. Anne-baba büyük bir ızıdırap içindeydiler. Üzüntü ile Ahmed Cami Hz.lerine yaklaştılar ve:

"Efendim! Bu bizim tek oğlumuz; her şeyi güzel, fakat iki gözü görmüyor. Dünyayı gezdik, pek çok doktora gittik, bir çare bulamadık. Dua edecek bir çok veliye ve ulu kişiye gittik, fakat sonuç alamadık. Bizim malımız çoktur; bu yolda hepsini feda etmeye hazırız. Sizin dualarınızın Allah katında kabul edildiğini işittik; kapınıza geldik. Lütfen şu oğlumuza bir nazar ve dua edeniz de gözleri açılsın; bütün malımızı size hediye edelim. Eğer siz de himmet etmezseniz, biz kendimizi yerden yere vurup helak olacağız. Bizi boş çevirmeyin!" diye yalvarmaya başladılar. Ardından yüksek sesle ağlamaya başladılar. Ulu veli böyle bir istek karşında irkildi. Çünkü kendisinden mucize gibi bir şey isteniyordu. Bunu edebe aykırı buldu ve onlara:

"Bu ne acaib bir istek! Körlerin gözlerini açmak Hz. İsa Peygamberin (a.s) mucizesidir. Ahmed Câmi kim oluyor ki ondan bu işi istiyorsunuz? Dedi ve yavaş yavaş oradan uzaklaştı. O sırada Türkmen Beyi ile hanımı kendilerini yere atıp hıçkırarak ağlamaya başladılar. İşte o Anda Ahmed Câmi Hz.lerinin kalbine ilahi bir varidat ve nur hücum etti; içinde bir ses yankılandı, Hazret kendisini tutamadı, iradesi dışında dilinden:

-Biz yaparız, o değil!" sözleri döküldü.

Yanında bulunanlar bu sözü işittiler. Ahmed Câmi birden geri döndü; çocuğun yanına gitti, iki baş parmağını küçük yavrunun gözlerine dayadı ve: "Allah'ın izniyle aç gözlerini ve gör! diye seslendi.

Ellerini çekti, çocuk ışıl ışıl görmeye başladı. Herkes dehşet içinde kalmıştı. Anne-babası çocuğa sarılıp ağlamaya başladılar ve izin alıp sevinç göz yaşları içinde oradan ayrıldılar. Orada bulunanlar Ahmed Câmi Hz.lerine:

-Efendimiz! Önce: 'Ahmed kim oluyor ki bu işi yapsın' dediniz, sonra da: "Biz yaparız, o değil' buyurdunuz. Bu sözlerin manası ne idi? diye sordular; Hazret şu cevabı verdi:

-İlk söz benim sözümdü ve doğrusu bu idi. Ben tek başıma bu işe güç yetiremezdim. İkinci söz bana ait değildi; o kalbime ilham edildi, sırrıma indirildi. O Rabbime ait bir ilhamdı. Bana:

"Ölüleri İsa mı diriltir, körlerin güzünü İsa mı açar, dilsizlerin dilini İsa mı çözer? Onların hepsini biz yaparız!" dendi. Sonra da:

"Geri dön, biz o çocuğun güzünün açılması için seni vasıta yaptık" buyruldu. Bu mana kalbime öyle tesir etti ki iradem dışında dilimden döküldü. O söz ve iş Cenab-ı Hak'tan geldi; Ahmed'in elinde zuhur etti, nefesinde gözüktü." (Şeyh Safi, Raşahat, 142-143. (Sadeleştirme)

14-08-2009 19:57:47
 
5.Bölüm HİZMETTE EDEP
5.Bölüm HİZMETTE EDEP


HİZMETTE EDEP

Hizmet müminin aynasıdır. Hizmet, imanın ve güzel Müslümanlığın ölçüsüdür. Hizmet, Cenab-ı Hakk'ın ahlakının kulda yansımasıdır. Kul rahman ve Rahim olan Rabbini tanıdığı ölçüde O'nun kullarına merhametli, faydalı ve yakın olur. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin tarif buyurduğu gibi, gerçek Müslüman, insanların kendisinden bir zarar görmediği, herkesin ondan rahat ettiği, emin olduğu, fayda gördüğü bir kimsedir. Kendisine güvenilmeyen, insanları sevmeyen ve kimse tarafından da sevilmeyen kimse imanın tadını tadamaz.119

Arifler: "Hizmetteki edep hizmetten daha üstündür." demişlerdir. Bütün ilahi emirler, ibadetler, hayır ve hizmetler edep öğrenmek içindir. Her işi edep güzelleştirir.

Manevi terbiyenin sonu, halktan kaçmak, işten el etek çekmek değil, halkın arasına dönmek ve hizmet etmektir. Tasavvuf terbiyesinin en büyük hedefi insanı herkese rahmet olacak bir kıvama getirmektir. Öyle bir kimseden Cenab-ı Hak da razı olur, bütün yaratılmışlar da razı olur.

Büyükler sufiyi şöyle tarif ederler:

Sufi, Allah için her şeyini feda eden kimsedir. Sufi, toprak gibidir; herkesi üzerinde taşır. Nasıl ki toprağa bir pislik atılsa, toprak onu içine çeker temizler. Sonra güzel meyve ve çiçek olarak meydana çıkarır. Sufi de böyledir; ona kim nasıl davranırsa davransın ondan sadece güzellik ve hayır ortaya çıkar.

Sufi, güneş gibidir; herkesi aydınlatır, ısıtır, olgunlaştırır. Sufi, Yüce Rabbi ile huzur bulmuştur; herkese huzur verir. Sufi, hak adamıdır; hak söyler, haklıyı sever, hak kimde ise onu över. Sufi, Hakk'a aşıktır: Hak adamı halkla çekişmez, çekişmeyi bilmez.

Allah dostları, alemlere rahmet olan Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimizin meşrebi üzere hareket etmeyi en büyük gaye edinmişlerdir. Efendimiz (s.a.v) hiçbir ayırım yapmadan bütün insanları muhatap almış ve hepsine rahmet olmuştur. Muhataplarına dost veya düşman diye değil, Allahu Teala'nın kulu gözüyle bakmıştır. Yaptığı iyilikleri kimsenin başına kakmamıştır, hiç kimseyi minnet altına sokmamıştır. Onun en büyük sünneti, başkasının yükünü çekmek, ihtiyaçlarını gidermek ve yüzünü güldürmektir.

İşte bütün hayatını Allah için halka hizmete adayanlar ve bununla Allah rızasını arayanlar, Efendimizin (s.a.v) bu meşrep ve mesleğini iyi tanımalıdır. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz bütün insanlığı hizmet hedefi göstermiş ve şöyle buyurmuştur:



"Bütün halk Allah'ın bir ailesi durumundadır. Bu aile içindeki insanların en hayırlısı onlara en faydalı olandır."120

Arifler demişlerdir ki: "Bir kimse bütün halkı kendisi için bir âile ferdi gibi görmedikçe gerçek sufi olamaz."121

Nakşibendi yolunun piri Şah-ı Nakşibend Hz.leri, bu yolun usul ve meşrebini şöyle tarif etmiştir:

"Bizim usulümüz, halkın içinde Cenab-ı Hak ile beraber olmaktır. Yolumuz sohbet ve halka hizmet yoludur. Halktan kaçmakta şöhret, şöhrette afet vardır. Hayır, halkın içinde bulunup herkese Allah rızası için hizmet etmektedir."122



Hizmetin Kıymeti

Allah rızası için bir hizmetin içinde bulunmak kadar kazançlı bir iş yoktur. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz hizmet ehlini şöyle övmektedir:

"Bir topluluk içinde en büyük sevabı onlara hizmet eden alır."123

"İnsanların en hayırlısı, diğer insanlara en faydalı olandır."124

"Sadakaların en faziletlisi, Allah yolunda hizmet etmektir."125

Kardeşlere yapılan hizmet, nafile ibadetten daha üstündür. Bu konuda şu hadisleri hatırlatmamız yeterlidir:

Resûlullah (s.a.v) Efendimiz bir müminin ihtiyacı için koşmanın faziletini ve şerefini şöyle belirtiyor:

"Bir mümin kardeşimin ihtiyacını görmek için yürümem bana, şu mescidde (Mescid-i Nebide) oturup bir ay itikafa girmekten daha sevimlidir."126

Hizmetin en büyük kerameti insanı Allahu Teala'nın sevgi ve yardımına mazhar etmesidir. Efendimiz (s.a.v) buyuruyor ki:

"Bir kul, din kardeşinin yardımında bulunduğu sürece, Allah da onun yardımında olur."127.

