webmaster
 
Cevapla
26-06-2010 14:18:14
 

Kalp ve Letaif Zikri Nasıl Çekilir?

Kalp ve Letaif Zikri Nasıl Çekilir?

ZİKİR huzuru ele geçirmektir. Bunun en birinci ve en kolay yolu, kalbi devamlı zikirle meşgul etmektir. Zikir, kalbi Yüce Allah’a bağlayan en kısa, en kolay bir yoldur. Zikrin en büyük fazileti, zikreden kulu, Yüce Allah’ın özel olarak huzurunda zikretmesidir. Alemlerin Rabbi Yüce Mevla’mızın:


“Siz beni zikredin; ben de sizi zikredeyim.”42 Müjdesi, zikrin faziletini anlatmaya yeter de atar bile. Şu kudsi hadis de, zikir ehline özel müjde vermektedir:



“Kulum beni zikrettiğinde, ben onunla beraberim. Kulum beni gizlice içinden zikrederse, ben de onu özel olarak zatımla zikrederim. O beni bir topluluk içinde zikrederse, ben de onu daha hayırlı bir topluluk içinde ( meleklerimin arasında ) zikrederim.”43

Şu ayet gerçek akıl sahiplerini bize tanıtmaktadır:

“O gerçek akıl sahipleri, ayakta (yürürken) otururken ve yanları üzere yatarken ( bütün hâl ve zamanlarında ) Allah’ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışını tefekkür ederler.” 44

Büyük müfessir Fahruddin Razî (rah): “Bir kalp ancak Yüce Allah’ın muhabbeti ile dirilir, sevgisiyle hayat bulur, zikriyle huzura erer, diyor ve ekliyor: Bir kul ancak diliyle zikir, azalarıyla şükür, kalbiyle fikir içinde kaybolup bütün varlığı ile devamlı Allah’a kulluk yaptığında gerçek insan olur.” 45

Diğer bir ayette Yüce Allah, kendisi ile her an beraber olanların hâlini şöyle belirtir:

“Onlar öyle erlerdir ki, herhangi bir ticaret ve alışveriş kendilerini Allah’ı zikretmekten, namazı kılmaktan ve zekatı vermekten alıkoymaz. Onlar, yüreklerin ve gözlerin dehşetten ters döneceği ahiret gününden korkarlar.”46

Allame Âlusî (rah.) bu ayetin tefsirinde der ki: “İslam Ümmeti içinde bir çok ehl-i tarik ve özellikle Nakşibendî büyükleri, ayette anlatılan daimî zikir hâline ulaşmışlar ve bu zikre ulaşmayı en büyük gaye edinmişlerdir. Zikir onların kalbinde iyice yerleşmiştir. Öyle ki hiçbir halde Yüce Allah’ı zikirden gafil olmazlar.” 47

İşte Allah dostları, bizlere bu zikir çeşidini yaptırarak, bizleri bu müjdelere ulaştırmak istemektedir.

Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz:



“Zikrin en hayırlısı, gizli zikirdir,” 48 buyurmuşlardır.

Arifler zikri, veliliğin diploması olarak tarif etmişlerdir. Zikirsiz, kalb uyanmaz, Allah dostu olunmaz.

Gavs-ı Sânî Seyyid Abdulbaki (k.s) Hz.leri, bir sohbetlerinde zikir hakkında şöyle buyurdular:

“Zikir kalbin gıdasıdır; gıdasını almayan kalp zayıflar, sonra ölür. Kalp ancak zikir ile beslenir, kuvvetlenir, tatlanır, manen hayat bulur. Haramlar ve işlenen günahlar ise, şeytanın gıdasıdır. İşlenen günahlar, insanın kalbini zayıflatır; onun düşmanı olan nefsi ve şeytanı kuvvetlendirir. Bu nedenle, insanın içinde kalp, nefis ve şeytan devamlı mücadele hâlindedir. Rabbü’l-Alemin:



“Dikkat edin, uyanık olun; kalpler ancak Allah’ın zikriyle huzur bulur,” 49 buyurmuştur.”

Vird, düzenli bir şekilde günlük olarak yapılan ders ve zikir demektir. Nakşibendilikte bu ders ve zikirler, gizli usulle yapılır. Bu yolda vird olarak uygulanan üç çeşit zikir vardır. Birincisi kalp zikri, ikincisi letâif zikri, üçüncüsü de nefyu isbat zikridir. Bunları kısaca açıklayalım:

KALP ZİKRİ

Kalp zikri dersi almanın bazı şartları vardır:

1-Yukarıda anlatıldığı usullerde mürşide intisap edip adapları yapacak.