Ashabtan Abdullah İbnu Abbas (r.a), Hz. Peygamber'in (s.a.v) mescidinde itikafa girmişti. Yanına bir adam geldi, selam verdi ve oturdu. İbnu Abbas (r.a) adamın yüzüne baktı, onu biraz kederli gördü:

-Ey falancı! Seni kederli ve üzüntülü görüyorum, bir sıkıntın mı var? Diye sordu. Adam:

-Evet, ey Allah Rasülünün amcasının oğlu. Falancının üzerimde velâ hakkı var, para karşılığında beni hürriyetime kavuşturdu. Fakat şu kabirde yatan Peygamber hakkı için söylüyorum, üstlendiğim borcu ödeyecek gücüm yok" dedi. İbnu Abbas (r.a):

-Ona senin hakkında konuşsam olur mu? Diye sordu. Adam:

-İstersen bir konuş" dedi. İbnu Abbas (r.a) hemen ayakkabılarını giydi, mescitten çıktı. Adam:

-İtikafta olduğunuzu unuttunuz herhalde!" diye hatırlatmada bulundu. İbnu Abbas (r.a):

-Hayır unutmadım. Fakat ben şu kabirde yatan Hz. Peygamber'i (s.a.v) işittim. O aramızdan ayrılalı çok geçmedi. Bu arada İbnu Abbas'ın gözlerinden yaşlar boşandı. Sözüne devam etti: Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurdu:

"Kim bir din kardeşinin ihtiyacını gidermek için yürür ve sıkıntısını giderirse, bu yaptığı onun için on senelik itikaftan daha hayırlıdır. Halbuki, kim Allahu Teala'nın rızası için bir gün itikafa girse Allahu Teala onunla cehennem ateşi arasında üç hendek koyar. Her bir hendeğin arası doğu ile batı arası kadar uzaktır."128

Ashabın büyüklerinden Muaz b. Cebel (r.a) demiştir ki: Allah yolunda cihada giden arkadaşlarımın eşyalarını hazırlamam, yüklerini düzeltmem ve bineklerini çekip çevirmem bana on nafile hacdan daha sevimlidir."129

Ebu Kilabe el-Basri (rah.), şu hadiseyi anlatmıştır:

"Resûlullah (s.a.v), yolculuk yaparken ashabını gruplara ayırıyordu. Bir defasında grubun birisi Efendimiz'in (s.a.v) huzuruna gelerek gruptaki bir şahsı şöyle övmeye başladılar:

"Ey Allah'ın Resûlü! Biz bunun gibisini görmedik. Bir yere indiğimizde hemen namaza koşar; durmadan namaz kılar. Hareket edince tek işi Kur'an okumaktır. Bir de devamlı oruç tutuyor." dediler. Resûlullah (s.a.v):

"Ona bunları yapma imkanını kim veriyor. O bunları yaparken ihtiyaçlarını kim görüyor?" diye sordu. Arkadaşları:

"Bizler!" diye cevap verdiler. Resûlullah (s.a.v), aynı soruyu bir kere daha sordu. Onlar tekrar:

"Bizler!" diye cevap verince, Efendimiz (s.a.v):

"Bu durumda sizin hepiniz ondan daha hayırlısınız buyurdu."130

Hace Ubeydullah Ahrar (k.s) hizmetin ibadetler içindeki sevap ve yerini şöyle belirtir:

"Hâcegân yolunda (Nakşibendî terbiye sisteminde) içinde bulunulan vaktin icabı neyse ona göre davranılır. Şahsi zikir ve murakabe, ancak Müslümanlara hizmet edecek bir durum olmadığı zaman yapılır. Gönül almaya vesile olacak bir hizmet, zikir ve murakabeden önce gelir. Bazıları nafile ibadetlerle uğraşmanın hizmetten üstün olduğunu zannederler. Halbuki gönül feyzini temin eden şey Allah için başkalarına hizmet etmektir."131

Ölçü şudur: Hak yolcusu farzların dışında hangi iş ve ibadeti yapacağını kendisi belirlemez. Tercihi mürşidine bırakır. Mürşid ona hangi işi ve nafile ibadeti gerekli görüyorsa onu emreder. İnsan için en hayırlısı ve emniyetlisi odur. Hizmet eden zikir çekmez denemez. Zikir, duruma göre değişik şekillerde yapılabilir. Fakat şunu unutmamak gerekir: Zikir hiç ara verilmeyecek bir ibadettir. Bütün ibadetlerin hedefi devamlı zikir hâlini muhafaza etmektir. Kalbin Yüce Allah ile irtibatını ve uyanıklığını artırmayan bütün hizmetlere şeytan karışmış olabilir. Bu durumda hizmet ehli, niyet ve vaziyetini bir daha kontrol etmelidir. Hizmetteki hedef, hem nefsimize hem de mümin kardeşlerimize fayda vermektir. Asıl fayda, Yüce Allah'a yakınlık sağlayıp dost olmaktır.



İnsanı Hizmet Ölçer

Mürşid, müridin olgunluk seviyesini insanlarla geçimi ve halka hizmeti ile ölçer. Güzel geçim ve hizmet kadar insanın cevherini ortaya koyan hiçbir şey yoktur. İmandan sonra her mümin güzel ahlakı ile ölçülür. Güzel ahlak, Yüce Allah'ın ve halkın haklarını güzel korumaktan ibarettir. Bununla herkesin niyeti, kabiliyeti, aklı, ilmi ve ulaştığı terbiye seviyesi belli olur.

Abdurrahman-ı Tâhî Hz.leri şöyle buyurur: "Nisbet (manevi feyiz ve yardım) hizmete göredir. Hizmetteki ilahi rahmet hiçbir şeyde yoktur. Nakşibendi tarikatında rahmete sebep olacak her türlü amel ve hizmet vardır. İbadet için evine kapanıp halkın hizmetinden kaçan kimse, pek çok hayırdan mahrum kalır. Sadece zikirle yetinmek olmaz. Mal ve can ile Allah yolunda cihat ve gayret etmek gerekir."132

İnsanın Allah rızası için yaptığı bütün ameller, gayretler, harcamalar hizmetin içine girer. Bunun için hizmetteki edepleri bilmemiz ve korumamız gerekmektedir.

Hizmetin temeli ve ruhu ihlastır. İhlasla yapılan hiçbir işe küçük denmez. Allah rızası için mescitten atılan bir çöp bile hayırdır, hizmettir. İnsan bir hayır yaparken ne yaptığından çok, onu kim için yaptığına bakmalıdır.

Hizmeti kullanıp içimizdeki nefsani hisleri tatmin etmek, insanların rağbetini çekmek, özel çıkarlar sağlamak, baş olma hevesine kapılmak, hizmet edip hürmet beklemek doğru değildir.



Hizmetin Alanı

Hizmette sınır olmaz, yer ve insan seçilmez, cemaat ve millet taassubuna düşülmez. Allahu Teala'nın yarattığı bütün mahlukat hizmette hedeftir. Mümine hizmet gerektiği gibi, mümin olmayan, inkar içinde koşan, haramlara bulaşan insan da hizmete muhtaçtır, ilgiye layıktır. Hizmet, karşımızdakinin ihtiyacını gidermektir.

Hace Ubeydullah Ahrar (k.s) der ki:

"Ben bu yolun feyzini tasavvuf kitaplarından değil, halka hizmetten elde ettim. Herkesi bir yoldan götürürler. Bizi de hizmet yolundan götürdüler. Ben hizmette insan ayırımı yapmadım, hayır umduğum herkese hizmet ettim. Heri'deyken sabahları hamama gider ve Müslümanlara hamamda hizmet ederdim. Hizmette iyi veya kötü, beyaz veya siyah, kuvvetli veya zayıf ayırımı yapmadan herkese hizmet ederdim. Hizmetime karşılık olarak kimse bana bir ücret vermesin diye, işimi bitirir bitirmez hemen hamamdan uzaklaşırdım."133



Hizmet Ahlakı

Hizmette ben yoktur, biz vardır. Benlik birlik için feda edilmelidir ki güzel geçim olsun. Hizmetteki kardeşlerimiz ile doğruyu bulmak için konuşuruz, tartışırız, araştırırız, fakat sonuçta bir noktada anlaşırız. Katiyyen fitne ve ayrılığa kapı açamayız. Birbirimize nefis için kızıp küsülü duramayız. Özellikle başımızdaki idareciler ile farklı düşündüğümüz durumlarda ya onları bizim tercih ettiğimiz doğruya ikna etmeliyiz, ya da onların tercih ettiği doğruya ikna olmalıyız. Aksi tavır ve davranışlar ile hizmeti aksatma hakkımız yoktur. Şu örneği iyi düşünelim.

İmam Zühri (rah) nakleder:

Resûlullah (s.a.v) Efendimiz Şam tarafına Kelb ve Ğassan kabileleri üzerine gördermek üzere iki grup asker hazırladı. Birisinin başına Ebu Ubeyde b Cerrah'ı (r.a), diğerinin başına da Amr b. As'ı (r.a) kumandan yaptı. Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer (r.a) Ebu Ubeyde'nin kumandasındaki grupta bulunuyorlardı. Haraket edecekleri sırada Resûlullah (s.a.v) Efendimiz Ebu Ubeyde ile Amr'ı saadetli huzuruna çağırdı ve:

-Siz ikiniz sakın birbirinize karşı gelmeyin! diye tenbihatta bulundu. Yola çıkıldı. Medine'den ayrıldıklarında, Ebu Ubeyde (r.a), Amr b. As'ı (r.a) bir kenara çekti ve:

-Biliyorsun Resûlullah (s.a.v) Efendimiz bana ve sana: "birbirinize karşı gelmeyin!" diye tenbihatta bulundu. Öyleyse ya sen bana uyacaksın, ya da ben sana uyacağım" dedi. Amr b. As:

-Sen bana uy, idare bende olsun! dedi. Ebu Ubeyde:

-Tamam, ben sana uyacağım, dedi ve Amr b. As iki ordunun da kumandanlığını üstlendi. Bu durum Hz. Ömer'in hoşuna gitmedi. Ebu Ubeyde'ye:

-Sen Nâbiğa'nın oğlu Amr'a mı uyuyorsun? Onu kendine, Ebu Bekir'e ve bizim üzerimize kumandan mı yapıyorsun?, diye söylendi. Ebu Ubeyde (r.a):

-Canım kardeşim! Resûlullah (s.a.v) Efendimiz bana ve ona: "birbirinize karşı gelmeyin!" diye tenbihatta bulundu. Ona itaat etmeseydim Rasulullah'a (s.a.v) asi olurdum, halk işin içine karışırdı. Fitneden korktum. Vallahi ben Medine'ye dönünceye kadar ona tabi olacağım, dedi.134

Hizmette en önemli fedakarlık işte böyle olur. Hizmet ehli nefsini değil hizmeti düşünür. Hizmet ayağa kalksın diye gerekirse nefsini ayaklar altına serer. Bu yolda Allah için tevazu gösterip alçak gönüllü olan kimselerin başı Arş'a değer. O kimseyi Yüce Allah sever. Bu şeref de ona yeter.