2-Sadatların isimlerini ezberleyecek.

3-Sağ elinin şehadet parmağı olacak.

Bu ders herkese tavsiye edilir, kendi irade ve arzusuna bırakılır, zorla yaptırılmaz. Zikir dersi isteyen müride ilk olarak kalp zikri verilir. Kalbin üzerinde Lafza-i Celal (Allah) zikri çekilir. Bu zikir en az beş bindir. Bu sayının altına düşülmez. Onun nasıl çekileceğini bizzat mürşid veya onun görevlendirdiği vekili tarif eder. Bu zikir şu şekilde yapılır:

Mürid, abdestli olarak kıbleye karşı adap üzere oturur. Önünde iki tane tesbih bulunur. Birisi zikir çekeceği tesbih. Diğeri de ne kadar çektiğini belirlemek için kullanacağı tesbih. Beş bin zikir çeken kimse yüzlük tesbihi elli defa devir yapacağı için bunu belirlemek için tesbihlerden birisinden elli tane ayırır ve onu sol eline alır. Başına ön tarafını dizlerine kadar örtecek bir bez atar. Beyaz bez tercih edilir. Sonra gözlerini kapatır.

Zikre başlarken, günahların kalbi sardığı, bu hâlle gerçek zikrin çekilemeyeceği, ilahi yardıma muhtaç olduğunu düşünerek 25 defa estağfirullah der.

Peşinden 8 (sekiz) adet Fatiha okuyup 8 şart kısmındaki sırayla bağışlar; ancak hediye edilen Sadatların ruhlarından istimdat isteme yoktur. Kalbin uyanması, toplanması ve zikre hazırlanması için biraz (beş dakika kadar veya daha kısa) mürşid rabıtası yapar, mürşidden manevi destek ve feyiz bekler. Sonra, sağ elindeki tespihini elinin başparmağı ile orta parmağını birleştirip sol memenin dört parmak aşağısındaki insani kalbinin üzerine kor. Dilini damağına yapıştırıp şehadet parmağı ile tespihi hızlıca çevirirken kalbiyle Allah Allah Allah diye zikreder. Yüzlük tespihi sonuna kadar çevirince, diliyle kendi duyacağı bir sesle: “ilahi ente maksûdî ve rızâke matlubî” der. Bunun anlamı şudur: ‘Allahım! Benim maksadım sensin, aradığım ise senin rızandır.’ Bunu söylerken, aynı anda bu sözünde sadık olmadığını, nefsinin yalancı olduğunu düşünür. Tekrar azimle zikrine devam eder.

Bu duayı her yüzden sonra söyler ve böylece tespihi elli defa çevirerek 5 (beş) bin virdi tamamlar.

Virdin sonunda, amelimi hakkıyla yapamadım diye üzülür, Allah’ın rahmetine güvenir, zikir esnasındaki kusurları için 25 defa estağfirullah der ve gözlerini açar.

Vird esnasında rabıta yapılmaz, bu tehlikelidir. Virtte kalb sadece zikre bağlanır; alemlerin Rabbini zikrettiğini düşünür, bütün dikkatini kalbindeki zikirde toplar.

Kalp zikrini vekiller 21 bine kadar artırabilirler. Alınan bir zikrin vücuda yerleşmesi ve vücudun zikre alışması için en az 4 ay çekilmesi güzel olur. Bundan sonra istenirse artırılır. Ancak özel durumlar ve gelişmeler olursa bu süreden önce de mürşide veya vekiline danışılır. 21 binden sonrası Letâif virdine girer ve onun zamanını mürşid belirler.



LETÂİF ZİKRİ


Önce letâifler hakkında biraz bilgi verelim.

Letâif, insan vücuduna yerleştirilmiş manevi, nuranî cevherlere verilen bir isimdir. Bunlar gizli, sırlı ve iç bünyede saklı cevherlerdir. Baş gözüyle görülmezler, ancak gördükleri vazifelerden varlıkları anlaşılır. İnsanın aslı bunlardır. Bu cevherler mümin kafir her insanda mevcuttur. Kâmil mürşidler bu cevherleri ilim, tecrübe ve müşahede ile tanıyıp yerlerini ve vazifelerini tespit etmişlerdir. Bu konudaki açıklamaların özeti şudur:

Cenab-ı Hakk (c.c) insanı on asıl şeyden yaratmıştır. Beşi mahlukat alemi denilen hâlk alemindendir. Bunlar toprak, su, hava ateş ve nefistir. Bunların başkanı ve hakimi nefistir.