Hizmette kin, intikam, acelecilik, düşmanlık, haset ve ihanet olmaz. Hizmet, ihlas kadar edebe ve sevgiye muhtaçtır. Dili acı, yüzü sert, kalbi katı, gönlü dar olan kimse, hizmet edeyim derken hezimete sebep olur. Kalpleri toplamak yerine dağıtır, ısındırayım derken soğutur ve sevdirmek yerine nefret ettirir.

Hizmet içindeki kardeşler birbirlerine edep içinde şefkat ve merhametle davranmalı, acı sözden, asık yüzden çekinmeli, hizmet arkadaşları için istiğfar ve hayır dua etmelidir. Bir mümin diğer mümin kardeşi için hayır dua ediyor ve Allah'tan onun affedilmesini istiyorsa Allah'ın rahmetini üzerine çekmiş demektir. Hizmette hedef nokta kalplerin kaynaşmasıdır.

Resûlullah (s.a.v) Efendimiz, hizmet için yola çıkan kimsede şu niyet ve ahlakların bulunmasını gerekli görmüştür:

1-Allah rızası için yola çıkmak.

2-Başındaki imama ve başkana itaat etmek.

3-Sevdiği malından Allah rızası için kardeşlerine infak ve ikram etmek.

4-Beraber olduğu arkadaşlarıyla iyi geçinmek, onlara yumuşak davranmak.

5-Fitne ve fesattan çekinmek.

Kim böyle yaparsa onun bütün uykusu ve uyanıklığı hayır olur kendisine sevap getirir.

Kim de övünmek, kendini sevdirmek ve gösteriş için yola çıkar, başındaki imamın sözünü dinlemez, insanların arasını açar ve yeryüzünde fesat yayarsa onun elde edeceği hiç bir hayır yoktur."135

Hak yolu, kardeşini kusuruyla birlikte sevme yoludur. Bu yol, vermeyene verme, gelmeyene gitme yoludur. Bu yol, canla başla hizmet edip sonunda kendi kusuruna istiğfar etme yoludur.

Kendisini başkalarından kıymetli görenin ve bunun için herkesten hizmet bekleyenin Allah katında gübre kadar değeri yoktur. Cenab-ı Hakk'ın katında ve halkın yanında kıymetli olmak isteyen kimse, hizmete talip olmalıdır. İnsana verilen sevgi başkasına merhamet içindir. İkram edilen nimet, cömertlik içindir. Akla verilen feraset adalet içindir. Vücuda verilen kuvvet, Hakk'a ibadet, halka hizmet içindir.



Hizmet Tevazu İster

Hizmette iş ve yer seçilmez, verilen hizmet çeşidi ne olursa olsun onu ihlas ve samimiyetle güç yettiği kadar yerine getirmelidir. Önemli olan Allah rızası için hayırlı bir işin içinde olmaktır. Hayırlı işlerde başkan olmak bir maharet olmadığı gibi, geri hizmetlerde koşan birisi olmak da utanılacak bir şey değildir.

Ben bu işte ancak başkan olurum, gerideki işlere bakmam, ben basit şeylerle uğraşacak adam değilim demek ciddi bir manevi hastalık alametidir.

Gönlü Allah'a bağlı kimsenin hizmette nasıl davranacağını Resûlullah (s.a.v) Efendimiz şöyle ifade buyurmuştur:

"Müjde olsun o kula ki, bineğini alıp Allah yolunda cihada ve hizmete çıkar. Başı açık, ayakları toz toprak içinde var gücüyle bu yolda koşar. Kendisine ordunun önünde gözcülük verilse onu hakkıyla yapmaya çalışır. Eğer ordunun arkasında geri hizmetleri verilse onu hakkıyla yapmaya çalışır. İleride veya geride hangi iş verilse o işin gereğini yapmakla meşgul olur."136

Bu hal gerçek hizmet ehlinin ahlakı olmalıdır. Bu gün amir olan yarın memur olabilir. Bir yerde müdürlük yaparken, öbür yerde tuvaletleri yıkamak, yolları temizlemek, sırtında çuval taşımak, soba yakmak, misafirlere hizmet etmek gerekebilir. Allah adamı her iki işi de gönül hoşluğu ile yapar, kimseden utanmaz, yaptığı işi basit ve gereksiz görmez. Amir iken kibre düşmediği gibi, misafirhanede fakirlere hizmet ederken de basit bir iş yaptığını düşünmez. Şu örnekleri bir düşünelim:

Hz. Ebu Bekir (r.a), önceleri ticaretle uğraşıyor, çarşıya inip alış veriş yapıyordu. Ayrıca koyun sürüsü vardı ve zaman zaman onlarla meşgul oluyordu. Bazen mahallesindeki yardıma muhtaç kimselerin koyunlarını sağıyordu. Halife olup kendisine beyat edildiği zaman, daha önce koyunlarını sağdığı bir ailenin kızı:

-Artık bundan sonra koyunlarımız sağılmaz!" diyerek hayıflandı. Kızın sesini işiten Hz. Ebu Bekir (r.a):

-Hayır, vallahi davarlarınızı sağmaya devam edeceğim. Üzerime aldığım bu işin daha önceki ahlakımı değiştirmeyeceğini ümit ediyorum, diye kızı teselli etti ve halife iken de mahallenin koyunlarını sağmaya devam etti. Hatta bazen koyunlarını sağdığı kimselere:

-Nasıl istersiniz, sütü köpüklü mü sağayım, köpüksüz mü olsun? diye sorar, onlar nasıl isterse öyle sağardı. Daha sonra bulunduğu mahalleden Medine'nin merkezine taşındı. Ticaret işiyle halifeliğin beraber yürümediğini görünce, ticareti bıraktı, bütün vaktini Müslümanların hizmet ve idaresine ayırdı. Devlet hazinesinden kendisine ve ailesine yetecek miktar maaş bağladı. Vefat edeceği sırada, elinde biriken bütün malını devlet hazinesine geri teslim etti. Üzerimde Müslümanların mallarından hiçbir şey kalmasın dedi. Bu duruma şahit olan Hz. Ömer (r.a):

-Ebu Bekir peşinden gelenlerin işini zorlaştırdı, onun gibi kim yapabilir, Dedi.137



Herkes Hayra Muhtaçtır

Hizmet ehli hayra doymaz, yaptıklarım bana yeter diye düşünüp kendisini kenara çekemez. Her hizmetin sonunda sanki bir kusur işlemiş gibi üzülürler, Allah'tan kusurlarının affını isterler, devamlı günahlarına istiğfar ederler.

Hiç kimse benim yaptıklarım bana yeter, başka hayır ve sevaba ihtiyacım yok diye düşünemez. Şu hadiseden ibret alınmalıdır:

Bedir harbinde Ashab-ı Kiramın yeterli bineği yoktu. Üç kişi bir deveye nöbetleşe binerek gidiyorlardı. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin de özel bineği olmadığı için, bir deveye Hz. Ali ve Hz. Ebu Lubabe ile nöbetleşe biniyordu. Efendimiz (s.a.v) kendi sırasında deveye bir müddet bindi, sıra diğerlerine geldi. Onlar:

"Siz bininiz ey Allah'ın Rasülü, biz yürüyelim." Dediler. Efendimiz (s.a.v):

"Ben Allah'ın vereceği sevaba sizden daha az muhtaç değilim; siz de yürümek için benden daha kuvvetli değilsiniz. Herkes sırasıyla binecek ve yürüyecek."138 buyurdu.



Hizmette Öncelik Sırası Bilinmelidir

Hizmette öncelik sırasına dikkat etmelidir. Farz bir ibadeti ihmal edip nafile ile uğraşmak hizmet değil hezimettir. Hizmetin hedefi Yüce Mevla'nın rızasına ulaşmaktır. Kulu Allah rızasına ulaştıracak en büyük sebep farz amelleri yapmaktır. İmam Rabbanî Hz.lerinin belirttiği gibi bir farzı yerine getirmek bin sene nafile ibadetle meşgul olmaktan hayırlıdır. Bir farzın içindeki sünneti veya edebi yerine getirmek de farzın dışındaki nafile ibadetlerden hayırlıdır.139

Hizmet ehli önce farz vazifeleri ve hizmetleri yerine getirmeye çalışmalıdır. Hayır ve hizmet yapmaya en yakınlardan başlamalıdır. İnsanlar içinde anne baba hukuku en ön sırayı alır. Anne babayı aç bırakıp mahallenin muhtaçları ile uğraşmak doğru değildir. Cihadın en büyüğü Allahu Teala'ya kulluktan sonra anne baba hukukunu korumaktır. Ancak anne veya baba bir haramı emreder veya bir farzı yapmaktan engellerse o durumda kendilerine itaat edilmez.

Hizmet ehli ailesinin haklarını da dikkate almalıdır. Nefsi yüzünden işini ve eşini ihmal ederek hizmet başarıya ulaşamaz. Ancak hizmetin gerektirdiği fedakarlıktan kimse kaçmamalıdır.

Bir kadın kocasının hak yolundaki hizmetlerini destekler, yardımcı olur ve elinden geldiği kadar ona imkan hazırlarsa, onunla aynı sevabı alır.

Allah yolundaki hizmetlere katılan bir kadın, evli ise kocasının haklarını göz ardı edip nefsinin istediği gibi serbest hareket etmemelidir. Müslüman bir kadının koca ve çocuklarına karşı farz olan vazifelerini yapması zaten dinî bir hizmettir, en büyük hayırdır.



Hizmette Başarı Cemaatındır.

Hizmette benlik olmaz. Bütün hayırların kaynağı Allahu Teala'dır. Kuluna iyiliği ikram eden O'dur. Sonra, bir hayrın meydana gelmesi için tek sebep kulun kendisi değildir; bunun için bir çok sebep mevcuttur. Gökte meleklerin, yerde salih müminlerin hayır duaları, sevgi ve himmetleri unutulmamalıdır.

Hizmetteki başarıyı Yüce Allah'tan, kusurları ve noksanlıları ise nefsimizden bilmeliyiz. Bizim hizmeti değil, hizmetin bizi ayakta tuttuğunu ve ancak hizmetin içinde güzel kulluk yapabildiğimizi kabul etmeliyiz. Hizmet Allahu Teala'nın bir emaneti olduğu için; onu taşıyanlar ilahi himayede olurlar. Yüce Allah dinine hizmet edenlere özel olarak yardım edeceğini, onların ayaklarını hak yolda sabit tutacağını müjdelemiştir.140 Kulun imtihanı başarıdan sonra gelir. Her halde tevazu, şükür ve istiğfara sarılmak peygamberlerin ahlakı ve salihlerin şiarıdır.



Hizmet Sabır ve Cesaret İster

Allah yolunda çekilen çilelerin karşılığı cennet ve ilahi rızadır. Hizmet esnasında önümüze çıkan zorluklar, daha fazla sabır gösterip sevap kazanmamız içindir. Kolay elde edilen şeyler kalıcı olmaz. Hak yolunda koşan bir insanın en büyük hizmeti kendisinedir. Hizmetteki ilk fayda hizmet edene aittir. Bunun için Allah rızası için yola çıkan bir kimse, bu yolda bütün çileleri baştan kabul etmelidir.

Halkın çilesini çekmek bütün peygamberlerin en başta gelen sünnetidir. Onlar, Allah rızası için hayatları boyunca halkın içinde olmuşlar, dertleri ile dertlenmişler, onların zahmet ve yükünü çekmişlerdir. Peygamberlerin sultanı Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz, yeri Arş-ı A'la ve cennet iken yeryüzündeki insanların arasında zahmet çekmeyi tercih etmişti. Onun insanlar tarafından yerli yersiz rahatsız edildiği gören amcası Abbas (r.a) bir gün Efendimizin huzuruna gelip:

-Ya Rasulellah! Görüyorum ki şu insanlar size çok eziyet veriyorlar, çıkardıkları tozlar zat-ı alinizi rahatsız ediyor. Kendinize yüksekçe özel bir yer yaptırsanız da onlarla oradan konuşsanız! diye üzüntüsünü dile getirdi. Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz'in cevabı şu oldu:

-Hayır! Allah beni içlerinden alıp huzuruna kavuşturana kadar onların arasında duracağım. Varsın ökçelerime bassınlar, elbiselerimi çeksinler, bir şey olmaz."141

Arifler: "canı değerli olanın dini değersiz olur." demişlerdir. Yani insanlardan, fakirlikten, kınanmaktan, gelecekten korkarak Yüce Allah'a dostluk ve güzel kulluk yapılamaz. Korkunun çaresi korkmamaktır. Çilenin çaresi, sevgilinin hatırına çileyi sevmektir. Maldan ve candan fedakarlık etmeden sevginin tadı nasıl tadılacak ve cennete nasıl adım atılacaktır?

Seyyid Abdulbaki Hz.leri (k.s) sık sık: "Korkmayın, eğer illa korkacaksanız Allah'tan korkun." diyerek insanlara cesaret vermektedir.



Hizmetin Temeli İstişaredir.

Bir hizmeti tek şahsa teslim etmek tehlikelidir. Tehlike, hem şahsa hem hizmete ait olur. Hizmetin başında olan kimse, sırf kendi aklına güvenmemelidir. Ayrıca hizmetteki arkadaşlarına kıymet vermeli, onların görüşlerini dinlemeli, ortaya konan görüşleri değerlendirip en isabetlisini tercih etmelidir. Başkan olan kimse kendi tercihine uymasa da doğru görüşü tasdik etmeli, benlik ve kibir ile yanlış görüşünde ısrar etmemelidir.

Bütün hizmet ehli, şu ayetlerdeki edeplere dikkat etmelidir:

"Rasulüm sen onlara Allah'tan bir rahmet ile yumuşak davrandın.

Eğer sen kaba ve katı yürekli olsaydın, etrafında kimse kalmaz hepsi dağılır giderdi. Onlarda gördüğün kusurları affet, onlar için Allah'a istiğfar et ve yapılacak işlerde kendileriyle istişare yap."142

İşte bir istişare örneği:

Hendek harbinin yapıldığı günlerde Müslümanlar ciddi sıkıntılar çekmeye başlamışlardı. Bu durumu gören Hz. Rasululah (s.a.v) Efendimiz, müşriklerle iş birliği yapan ve karşı cephede bulunan Gatafan kabilesinin reisleri Uyeyne b. Hısn ile Haris b. Avf el Mürrî'ye haber göndererek kendileriyle bir anlaşma yapmak istedi. Savaştan vaz geçmelerine karşılık olarak kendilerine Medine'nin senelik hurmalarının üçte birisini vermeyi teklif etti. Onlar da bunu güzel buldular. İki taraf arasında durum konuşuldu ve anlaşma metni yazıldı. Henüz imzalanıp yürürlüğe girmeden önce Rasululah (s.a.v) Sa'd b. Muaz ile Sa'd b. Ubade'yi huzurlarına çağırıp durumu ve varılan anlaşmayı onlarla da istişare etti. Onlar da:

-Ya Rasulellah! Bu işi siz mi istiyorsunuz. Eğer böyle ise biz sizin arzunuza uyarız. Yahut bu mutlaka uymamız gereken ilahi bir emir mi? Yoksa sizin bizi düşünerek yaptığınız bir anlaşma mı? diye sordular. Rasululah (s.a.v):

- Hayır, bunu sizin için yapıyorum. Görüyorum ki bütün Araplar birleşerek tek vucüt olmuşlar her taraftan size saldırıyorlar. Bu şekilde bir dereceye kadar güçlerini kırmayı düşündüm, buyurdu. Bunun üzerine Sa'd b. Muaz (r.a):

- Ya Rasulellah! Bizler bir zaman Allah'a şirk koşardık, putlara tapardık, Allah'a ibadet etmez ve O'nu tanımazdık. Bu günlerde bile bunlar misafir olarak ikram ettiğimiz veya parasıyla sattığımızın dışında zorla bizden bir hurma tanesi yiyemezlerdi. Şimdi Allah bizi İslam'la şereflendirmişken, sizinle ve İslam'la bizi kuvvetlendirmişken nasıl olur da onlara mallarımızı veririz. Onlarla böyle bir anlaşma yapmaya hiç ihtiyacımız yoktur. Allah onlarla bizim aramızda hüküm verinceye kadar onlara kılıçtan başka verecek bir şeyimiz yok, dedi. Resûlullah (s.a.v):

-Evet, dediğin güzel, buyurdu. O zaman Sa'd (r.a) anlaşma metinini aldı, içindeki yazıyı sildi ve: Bize karşı ellerinden geleni yapsınlar, dedi.143

Bu hadisede hizmet ehli için önemli prensipler mevcuttur. Görüldüğü gibi Allah Resûlü (s.a.v) Efendimiz bile kendi fikrini ashabı ile istişare edip değerlendirmeye tabi tutmuştur. Bunu, ayetle sabit olmayıp, ictihada açık olan bir konuda yapmıştır. Ashab-ı Kiram Rasulullah Efendimiz (s.a.v) istedikten sonra değil bütün mallarını canlarını bile vermeye hazır iken, işin aslını öğrenmek için soru sormaktan çekinmemişlerdir. Önce alınan kararın ayetle mi yoksa sünnetle mi ortaya konduğunu sorarak bağlayıcılık yönünü bilmek istemişlerdir. Konuyu içtihada müsait görünce, Allah için bildikleri doğruyu söylemeyi dini bir vazife saymışlardır. Burada Rasulullah Efendimize (s.a.v) herhangi bir itiraz yoktur, aksine onun sevineceği ve rahat edeceği sonucu arama çabası vardır. Rasulullah Efendimiz de (s.a.v) büyük bir olgunlukla önceki kararından rahatlıkla vazgeçmiş ve Sahabinin tercih ettiği doğruya katılmıştır. Farklı hükmü sahabi teklif etmiş, Efendimiz (sa.v) tasdik edip sonuca bağlamıştır.

İstişare yaparken o işten anlayan ehil insanları bulmak da bir vazifedir. Alınan yeni bir kararda onu uygulayacak kimselerin fikir ve desteklerinin bulunmasına özellikle dikkat etmek gerekir. İstişareden sonra varılan sonucu herkesin sonuna kadar desteklemesi gerekir. Karar aşamasında evet deyip veya sukût edip, uygulamada geri duranlar ve tenkitle uğraşanlar hizmeti hezimete çevirirler. Bu açıkça bir cahillik veya gizlice münafıklık alametidir. O halden Yüce Allah'a sığınırız.