Ölçü ve hesap ile bilinebilen, gözle görülen ve incelenebilen cisimlerden oluşan aleme ‘hâlk alemi’ denir.

Diğer beş unsur ise, asılları alem-i emirden olan insani kalb, ruh, sır, hafi ve ahfadır. Bunların başkanı ve hakimi kalptir.

Ruhun sarayı kalptir. Ruh kalbe hâkimiyetini kurunca, kalp bedeni ona göre yönetir; ruh vasıtasıyla aldığı ilâhi feyiz ve terbiyeyi bedenin bütün işlerine yansıtır.

His, hayal, yön ve mekanla sınırlanmayan, mesafe ve maddesi olmayan, Allahu Teala’nın ‘ol’ emri ve iradesinin tecelli etmesiyle yaratılan şeylere ‘emir alemi’ denir.

Allahu Teala yüce kudreti ve ince hikmetiyle her iki alemin latifelerini aşk yoluyla aralarını birleştirmiş ve kaynaştırmıştır. Öyle ki bunlar birbirinden ayrılmak istemezler. Bu aşktan dolayı hâlk aleminin latifeleri emir aleminin latifelerini hükmü altına almıştır.



Letaiflerin Vücuttaki Yerleri:

Kalb, sol memenin dört parmak altındadır. İlahi huzur ve tecelliyat mahâllidir.

Ruh, sağ memenin dört parmak altındadır. İlahi aşk ve muhabbet mahâllidir.

Sır, sol memenin iki parmak üstündedir. İlahi marifet mahâllidir.

Hafi, sağ memenin iki parmak üstündedir. ilahi tecelli ve nurlar içinde kaybolma mahallidir. Buna istiğrak denir.

Ahfa, göğüs kafesinin üst ucundan yani gırtlak çukurundan iki parmak kadar aşağıdır. İlâhî sır mahallidir. Gizli ilimler ve tecelliler merkezidir. Burada elde edilen duruma izmihlal denir.

Nefs latifesinin yeri iki kaşın ortasıdır.

Bütün latifelerin merkezi kalptir. Kalb ruhun sarayı hükmündedir. Terbiye olmamış nefs, devamlı kötülüğü emreden sıfatıyla kalbi tamamen hükmü altına aldığı zaman, kalbden Allah için hiç bir hayırlı amel çıkmaz. Bu durumda ruh da, nefsin arzularına bağımlı hâle gelir. Artık kalb ve ruh asli vazifelerinden uzaklaşmış ve ölmüşçesine gaflete düşmüş olurlar. Bu hâl kalbin perdelenmesi ve günahlarla kararmasıdır.

İnsanın bu durumdan kurtulması için çok ciddi bir tedaviye ihtiyacı vardır. Bu tedavinin en güzel ve en kolay yolu bir mürşid-i kâmilin elinden tövbe alıp, kendisine intisap edip manevi terbiyeden geçmektir.

Mürşid-i kâmil, kendisine intisap eden müride önce güzel bir tövbe yaptırır. Sonra zikir telkin eder. Bu zikrin nuru ilk olarak kalbe, sonraları diğer letaiflere sirayet eder. Zikre devam edildiğinde kalpten Allahu Teala’nın sevmediği ve razı olmadığı düşünceler silinip gider. Zikir kalbe iyice yerleşince her hâlde zikretme hâline geçer, böylece gaflet yok olur. Zikir sayesinde insanın sıfatları değişir, insanda Cenab-ı Hakk’ın razı olduğu ahlak ve sıfatlar oluşur.

Mesela münafıklık, nefsin kötü sıfatlarından birisidir. Vücuttaki su unsurunun özelliği ile irtibatlıdır. Suda, bulunduğu kabın şeklini ve rengini alma özelliği ve bulunduğu şartlara göre değişme sıfatı vardır. Bu sıfat, insana yansır ve iki yüzlülük meydana gelir. Ancak bu sıfat, mürşid-i kâmilin terbiye, himmet ve tasarrufu ile alçak gönüllü olmaya dönüşür. Kalpten nifak ve yalancılık gider, yerini samimiyet ve mertliğe bırakır.

Ateş unsurundan kaynaklanan zulüm ve hiddet sıfatı, İslam’ın emir ve hükümleri karşısında gayrete, ince davranmaya ve rahmani taraftarlığa dönüşür.

Havadan ileri gelen kibir ve üstünlük taslama sıfat, izzet, vakar ve heybete dönüşür.