Hizmetin İçinde Olanlar Özel Himaye Altındadır

Hizmet Allah'ın emanetidir. Allah için hizmet eden kimse Yüce Allah'ın himayesindedir. Bu himaye ihlasa bağlıdır. Niyeti güzel olanın feyzi kesilmez, ameli zayi olmaz. Dost olan dünya ve ahirette yalnız bırakılmaz. Edeple Hakkın işini gören kimselerin pişman olduğu, zarar ettiği tarihte görülmemiştir. Canını ve malını sevip onu özel himaye altına almak isteyen kimse onları Allah için Allah yolunda harcamalıdır. Büyük arif İmam Şa'ranî (k.s) anlatır:

Mürşidim Ali b. Vefa (k.s) derdi ki: Müridlerden kim Alemlerin Rabbinin özel himayesinde olmak istiyorsa, mürşidine sadakatle hizmet etsin, onun emirlerine canla başla koşsun. Yapılmasını işaret ettiği işlerde mürşidine muhalefet etmesin. Hizmette olan müridler daima Yüce Allah'ın şu ayetini düşünsünler:

"Süleyman'ın emrine de kasırga gibi esen rüzgarı verdik. Rüzgar onun emriyle hareket eder, içinde bereket yarattığımız yere doğru eserdi. Biz her şeyi biliriz.

Ayrıca şeytanlardan bir grubu da Süleyman'ın emrine vermiştik. Onun için dalgıçlık yaparlar (denize dalıp inciler çıkarırlar) ve bunun dışında başka işler de görürlerdi. Biz onları özel gözetim ve muhafaza altında tutuyorduk."144

Bakınız Yüce Allah sadık dostlarının hizmetinde bulunan ve emri altında çalışan kimseleri nasıl muhafaza ediyor."145

Müfessirler, cinlerin neden ve nasıl muhafaza edildiği konusunda şu açıklamalarda bulunmuşlardır:

Allahu Teala, Hz. Süleyman'ın emrinde çalışan cinleri, diğer kötü cinlerin şerrinden koruyordu. Onları bu hayırlı işten alıkoymak isteyen cinlere fırsat vermiyordu.

Yüce Allah, önündeki işini bozmak isteyen cine fırsat vermiyor, hem elindeki işi koruyor hem de onu yapan cini muhafaza ediyordu. Allahu Teala hizmette olan cinleri diğer cinlere ve insanlara zarar vermekten alıkoyuyordu.

Ayrıca Allahu Teala cinlerin gündüz yaptığı hizmeti ve hayırlı amelleri gece zayi etmelerinden onları muhafaza ediyordu. Hz. Süleyman (a.s) cinlerden bazısını bir işe gönderdiği zaman yanına bir de insan veriyordu. Bu insana, o cini devamlı gece gündüz hizmetle meşgul etmesini emrediyordu. Çünkü cinler gündüz yaptıkları hayrı gece boş kalınca koruyamıyor, bir şekilde onu mahvediyorlardı.146

Hz. Süleyman (a.s), emri altındaki bu zayıf varlıkları kuvvetli kimselerle destekliyordu. Böylece onlara merhamet ediyor, iyilik yapıyor, vefa gösteriyordu.

İnsanı bütün hayırlı ibadet, iş ve hizmetlerden geri koyan önce nefsi, sonra kötü arkadaşıdır. Bir de boş kalmaktan, işsiz, ibadetsiz, hedefsiz yaşamaktan şiddetle sakınmalıdır. Tek başına kalan kimseye şeytan yakın olur. Onun hem niyetini, hem amelini bozar. Boş kalan kimse, boş işlere bulaşır. Onun için her insan salih insanların nezareti altında Allah yolunda bir çeşit hizmet etmeyi ve onların nazarları altında kalmayı cana minnet bilmelidir. Bugün kâmil mürşidlerin, Rabbani alimlerin nezaretinde görülen bütün hizmetler ve o hizmetleri yürütenler, Hz. Süleyman'ın (a.s) nezaretinde görülen hizmetler ve hizmetçiler gibi Yüce Allah'ın himayesi altındadır. Bu kıyamete kadar böyledir. Yeter ki, hizmet edenin ihlası zedelenmesin, hizmetteki edepler zayi edilmesin.

Her mümin Allah yolundaki hizmetlere bir şekilde katılmalıdır. Malı ve canı ile bizzat hizmetin içinde olamayan kimseler, kalbi, niyeti, duası, sevgisi ve rızası ile hizmetlere destek vermelidir.

Bir hayra rıza gösteren, teşvik eden ve sebep olan kimse, o hayrı yapmış gibidir. Müminin niyeti amelinden hayırlıdır. Bir hayra niyet eden fakat gücü yetmediği veya bir mazereti olduğu için onu yapamayan ve buna üzülen kimse, o hayrı yapmış gibi sevap alır. Bunun ölçüsü, niyet edilen şeyi yapma fırsatı bulduğunda hemen yapmaktır. Yoksa boş temenni olur. İyi şeyleri temenni etmek de güzeldir, fakat bu temenni azim, arzu ve karar derecesine çıkmalı ki, o işi yapılamayınca bile sevap kazandırsın.



Hizmetlerin Hedefi Nefsin Islahıdır

Bir insanın nefsini ıslah etmesinden daha büyük bir hizmet yoktur. Çünkü nefsi ıslah, kalbi ihya, ahlakı güzel olan bir insan hem kendisine, hem çevresine hayır verir, rahmet olur. Bütün dünya, böyle bir insana muhtaçtır. Yüce Allah bütün dünyayı bu şerefli insanın o büyük hizmetini görmesi için yaratmıştır. Yüce Allah'ın boyası ile boyanıp Allah adamı olmayan kimse, kainata bir yüktür. Kalbi Allah Allah diye atmayan ve Yüce Allah'ını tanımayan kimse ölüdür. En büyük ve en güzel hizmet işte bu ölü kalbi diriltmektir. Her şeyin yok olacağı ve hiçbir şeyin fayda vermeyeceği günde insana fayda verecek sadece bu kalptir. Buna kalb-i selim denir. Kalbe bu hizmeti vermeyen ve insanı edeplendiremeyen bütün hizmetler, sonuçta hezimettir.

Hizmetin hedefi binaları değil, insanı süslemektir. Güzelleşmesi gereken ahlakımızdır. Allahu Teala bütün ibadetleri kendisini zikir için emretmiştir. Her ibadet ve hizmetten sonra kalbimize yönelip kendimizi kontrol etmeliyiz. Bu ibadetin ve hizmetin içinde iken kalbim ne kadar Allah'ı zikretti, ne derece gafletten uyandı ve hangi kusurlarını anlayıp istiğfar etti diye düşünmelidir.

Bütün zikirlerin meyvesi edep ve hizmettir. Her türlü ibadet ve hizmetin gayesi de Yüce Allah'ı zikir ve yüceltmektir. Zikri artan kimsenin tevazu, edep ve halka hizmeti arttığı gibi, hizmetlerin içinde koşan kimsenin de zikri, fikri ve şükrü çoğalmalıdır. Aksi durumda zarar var demektir.

Şu hadis bu konuda hepimizi uyarmaktadır: Muaz b. Enes (r.a) anlatıyor:

"Bir adam Hz. Peygambere (s.a.v) gelerek: Hangi cihad daha faziletlidir; hangi mücahit daha çok sevap alır? diye sordu, Efendimiz (a.s):

-En faziletli cihad, içinde Allah'ın en fazla zikredildiği cihattır. En fazla sevap alacak mücahit de, Yüce Allah'ı en çok zikreden mücahittir, buyurdu. Adam:

-Sevabı en fazla olan oruçlu kimdir? diye sordu, Efendimiz (a.s):

-Yüce Allah'ı en çok zikreden oruçlu en fazla sevap alır, buyurdu. Adam, namaz, zekat, hacc ve sadakayı sordu, Efendimiz (s.a.v), her defasında:

-Bu ibadetleri yaparken Yüce Allah'ı en çok zikreden kimse, en fazla sevabı alır, buyurdu. Orada bulunan Hz Ebu Bekir (r.a), Hz. Ömer'e:

-Ya Eba Hafs, zikredenler bütün sevabı alıp götürdüler, dedi. Rasulullah Efendimiz (a.s), ona yöneldi:

-Evet öyledir, buyurdu.147

Herkes, kıldığı namazın, çektiği zikrin, yaptığı tövbenin ve ziyaretlerin kalbine fayda verip vermediğini halka karşı muamelesi ile ölçmelidir.

Hz. Ömer (r.a) der ki: "Siz bir insanı namaz ve orucuna bakarak değerlendirmeyin. Onun doğru sözlülüğüne, kendisine bir şey emanet edilince onu nasıl muhafaza ettiğine, eline dünyalık mal ve makam geçince nasıl davrandığına bakınız."148

Ariflerden Kettanî (k.s): "Tasavvuf, güzel ahlaktan ibarettir." diyor ve ekliyor: "Kimin ahlakı senden güzelse o, tasavvuf yolunda senden ileridedir."

Büyük veli Fudayl b. Iyaz (k.s), güzel ahlaklı olmayı şöyle anlıyor: "Bir kul, bütün insanlara iyi muamele etse, fakat kümesindeki tavuğa kötü davransa, o kimse iyilerden sayılmaz."149

Terbiye olmuş insanın aldığı edep, düzen, temizlik, sadelik ve kibarlık bütün işlerine yansır. Onun kalbi gibi dili de temizdir. Niyeti gibi işi de doğrudur. İçi gibi dışı da edepli ve sevimlidir. Namazı gibi alış verişi de ilahi ölçülere uyar. Onun Yüce Allah ile hukuku ve edebi güzel olduğu gibi, anne babası, ailesi, komşuları, iş çevresi ve diğer bütün cemiyet ile de her işi güzeldir.

Zikri çoğaldığı halde ahlakı güzelleşmeyen, bir mürşide gidip geldiği halde tevazu ve edebi artmayan, devamlı nafile namaz ve oruçla meşgul olduğu halde kalbi genişlemeyen; eli hayır için açılmayan, merhameti çoğalmayan, mümin kardeşlerini vücudunun bir parçası gibi görmeyen kimse niyetini bir kere daha kontrol etmelidir. Çünkü bütün bu hayırların hedefi, insanı güzel ahlaka ulaştırmaktır.

Arifler derler ki: Allah rızasını biricik hedefi yapan bir kulun ilmi arttıkça edebi artar; hayrı çoğaldıkça hayası güzelleşir; dersi ilerledikçe dercecesi yükselir. Allah dostları, ilahi boya ile boyandıklarından her an güzelleşir, her gün tatlanırlar.

İslam alimlerin güzel ahlakı tariflerinden bazısı şöyledir:

Güzel ahlak, Allahu Teala'yı yüceltmek ve bütün halka şefkat edip fayda vermektir.

Güzel ahlak, Yüce Allah'ın ve mahlukatın haklarını güzel korumaktır.

Güzel ahlak, dostları gibi düşmanları gözünde de güvenilir olmaktır.

Güzel ahlak Allah rızasına aşık, kalbi uyanık, gönlü yanık, edepli, iffetli, sevimli, cömert, mert, doğru sözlü, tatlı yüzlü, herkese rahmet olan bir insan olmaktır.

Güzel ahlak, kendisine kötülük edene iyilik etmek, vermeyene vermek, gelmeyene gitmek, yüzünü asana tebessüm etmektir.

Kısaca güzel ahlak, Rahmet ve edep peygamberi Hz. Muhammed'i (s.a.v) her hâliyle örnek alıp bir derece ona benzemek ve yeryüzünde rahmet ahlakını temsil etmektir.

Bütün bunlara da ancak Yüce Allah'ın aşkı ve yardımı ile erişmek mümkündür.

Büyük veli Mevlana Celaluddin Rûmî (k.s), kendisine gelen insanların çoğunun işin zahirinde takılıp kaldığını, aslını, esasını, Allah rızasını, ince sırları, marifet ve hikmetleri ihmal ettiklerini görmüş ve bu üzüntüsünü şöyle dile getirmiştir:

Herkes kendi zannınca oldu gönlümün yârı.

Aramadı hiç kimse gönlümdeki esrârı.

Yine bu büyük arif, kendisinin elde ettiği ve bir hak yolcusunun elde etmesi gereken şeyleri şu manadaki mısralarla dile getirmiştir:

Ömrümün mahsülü üç sözdür heman;

Hâmdım, pişdim ve yandım el-aman.

Gavs-ı Sânî Hz.leri buyurdular ki:

"İnsanlara hizmet ve iyilik etmek isteyen kimse, kendi nefsini ıslah etsin yeter. Nefsini ıslah etmeyen kimse, insanlara gerçek faydayı veremez. Sâdatlar, nefislerini ıslah edip istikamet üzere gittiklerinden, insanların hidayetine ve ebedi saadetine vesile olmaktadırlar."

14-08-2009 19:59:21
 
Sonuç Bölümü: TASAVVUFTA İSTİKAMET ve HEDEF
Sonuç Bölümü: TASAVVUFTA İSTİKAMET ve HEDEF

TASAVVUFTA İSTİKAMET ve HEDEF

Kitabın başında da anlatıldığı gibi, manevi terbiye yolunda en önemli iş, bu yola güzel bir niyetle girmektir. Bu niyet, Allah rızasıdır. İstikamet, önce niyette aranır, sonra amelde. Niyet güzel olursa, arkası güzel gelir; bozuk olursa, hayırlı sonuç alınamaz.

İlahi davet ve terbiye ile muhatap olan insanlar üç gruptur: Mümin, münafık, kafir. Bir peygamber bu üç gruba aynı daveti yapar, fakat aynı sonucu alamaz, aynı faydayı veremez. Sonuç ve fayda, her birinin niyetine ve fiiline göre değişik olur.

Mümin, samimi olarak içi ve dışıyla Allah'a iman eder; ilahi emir ve hükümlere gücü kadar uyar, tabi olur. Bir peygamber veya varisi bu kimseye fayda verir.

Münafık, dışından inanmış gözükür, kalbiyle itiraz eder. Dışıyla itaat eder, içinden isyan eder. Dini dünya için kullanır; din ile dünya kazanmaya, itibar toplamaya çalışır. Bir peygamber veya varisi bu kimseye bir fayda veremez. Ta ki, tövbe edip ihlas ve istikamete gelene kadar.

Kafir ve münkir, hakka açıktan itiraz eden, düşmanlık yapan kimsedir. O da iman edip teslim olmadan peygamberden veya varisinden bir fayda göremez.

İmam Rabbânî (k.s) (1034/1625), bir mürşid terbiyesine girmenin hedefini kısaca şöyle belirtmiştir:

"Bir mürşid terbiyesine girmekten maksat; hakiki imana ulaşıp, ilâhî emir ve hükümleri muhabbetle uygulamaktır."150

"Fenâ ve bekâ hallerinin elde edilmesinden asıl gâye "yakîn" hâlinin hâsıl olmasıdır. Bundan başka bir şey düşünmek (Mesela, Allah'ın kendisine hulûl edip bedenine girdiğini yahut kendisinin Allah'ın zatında kaybolduğunu, veyâ ibadetlerin kendisinden düştüğü bir makama ulaştığını söylemek) dinden çıkmaktır."151

"Asıl maksat, aşk ve muhabbet değil, kulluktur. Aşk, cezbe ve muhabbet güzel kulluk içindir. Velayet mertebelerinin en sonu kulluk makamıdır. Ondan daha üstün bir makâm yoktur."152

"Tarikat ve hakikat menzillerini aşıp geçmekten maksat, rızâ makâmı için gerekli olan ihlasın elde edilmesidir, başka şey değildir!"153

Büyük veli Ebû Talib el-Mekkî (k.s) demiştir ki:

"Kalbinde Allah'tan başka bir muradın kalmaması için cehd ve gayret et. Bu murat sende gerçekleşince işin tamamdır. İsterse kerâmet ve harikalardan, manevî hâl ve tecellilerden sana bir şey verilmesin."154

Tasavvuf, bütün benliği ile Allah yoluna bağlanmaktır. Bu yol, sünnet-i seniyyeye uymaktan başka bir şey değildir. Her şeyi ile dinin hizmetçisidir; dinin geçek yönünün anlaşılmasına ve gerçek hâliyle yaşanmasına hizmet eder. Bütün zevkler, vecdler, keşifler, kerametler, hâller, sadece dinin anlaşılmasına destek ve güzelce yaşanmasına birer delil yapılmalıdır. Bu yolda böyle şeyler istenmez, beklenmez, düşünülmez. Ancak bir hikmet gereği verilirse, edeplice alınmalı, mahcup olarak tevazu ile kabul edilmelidir. Bu şeyler övünmeye değil, şükre sebep yapılmalı; nefsin keyfine değil, dinin inkişaf ve hizmetine vesile edilmelidir.

İstikameti ve tek hedefi Allah rızası olan kimsenin, sünnet üzere güzel kulluk ve hizmet etmekten başka bir arayışı varsa, aldanmıştır. Niyetini kontrol edip gidişatını düzeltmezse, sonuç Allah'a değil, ateşe gider.

Allah rızasını elde etmek için, bir farzı yapmak, binlerce sünnet ve nafileden önde gelir. Amelde önem sırasını karıştırmak, haram ve farzları hafife alıp, nafile hükmündeki işlere dalmak, şeytanın bir hilesidir.

İstikamet, niyet ve amelde Yüce Allah'ın çizdiği yolda gitmektir. Yoksa, bütün sevgiler, beklentiler ve işler azap sebebi olur. Bu tehlikeden kurtulmanın en emniyetli yolu, her işinde Kur'an ve sünneti rehber etmek, onu rehber edenlerin izinden gitmektir. Dinimiz, bize her işte dengeyi öğretmiştir. Yeter ki, bu ölçüleri öğrenelim.

Yüce Allah'tan gayri her şey, Allah için sevilirse güzeldir. Bir peygamber veya veli, ancak Allah için sevilir. Yüce Allah, amelde olduğu gibi, niyet ve sevgide de istikamet üzere olmamızı emrediyor. En büyük keramet, bu istikamet üzere dünya hayatını yaşamak ve tamamlamaktır.

İstikametin sonu, Allah rızası ve cennettir. Bundan öte bir devlet ve saadet yoktur.

Duamız şudur:



Ey Rabbimiz! Bizleri hak yoluna ulaştırdıktan sonra, istikametten ayırma. Kalplerimizi rızandan kaydırma. Bize tarafından bir rahmet ihsan et, kalbimizi dininde sabit tut. Sen çok acıyan ve çok ihsan edensin.



Allahım senden sevgini, sevdiklerinin sevgisini ve bizi senin sevgine ulaştıracak amellerin sevgisini istiyoruz.

Hamd olsun alemlerin Rabbi Yüce Allah'a.