Toprak unsurundan kaynaklanan tembellik, uyuşukluk gibi durumlar, sabır ve efendilik sıfatına dönüşür.

Letaifleri hakiki vazifelerine döndürmek gevşemeyi gidermek için onların zikir nurları ile aydınlanması, temizlenmesi ve beslenmesi gerekir.



Letâif Zikrinin Çekilişi

Nakşibendi yolunun büyükleri kalp virdini başarıyla tamamlayan kimseye Letaif virdi vermektedirler. Bu zikir de “Allah” ism-i şerifi ile yapılır. 23 bin ile başlar, 101 bine kadar devam eder. Bu zikrin çekiliş vaktini mürşid belirler ve seyrini kendisi takip eder.

Letâif virdi, altı latife üzerinde çekilir. Bunlar sırasıyla kalp, ruh, sır, hafi, ahfa ve nefis latifeleridir. Bunların yerleri yukarıda anlatıldı.

Mürid, letâifler üzerinde aynen kalb zikrinde olduğu şekilde zikir çeker. Her latife bir kalp gibidir; zikir onun üzerinde çekilir. hedef, her bir latifenin zikre geçmesi, uyanması, olgunlaşması ve böylece bütün vücudun zikre geçmesidir. Buna zati zikir, sultanî zikir, denir.

Tesbihi zikir çekilecek latifenin üzerine koyar ve kalb zikrinde olduğu gibi Allah Allah diyerek hızlıca çevirir. Kalb zikrindeki edeb ve usullere dikkat eder. Her yüz tespihten sonra dille, kendi duyacağı bir sesle ‘İlahi ente maksûdî ve rızake matlûbi” der.

Çekilecek zikir miktarı altı latifeye paylaştırılır. Önce kalpten başlanarak her latifede biner biner zikir çekilir. Nefs latifesiyle bir tur tamamlanmış ve altı bin çekilmiş olur. Tekrar kalbe dönüp ikinci tura başlanır. Binlik kaç turun gerektiği baştan tespit edilir ve hepsi tamamlanır. Sonra, kurtarırsa her latifede beş yüz beş yüz zikir çekilir. Beş yüz fazla gelirse yüzer yüzer taksimat yapılır. Sonra kalan olursa, otuzüç otuzüç taksimat yapılır. Otuzüçler çekilirken yüzün tamamlandığı latifede ‘‘İlahi ente maksûdî ve rızake matlûbi” denir.

Kısaca taksimat bin, beş yüz, yüz ve otuz üç sıralamasıyla yapılır. Letaif zikri çekilirken bitmeden ara verilmesi gerektiğinde mümkünse bir kere devir yapıp tek sayıda bırakmak güzel olur. Mesela yedi bin, dokuz bin, onbeş bin gibi. Ancak zor durumda herhangi bir latifede iken ara verebilir. Sonra kaldığı yerden devam eder.



NEFY U İSBAT ZİKRİ

Letâif zikrinde başarılı olan müride Nefy u isbat zikri tarif edilir. Bu zikir, zikirlerin en faziletlisi olan “lâ ilâhe illallah” zikridir. Buna Kelime-i Tevhid zikri de denir. Bunun zamanını da mürşid belirler. Bu zikrin çekiliş şeklini mürşidin kendisi veya bizzat görevlendirdiği bir kimse yapar.

Bütün bu terbiye ve zikirlerle elde edilecek sonuç zâtî zikirdir. Zâtî zikir, insanın bütün vücuduna yayılan, benliğini saran, kalbini Allah aşkında toplayan zikirdir. Bu zikir hâline ulaşan kimse yürürken, otururken ve yatarken devamlı Allahu Teala’yı zikreder. Ayrıca zikir nuru onun bütün etine kemiğine yansır. O insan bu nur ile bütün eşyanın zikrini işitecek, hissedecek bir makama ulaşır. Artık her şey ona Allah’ı hatırlatır, her varlık bir ilim sebebi olur, hikmet öğretir, ilahi sevgisini artırır. Bunların sonu müşahede ve güzel ahlaktır. Müşahede, ihsan makamı olup Allahu Teala’yı görüyor gibi O’na kulluk yapmaktır.