14-08-2009 20:00:26
 
Kaynaklar
Kaynaklar


Kaynaklar

1 Buhari, İman, 41; Ebu Davud, Talak, 11; Tirmizi, Cihad, 16; Nesai, Teharet, 59; İbnu Mace, Zühd, 26.
2 İbnu Hacer, Fethu'l-Bârî, I, 16-17.
3 Tabarani, el-Kebir, No: 5942; Beyhaki, Şuabu'l-İman, V, 343; Ebu Nuaym, Hilye, III, 255; Suyuti, es-Sağîr, No: 9296.
4 Tirmizi, Zühd, 14; İbnu Mace, Zühd, 3.
5 Buhari, İman, 37; Müslim, İman, 1; Ebu Davud, Sünnet, 16; Tirmizi, İman, 4; İbnu Mace, Mukaddime, 9.
6 Ra'd 13/27-28.
7 Âl-i İmran 3/31.
8 Sülemi , Tabakatu's-Sufiyye, 52.
9 Hucviri , Kefşu'l-Mahcub, 401.
10 Kuşeyri, Risale, II, 561; Sühreverdi, Gerçek Tasavvuf, 365.
11 Seyyid Abdulhakim Hüseyni ve Nakşibendi Tarikatı , 41-42.
12 Müslim, Fiten, 130; Tirmizi, Fiten, 31
13 Kuşeyri, Risale, II, 742.
14 Hakim, Müstedrek, II, 90. Zehebi de hadis için: Sahihtir demiştir. İbnu Hibban, Sahih No: 372 Ahmed, Müsned, V, 241.
15 Taberani, el-Kebir, XIX, No: 307; Suyuti el-Camiu's-Sağîr, I, 440
16 Ahmed, Müsned, V, 239; Hakim, Müstedrek, IV, 169-170.
17 Tirmizi , Birr, 64; İbnu Mace, Cenaiz, 2.
18 Buhari, İman, 8; Müslim, İman, 69-70; Nesai, İman, 19; İbnu Mace; Sünne, 9.
19 Furkan, 70-71
20 Ali el-Muttaki, Kenzu'l-Ummal, No: 42098; Suyuti, es-Sağır, No: 1401; Kurtubi, ez-Tezkire, 8.
21 Ahmed, K. Zühd, No: 827; Ebu Nuaym, Hilye, VI, 97; Abdullah b. Ahmed, Zevaidü'-Zühd, 153; Suyutî, es-Sağır, No: 2375
22 Kehf 18/28.
23 Taberi, Camiu'l-Beyan, İlgili ayetin tefsiri; İbnu Kesir, Tefsiru'l-Kur'ani'l-Azim, V, 153; Suyuti, ed-Dürrü'l-Mensur, V, 381; Ebu Nuaym, Marifetu's-Sahabe, III, No: 4634.
24 Suyuti, ed-Dürrü'l-Mensur, V, 382.
25 Tirmizi, Deavat, 82; Ahmed, Müsned, III, 150.
26 Müslim, Zikir, 40; Tirmizi, Deavat, 6; Nesi, Kudat, 36.
27 Ahmed, Müsned, III, 142; Ebu Ya'la, Müsned, VII, 167; Tabarani, el-Evsat, I, 85
28 Müslim, Salatü'l-Müsafirin, 261; Tirmizi, Fedailü'l-Kur'an, 11.
29 Bkz. Nisa, 22-23; Buhari, Şehedât, 7; Müslim, Rada, 1.
30 Buhari, Tevhid, 15; Müslim, Zikir, 39; Ebu Davud, Vitir, 14; Tirmizi, Fedailü'-l Kur'an, 10
31 Taberi, Camiu'l-Beyan, İlgili ayetin tefsiri; İbnu Kesir, Tefsiru'l-Kur'ani'l-Azim, V, 153; Suyuti, ed-Dürrü'l-Mensur, V, 381; Ebu Nuaym, Marifetu's-Sahabe, III, No: 4634.
32 Tevbe, 119.
33 Maide, 35.
34 Müslim, İman, 234; Tirmizi, Fiten, 35. İbnu Hibban, Sahih, No: 6849 Beğavi, Şerhu's-Sünne, No: 4283 Ahmed, Müsned, III, 268
35 Ahmed, Müsned, I, 112; Ebu Nuaym, Hilye, I, 8-9; Tabarani, el-Evsat, No:4113.
36 Nesai, Cihad, 43. Bu konuda bkz: Buhari, Cihad, 76.
37 Bkz: Mektubat, 260 ve 317. mektuplar.
38 Mektubat, 269-270
39 Kuşadalı İbrahim Halveti, 86, 89, 206-210
40 Ebu Nuaym, Hilyetü'l-Evliya, II, 96-100; Hakim, Müstedrek, III, 403-404.
41 İbrahim Fasih, Mecd-i Talid, 105-106.
42 Bakara 2/152.
43 Buhari, Tevhid, 15; Müslim, Zikir, 21; Tirmizi, Deavat, 131; İbnu Mace, Edeb, 58.
44 Al-i İmran 3/161.
45 Razî, Mefatihu'l-Ğayb, IX, 110.
46 Nur 24/37.
47 Âlusî, Rûhu'l-Meanî, Cild: IX, Cüz: XVIII, 378.
48 Ahmed, Müsned, I, 172; Ebu Ya'la, Müsned, II, 82; İbnu Hıbban, Sahih, No: 809.
49 Ra'd 13/28.
50 Araf 7/55
51 Buhari, Ahkam, 21; Ebu Davud, Savm, 78; Sünnet, 17; İbnu Mace, Sıyam, 65; Darimi, Rikak, 66; Ahmed, Müsned; III, 156, 285.
52 Sâffât 37/99.
53 Nûr 24/37
54 Yusuf 12/53.
55 Kıyame 75/1-2.
56 Fecr 89/27.
57 Tevbe, 119.
58 Alusî, Ruhu'l-Meânî, Cilt:VI, Cüz: XI, 56.
59 Buhari, Edeb, 96; Müslim, Birr, 50; Ebu Davud, Edeb,.113.
60 Ali el-Muttaki, Kenzu'l-Ummal, IX, 21; Hatib, Tarih, V, 196.
61 Sühreverdi, Gerçek Tasavvuf, 554.
62 İbnu Mubarek, Kitabu'z-Zühd, No: 217-218; İbnu Ebi'd- Dünya, Kitabu'l- Evliya , 48; İbnu Mace, Zühd, No: 4119; Ebu Nuaym, Hilye, I, 6
63 İmam Rabbani, Mektubat, II, 405. Mektub.
64 Hakim Tirmizi, Nevadiru'l-Usûl, I, 303; Münavi, Feyzü'l-Kadir, III, 467.
65 Sühreverdi, Gerçek Tasavvuf, 151-152
66 Buhârî, Rikak, 38; İbnu Mâce, Fiten, 16; İbnu Ebi-d Dünya, Kitabu'l- Evliya, No:1; Beğavî, Şerhu's-Sünne, I, 142.
67 Tirmizi, Tefsiru sure, 16, (No:3127); Tabarani, el-Kebir, No: 7496.
68 İbnu Abdi'l-Berr, Camiu Beyanil-İlim, I, 106.
69 Ebu Yala, Müsned, No: 2437; Suyuti, el Camiu's Sağır, No: 3995.
70 Buhari, Zebiha, 31; Müslim, Birr, 146; Ebu Davud, Edeb, 16.
71 Buhari, İman, 4, 5; Ebu Davud, Cihad, 2, Nesai, İman, 8, 9, 11; Darimi, Rikak, 4, 8.
72 Tirmizi, Fezailu'l-Cihad, 2; Beyhaki , Şuabu'l- İman, No: 11123.
73 Beyhaki, ez-Zühdü'l-Kebir, No: 373 Hatib, Tarih-i Bağdat, III, 523-24.
74 Beyhaki, Kitabü'z-Zühd, No: 343; Zehebi, Mizanul-itidal, III, 625 (no. 7857; Gazali, İhya III, 10.
75 Kuşeyri, Risale, II, 579; Şarani, el-Envaru'l-Kudsiyye, II, 92.
76 Kuşeyri, Risale, II, 579.
77 Şarani, el-Envaru'l-Kudsiyye, II, 90.
78 Müslim, Zekat, 65; Tirmizi, Tefsiru Sure (2); 37.
79 Müslim, İman, 147, Tirmizi, Birr, 60. Hâkim, Müstedrek, I, 26
80 Şarani, el-Envaru'l-Kudsiyye, II, 71--72.
81 Beyhaki, Sünen-i Kebir , VII, 101; Beğavi, Şerhu's-Sünne, XII, 292.
82 Nevevi , et-Tibyan fi Adabi Hameleti'l-Kur'an, 117; Ayni, Umdetü'l-Kari, XV, 376.
83 Ahmed, Müsned, V, 323; Hakim, Müstedrek, I, 122; Aynı konuda biraz değişik lafızlarla diğer bir hadis için bkz: Ebu Davud,Edeb, 58; Tirmizi, Birr, 15.
84 İbrahim Fasih, Halidiyye Risalesi, 18-22.
85 Sühreverdi, Gerçek Tasavvuf, 531.
86 Hakim, Müstedrek, I, 120-122; Kadı Iyaz, eş- Şifa, II, 42.
87 Hucurat, 2, 5.
88 Buhari, itisam, 2; Müslim, Hacc, 411; Tirmizi, İlim, 17; Nesai, Hacc, 1; İbnu Mace, Mukaddime, 1.
89 Buhari , Talak, 11; Müslim, İman, 201.
90 Müslim, İman, 211; Ebu Yala, Müsned, No: 4128; Heysemi, Mecmau'z-Zevaid, I, 33.
91 Şarani, Letaifü'l-Minen, I, 218.
92 İmam Rabbani , Mektubat, 142. Mektup.
93 Ebu Yala , Müsned, VI, No:3369; Heysemi, Mecmau'z-Zevaid, I, 34; el-Makâsıdu'l-A'lâ , I, No:28.
94 Kuşeyri, Risale, II, 675, 679; Şarani , Tabakatu'l-Kübra, II, 7; el-Envaru'l-Kudsiyye, II, 20.
95 Şeyh Safi, Raşahat, 88. (Sadeleştiren:N. Fazıl)
96 İbrahim Fasih, Halidiyye Risalesi, 22.
97 Seyyid Abdulhakim el-Hüseyni'nin Hayatı , 29.
98 Buhari, İman, 19; Müslim, İman, 236-237.
99 Sühreverdi, Gerçek Tasavvuf, 529.
100 Mevlana Safi, Raşahat, 373-374.
101 Deylemi , Müsnedü'l-Firdevs, I, 372. (No:1205); Münavi, Feyzü'l-Kadir, I, 366. (Had. No:655.)
102 Münavi , Feyzü'l-Kadir, V, l9l (Had. No: 6923).
103 Ebu Davud, Etı'me, 4
104 Buhari, Nikah, l20; Müslim, İmare, l82-l83; Tirmizi, İstizan, l9.
105 Müslim, Umre, 56; Buhari, Umre, l6; Darimi, İsti'zan, 3.
106 Buhari , Umre, 15; Müslim, Umre, 180.
107 Müslim, İmare, 56. (Aynı manada farklı rivayetler)
108 Buhari , Cihad, 198; Müslim, Tevbe, 53.
109 Abdulhakim Arvasi, Rabıta-i Şerife, 23-24; Halidiyye Risalesi, 58-60.
110 Gazali, İhya, IV, 711.
111 Buhari, Edebü'l-Müfred, No: 623; Ebu Davud, Vitr, 29
112 Gazali, İhya, IV, 711.
113 Şeyh Safi, Raşahat, 110.
114 Yunus 10/62-64.
115 Bkz: Gazali, Minhacü'l-Abidin, 419-424. (Beyrut 1998)
116 Buhari, Rikak, 38; İbnu Mace, Fiten, 16; Beğavi, Şerhu's-Sünne, I, 142; Beyhaki, K. Zühd, No: 696-700; Tabarani, el-Kebir, No: 7880.
117 Bkz: Razi, Mefatihu'l-Gayb, XXI, 90-91.
118 Muhammed 47/7.
119 Buhari, İman, 4,5; Müslim, İman, 64, 65; Ebu Davud, Cihad, 2; Ahmed, Müsned, II, 400.
120 Ebu Ya'la, Müsned, No: 3302; Bezzar, Müsned, No: 1949 İbnu Hacer, el-Metalib, No: 897. Heysemi, Mecmau'z-Zevaid, VIII, 191.
121 Sülemî, Adâbu's-Sûfiyye, 276. (Dokuz risale içinde)
122 Ahmed Sıddıkî, Şah-ı Nakşibend, 107. (Semerkand, 2001)
123 Said b. Mansur, Sünen, No: 2406; İbnu'n-Nahhas, Meşariul-Eşvak, I, 314
124 Ebu Davud, Edeb, 57; Tirmizi , Birr, 16; Ahmed, Müsned, II, 301; Hakim, Müstedrek, IV, 248.
125 Hakim, Müstedrek, II, 91.
126 Tabarani, el-Kebir, 13646; İbnu Ebi'd-Dünya Kazau'l-Hace, No:36.
127 Ebu Davud, Edeb, 60; Tirmizi, Hudud, 3; Birr, 19.
128 Beyhaki, Şuabu'l-İman, No: 3960; Tabarani, el-Evsat, No: 7322; Münziri, et-Terğıb, II, 272.
129 Ebu Davud, Edeb, 60; Tirmizi, Hudud, 3; Birr, 19.
130 İbnu'n-Nahhas, Meşariul-Eşvak, I, 315; İbnu Mubarek, Kitabu'l-Cihad, II, 180.
131 Safi, Raşahat, 264.
132 Abdurrahman-ı Tahî, İşaretler, 188.
133 Safi, Raşahat, 263-264 (Sadeleştiren: N. Fazıl Kısakürek).
134 Kahdehlevi, Hayatu's-Sahabe, II, 305.
135 Ebu Davud, Cihad, 24; Nesai, Cihad, 46.
136 Buhari, Cihad, 70.
137 İbnu Sad, Tabakat, III, 167-168; Kandehlevi, Hayatu's-Sahabe, II, 379-380 (Beyrut, 1999. I. Baskı)
138 Hakim, Müstedrek, II, 91.
139 İmam Rabbani, Mektubat, 29. Mektup.
140 Muhammed, 7.
141 Darimi, Mukaddime, 14; Kandehlevi, Hayatu's-Sahabe, III, 335. (Beyrut, 1999)
142 Al-i İmran, 159.
143 İbnu Hişam, es-Siretü, III, 193-194. (Kahire, 1996), Kandehlevi, Hayatu's-Sahebe, II, 281.
144 Enbiya, 81-82.
145 Şa'rânî, el-Envaru'l-Kudsiyye, I, 191-192.
146 Açıklamalar için bkz: Beğavi, Mealimü't-Tenzil, V, 338; İbnu Kesir, Tefsir, V, 359 (Riyad, 1997); Razi, Tefsir-I Kebir, XXI, 185; İbnu Adil, el-Lübab fi Ulumi'l-Kitab, XIII, 564. (Beyrut, 1998)
147 Ahmed, Müsned, III, 438; İbnu Mubarek, Zühd No:1429; Tabarani, el-Kebir, XX, 186.
148 Beyhaki, Zühdü'l-Kebir, No: 867.
149 Kuşeyri, Risale, 317. (Beyrut, 1998)
150 İmam Rabbâni, Mektubât, I, 207. Mektup.
151 İmam Rabbâni, a.g.e, I, 97. Mektup.
152 İmam Rabbâni, a.g.e, I, 30. Mektup.
153 İmam Rabbâni, ıa.g.e, I, 36. Mektup.
154 Mevlânâ Sâfî, Reşâhat, 287.