Sadatların isimlerini ezberlemeyenlere kalp virdi verilmez. Onlara “ihlas-ı şerife”, “Salavat” ve “Sübhanellahi velhamdü lillahi velâ ilâhe illallahu vellahu ekber” tesbihi günlük ders olarak verilir. Her birinden günde 50 veya yüz defa okuması istenir. Bu zamanla artırılır. Bine, iki bine kadar çıkabilir. Ancak her gün çekilebilecek miktarı almak ve vermek esastır. Bunlar çekilirken, abdestli olarak yüzü kıbleye yönelik oturulur, 25 “estağfirullah” ile başlanır. Bitince tekrar 25 estağfirullah çekilip kalkılır. Hastalık veya başka bir özür sebebiyle kıbleye karşı oturamayan kimse, kolayına geldiği gibi oturur.

Bu zikirler günün her vaktinde çekilebilir. Zikir için mekruh vakit yoktur. Zikri vücudun en dinç ve neşeli olduğu anlarda, özellikle sabah ve akşam vakitlerinde çekmek daha faziletli ve faydalıdır. Böylece gün zikirle başlamış ve zikirle kapanmış olur. Bunun yanında herkes iş durumuna ve çalışma saatlerine göre virdinin zamanını ayarlar.

Bir kimse, özel kalb virdi yanında, isterse günlük olarak yukarıda bahsedilen tesbihleri de alıp çekebilir.

Bir önceki yazı Eski Mısır ve Sirius Bağlantıs hakkında bilgi vermektedir.

14-06-2012 09:07:28
 
Letaif, Letaifler, Letaiflerin Görevleri, Letaif Zikri (Zikr-i Letaif), Meditasyon, Çakralar
Kalp zikrini başarı ile tamamlayan sofiye birtakım maddi ve manevi haller yaşandığında mürşid-i kâmiller tarafından letaif zikri verilir.

Letaifler manevidir. İnsanın aslını teşkil ederler. Letaifler, ruhun insan vücudunda kendisini gösteren ve belli bir işleve sahip olan manevi organlarıdır.

Ruh, Allah’tan (c.c.) insana bir emanet olarak verilmiştir. Ruhun asıl vatanı emir âlemidir. Ruh madde âleminde gurbettedir. Asıl vatanına karşı bir özlem ve iştiyak duyar. İnsan bedeninde ise nefsin elinde esirdir. Nefis ruhu kendisine benzeterek onun asli vatanına karşı ilgisini ve sevgisini kesmiştir. Dünyaya bağlamıştır. Ruh çaresiz bir şekilde nefse boyun eğerek asli vazifesini unutur. Zira aynı zamanda ruhun bedene, dolayısıyla nefse karşı da büyük bir aşkı vardır. Bu yüzden ruhun manevi organları durumunda bulunan letaifler bu dünyaya bağlılıkla ve günah kirleri ile bozulur, görevlerini yapamaz duruma gelirler. Yani manevi âleme, emir âlemine, Allah (c.c.) indine gitmeyi unuturlar.

Letaiflerin temizlenmesi ve çalışabilmesi için öncelikle bir mürşid-i kâmilin elinden tövbe etmek gerekir. İnsan elbette tövbeyi yalnız başına da yapabilir. Mürşid-i kâmil tövbenin edilmesine bir vesiledir, bir şahittir. Her şeyden önemlisi duası bereketi ile tövbenin Allah (c.c.) indinde kabulü için bir manevi destekçidir. Günahları ancak Allah (c.c.) affeder. Bunun için de kişinin mürşid-i kâmile gitmeden önce samimi olarak bütün günahlara kalben pişman olması, tövbe etmesi gerekir.

Günahlarına can u gönülden tövbe edip hatalarını tamir etme yoluna giren kişiler için Allah (c.c.) büyük bir kapı açmaktadır. Bu çeşit tövbeye nasuh tövbesi denmektedir. Nasuh tövbe, Allah’ın (c.c.) izni ile bütün günahları affettirdiği gibi sevaba da çevirmektedir. Kişi bu nasuh tövbe ile geçmişte yapamadığı ibadetleri kaza etmeye çalışır. Kul haklarını da ödeme yoluna girer. Böyle birisinin Allah’ın (c.c.) emir ve yasaklarını, peygamberimizin (s.a.s) sünnetini hayatına uygulamak dışında başka bir gayesi kalmamıştır. İşte böyle güzel bir hal tasavvuf yoluna girecekler için çok gereklidir, önemlidir. Bu bir ev yapmak isteyen insanın önce bir arsa temin etmesi gibi zaruri bir şeydir. Tövbe, tasavvuf ve tarikat yolunun temelidir. Kalp ve letaifler günahlara gerçek anlamıyla tövbe etmeden temizlenemezler ve dolayısıyla çalışamazlar. Zikir onlara tesir edemez.

Tövbe ile Allah (c.c.) geçmiş bütün günahları sevaba çevirmektedir. Bu durum Kuran-ı Kerim’de şöyle bildirilmektedir: “Ancak şu var ki tövbe edip iman edenler ve güzel işler yapanlar, bundan müstesnadır. Allah onların kötülüklerini iyiliklere, günahlarını sevaplara dönüştürecektir. Çünkü Allah Gafûr (günahları affeden), Rahîm’dir (müminleri esirgeyendir). Kim tövbe edip güzel işler yaparsa gereğince tövbe eden odur işte (Furkan suresi, 70-71).”

Senelerce, belki 15-20 sene gibi çok uzun zamanlar boyu zikir alıp kalplerinde ve letaif noktalarında hiçbir hal yaşamamış insanlar bilirim. Bunların aşamadıkları handikapları günahlardır. Günahlara gerçek anlamıyla tövbe edemeyen, günahları kalpten samimi olarak çıkaramayan bir sofi ancak şeytani halleri yaşayabilir. Rahmani haller bir mürşid-i kâmilin elinde tövbe-i nasuh kılındıktan sonra Allah’ın izni ve ikramıyla meydana gelir. Allah (c.c.) bütün kullarına aynı sünnetullahla (ilahi kanunlarla) muamele eder, kullar arasında ayrım yapmaz. Gereği şekilde tövbe kapısından giren bir sofi vazifelerini yaptığı taktirde genellikle tasavvufi hal ve makamları da yaşamaya başlar.

Bir mürşid-i kâmilin elinde tövbe nimetine eren bir sofinin kalbi ve letaifleri zikir ve rabıta ile gün geçtikçe parlamaya başlar. Zikir ve rabıta yavaş yavaş tesirini gösterir.

Günahlar nasuh tövbe ile affedilir ama günahların kalpte ve letaif noktalarında bıraktıkları izler çok uzun zamanda temizlenir. Bunlar için zikir ve rabıtaya ihtiyaç vardır. Zikir ve rabıta nur ve feyz kaynaklarıdır. Bunlar süratle kalbi tasfiye ederek (saflaştırarak, nurlandırarak) letaif noktalarına etki etmeye başlarlar.

Kalp, zikrin ve rabıtanın tesiriyle yavaş yavaş açılmaya başlar. Genişler. Yanma, batma gibi durumlar ilk zamanlar kalpte daha sonra da letaif noktalarında görülebilir.

Kalbin altının, karın kısmının yılan gibi oynaması kalbin üstünün kalp gibi atması (veled-i kalp) zikri yeni alanların yaşadıkları bazı maddi haller olabilir.

Kalbin manevi halleri ise pek çoktur. Sürekli günahlarına pişman olup gözyaşı dökme, insanlara karşı merhamet duyma, iyiliklere karşı büyük bir alaka hissetme, her şeyde Allah’ın tecellilerini görme… kalbin zikirle yaşadığı manevi hallerden sadece bazılarıdır.

Tasavvufta başlıca letaif noktaları şunlardır: Kalp, ruh, sır, hafi, ahfa. Ayrıca iki kaş arasında bulunan nefis, kafanın üst kısmında bulunan letaif-i küll.

Kalp sol memenin dört parmak kadar altında, ruh (Bu, terminolojide bildiğimiz ruhtan farklıdır, sadece aralarında isim benzerliği vardır. Ruhun manevi bir organıdır. Kendisi değildir.) sağ memenin dört parmak kadar altında, sır sol memenin iki parmak kadar üstünde, hafi sağ memenin iki parmak kadar üstünde, ahfa boğazın altındaki çukurundan iki parmak kadar aşağıda bulunur.

Bu letaif noktaları zikir ve rabıta ile günah kirlerinden temizlenip nurlarla parlamaya başlayınca gözler kapalı vaziyette iken onların değişik renkteki nurları da görülebilir. Letaifler bu nurlarla birlikte emir âlemine yükselmeye başlarlar. Onun için başlangıçta ilgili manevi organlarda görülen bu nurlar daha sonra birlikte ve karışık bir vaziyette görülür. Zikir ve rabıta sırasında helezonik bir tarzda dönerek, karışarak yükselmesi ile kendisini belli ederler. Bazı kitaplarda ilgili letaif noktalarında farklı renklerdeki nurların söz konusu edilmesinin nedeni, bu nurların bir bütün halinde görülmesinden ve bu sebeple hangisinin hangi letaif noktasından çıktığını tam olarak bilememeden kaynaklanmaktadır.