20-09-2009 18:46:12
 
Bu kitabı okudum ve mükemmel bir eser...herkese tavsiye ediyorum.teşekkürler..

20-10-2009 03:47:07
 
Kıtap guzel okuyan arkadaslar dusuncelerınıpaylassın lutfen

20-10-2009 10:27:06
 
Konuya göz attım, tamamen okumadım ama tasavvufla ilgili okuduklarım, dinlediklerimden sonra vardığım kanı meta gerçeklik oldu.

Görünenin ötesini merak edenler tasavvufu araştırsın derim. Bir nev'i ruh bilimi. Terbiye bilimi. Edeb bilimi.

Konuyu paylasan arkadasa tsk ediyorum.

22-10-2009 00:04:25
 
Evet Tasavvuf bir terbiye metodudur.. Tasavvuf olmadan imkansiz demiyorum ama cok ama cok zordur ihlasla namaz kilmak hakkaniyetiyle rabbinden korkmam ve gerektigi gibi resullullahi sevebilmek/// ve TEMIZ BIR KALBE SAGIP OLABILMEK...cok zordur... cok

22-10-2009 00:14:52
 
edep için bu kitap müthiş bir eser herkese tavsiye ederim

20-11-2012 20:42:25
 
Kurbanlar, inşallah Semerkant Tasavvufi yapraklı (maarif) Takvim ve Sadaka Kutusu çalışmaları yapılacak. İlgilenen arkadaşlar benle temasa geçerse sevinirim...

Tüm bunların geliri biliyorsunuz okuyan çocuklara ve ihtiyacı olanlara gidiyor.

1- Takvim için; İstanbul, (özellikle anadolu yakası) çevresinde alabilecek kişiler varsa talep alıp bize bildirebilirlerse sevinirim...5-10 farketmez..Tanesi 1.30 kuruş...
Bunun dışında 500-1000 gibi yüklü miktarda alabilecek esnaf ya da kuruluşlarda tanıdıklarınız varsa, referans verebilirseniz biz de görüşebiliriz.
Ayrıca bildiğiniz (görüşmeye gidebileceğimiz) otobüs firması varsa ismini verirseniz, biz randevu alıp görüşebiliriz.
Takvimler çok değerli tasavvufi bilgiler içermektedir. amaç para kazanmak değil, bu yolun güzelliklerini tanıtmaktır...
2- Üsküdar anadolu yakası için sadaka kutusu; Tanıdığı esnaf, hastane vs..olan arkadaşlar bu konuda yardımcı olursa sevinirim.
Sadaka kutusunun gelirleri de okuyan çocuklara gitmektedir.
Sadaka kutusu çok değerlidir arkadaşlar. Oraya gelecek her sevap vesile olana ya sizlere de yazılmaktadır inşallah arkadaşlar. Ölseniz bile ecir devam eder, kapanmaz inşallah.
Sadaka kutusunun sizlere bir külfeti ya da maliyeti yoktur arkadaşlar. Orada duracak, içinde 1 lira bile birikse kardır inşallah.
Bu konularda duyarlılığınızı bekliyoruz inşallah.
İlgilenen arkadaşlar bana özel mesaj atarsa sevinirim.

Selam ve Dua ile.

Cevapla

"TASAVVUFU TANITIYORUZ ''Arifler Yolunun Edepleri'' Kitap Tanitimi ve KITAP ICERIGI" konusu hakkında etiketler
abilir adabi akilli akli aklin allah anlami anlatilmaktadir arayan arifler ariflerin ask bir bulacaktir dagitim dini dogru dolu edebi edebleri edecegi edep edepler edepleri etmenin etse evliyalarin fatiha felsefesinde gavsi girmenin gonle hadisinde hatme herkes hic hicret icerigi ihlasla ilahi ile indir intisabin isimleri iyi izinsiz kadar kadin kadina kalbi kalp kamil kaplari kaybedenin kim kirlerden kitabi kitap kitaplari kiymetlidir kocasindan kul lisan meclisine merkezi mumin murside naksetmek nasil nur okuma olamaz olmadikca olsun ona oturusu rufai sani sarttaki serefi serefli sitesi sohbet soylemis talimatlar tanedir tanitimi tanitiyoruz tasavvuf tasavvufta tasavvufu temizlemek temizlenir tercumanidir tler ulasir vardir yeni yeryuzunde yeter yolu yolunda yolundaki yolunun zikir

Lys Metematik Soru Bankası Önceki | Sonraki Oks Türkçe Konu Anlatımlı




Saat: 15:13 - Webmaster Forumu - Rss - Arşiv
İletişim Bilgileri, Contact Us, Kullanım Sözleşmesi, Gizlilik