Letaiflerin temel işlevlerini tam anlamıyla bilememekteyiz. Ama tüm ruhsal işlevler onların aracılığı ile gerçekleşmektedir. Çünkü letaifler ruhun temel organlarıdır. Kuran-ı Kerim’in ifadesiyle insana ruh hakkında çok az bilgi verilmiştir (bk. İsra suresi, 85). Tabii ki ruhun manevi organları olan letaiflerin her birisinin ayrı bir işlevi vardır. Duygu ve düşüncelerin, hayallerin, bilinçaltı bilgilerinin letaiflerle yakın bir ilgisi bulunduğu gibi imanla ilgili tüm kavramlar da doğrudan letaiflerle ilgilidir. Örneğin ilahi aşk, cezbe, Allah’ın huzurunda olma duygusu, Allah’ın varlığını her yerde hissetme, Allah’ta yok olma isteği, kerametler (aynı anda birkaç yerde görünme, ruhlarla konuşma …)vs.

Letaiflerin bu önemli işlevleri dolayısıyla gerek açılması sırasında gerekse açıldıktan sonra şeytanlar tarafında işgal edilmesi ve görevlerini yapamayacak duruma getirilmesi tehlikesi her zaman mevzu bahistir. Böyle olumsuz bir durumla karşılaşan sofi asla ümidini yitirmemelidir. Bilmelidir ki böyle bir durum er geç başına gelecekti. Zira şeytanlar şimdiye değin hep yanında idiler. Sadece varlıklarını hissettirmiyorlardı. Vesvese ile yetiniyorlardı. Ama sofinin üzerinde gün be gün nur ve feyiz arttıkça ve letaifler açılmak üzere olduğu veya açıldığı için hem maddi olarak rahatsız olmaya başlamışlar hem de hasetlerinden kuduracak duruma gelmişlerdir. Bir bahane ile düşmanlıklarını göstermeleri an meselesidir. Bu genellikle dişi bir şeytanın sofiye güya âşık olduğu ve onunla zina yapmak istemesi ile başlar. Artık düşmanlıklarını açıkça göstermektedirler. Çünkü zina her türlü çeşidiyle manevi ilerlemeyi durdurur, nur ve feyzi yok eder. Dikkat buyurun, onun için Allahu Zülcelâl Nur suresinde zina yasağını konu edinmiştir. Sofinin onlarla evlenmesi, onlardan çocuk sahibi olması bahis mevzu bile olamaz. Bunlar şer’an ve gerçekte mümkün değildir. Şeytanların sofiyi yolundan alıkoymak için başvurdukları hilelerdir, yalanlardır. Letaifler açılıp ilahi nurlar seyredildiğinde şayet bu durumda sofi cinni dişi şeytanların +++++++üne uğrarsa onları dünya kadınlarının en güzelleri (mankenler) biçiminde görür. Muameleleri de dünya kadınlarından daha üstündür. Şayet sofinin letaifleri açılmamışsa onları sadece duman biçiminde insan şekline girmeye çalışmaları ile görebilir. Sofi nasıl gönlünde dünya kadınları ile zina etmeyi çıkarmışsa bunlara karşı da böyle davranmalıdır. Gerçi bu iş o kadar kolay değildir. Zira imtihan çok ağırdır. Ancak bu Allah’ın (c.c.) yardımı ve muhabbetiyle aşılabilir. Nefis ve şeytanlarla savaşmak, büyük cihattır. Dünya kadınlarıyla zina yapmanın bin çeşit belası, sıkıntısı vardır. Bunlarla görünüşte hiçbir tehlike yoktur. Sadece Allah korkusu, Allah rızası buna engeldir. Sofi bu engeli aşarsa Allah’la arasında veli olma yolunda başka önemli bir handikap kalmaz. Bu durum nefis demirinin şehvet ateşinde Allah korkusu ve Allah rızası balyozları ile dövülüp güzel bir şekle getirilmesinden ibarettir.

Şeytanlara bir saniye zamanı bile ayırmak doğru değildir. Küçük bir ilgi kişiyi onların oyuncakları kılar. Onun için mürşid-i kâmiller bu şeytanlara karşı ilgiye de vesvese derler, buna ehemmiyet vermemeyi önemle tavsiye ederler.
Şu bilinmeli ki, şeytanlarla mücadele halinde olan sofi bu aşamada bir köprü üzerindedir. Şeytanların bütün tehditleri boştur. İnsanları öldürecek güçte yaratılmamışlardır. Sadece bazı tekniklerle kaslarda ağırlık gösterirler. Ama bu sadece kas sıkıştırma tekniği ile yaptıkları bir oyundur. Allah (c.c.) onlara insanları kaygıyla denemek için bunlara izin vermiştir. Şeytanlar bu çeşit eziyetleri ile büyük kul haklarına girerler. Sofi zikrine, rabıtasına, murakabesine dalarak nur ve feyzini artırmaya çalışmalıdır. Şeytanlar ordular halinde sofiye saldırırlar. Nur ve feyzden yandıkları için nöbetle ve sırayla sofiyi rahatsız ederler. Onların perişanlıkları sofiden bin kat daha fazladır. Bu durum gözlerden saklandığı için sofi kendisinin çile çektiğini sanır. Gün be gün artan nur ve feyz dalgaları ile şeytanların güçleri gün geçtikçe zayıflar, daha doğrusu şeytanlar sofiye eziyet etmekten ziyade kendileri büyük zararlar görürler. Letaifler çalışmaya başladıkça şeytanların vücuda olumsuz tesirleri de yavaş yavaş azalır.

Böyle şeytanlarla ilgili bir sıkıntısı olan sofiler, letaif zikirlerinde ara sıra soluğunu kesip bu sırada ‘La havle vela kuvvete illa billahil Aliyyül Azim (Yüce ve ulu Allah’tan başka güç ve kuvvet yoktur)’ demelidir. Soluğunu uzunca bir süre tutup bu zikri elden geldiğince çok söyleyip sonra nefesini bırakmalıdır. Bu şeytanlara çok büyük zararlar verir. Zira hem bu zikir hem de nefesi içeride uzun süre tutma (tabii nefy ü ispat zikri) şeytanların tabiri caizse belini kırarlar. Kişinin de letaiflerinin çok hızlı bir şekilde yol almasını sağlarlar. Elbette şeytanlar öyle kolay kolay pes etmezler. Fenafillâha ve bekabillaha erip tüm vücudun nurla çevrilme sürecine kadar onların az da olsa saldırıları her zaman mevzu bahis olabilir. Bunlara zerre kadar ehemmiyet vermemeli; it ürür kervan yürür misali sofi vaktini zikir ve rabıta ile geçirmeye, murakabeyi meleke haline getirmeye bakmalıdır.

Sofi kalp zikrini çekerken de nefy ü ispat zikrini çekerken de şeytanların hücumlarına uğrayabilir. Bu gayet doğal bir durumdur. Suçluluk duygusu yaşamasına gerek yoktur. Böyle bir durumda iken yani kalp zikrini çekerken zikrinin artırılması ve bir an önce letaif zikrine geçmesi gerekir. Şayet sofi nefy ü ispatta bu durumu yaşarsa zikrine ilave olarak letaif zikrine de yönelmelidir. Zira şeytanların en birinci amaçları letaif noktalarını çalışamaz duruma getirmektir. Çünkü insanın manevi yükselmesi, ilerlemesi letaiflerle mümkün olmaktadır. Ayrıca kalp ve letaiflere hâkim olan şeytanlar insanın bütün duygu ve düşüncelerini de bilmektedirler. Bu bakımdan kalp ve letaifler telefon hatları gibidirler. Şeytanlar bu sayede etkili vesveselerde (nabza göre şerbet vermede) bulunurlar.

Letaifler çalışmazsa manevi ilerleme durur. Çünkü ruh bu letaif noktalarından emir âlemine yükselmekte, insanı bu yolla olgunlaştırmaktadır.

Letaifler emir âlemine yükselmezse insan kâmil (olgun) olamaz. Sadece nefsi için yaşar. Ama letaifler makamlarına ulaştıklarında insan nefsinin esiri olmaktan kurtulup Allah’a (c.c.) gerçek anlamda kul olur. Nefsin en çok tatmin isteyen tarafı şehvettir. İnsanların çalışmaları; mesleki, sosyal faaliyetleri hep bunun ekseni etrafında döner. Yoksa nefis çok tembel yaratılmıştır. Karşı cinse ilgi ve şehvet olmasa idi insanlar mesleki ve sosyal faaliyetleri için pek hareket edemezdi. En önemlisi, bunlarda başarılar gösteremezlerdi. İnsanın en temel güdüsü karşı cinsten en iyi, en güzel kimse ile ilişkiye girmektir. Eğer güzel ve iyi bir hanım elde edilmişse nefis genellikle bununla yetinmez. İslami endişeleri olmayan kişiler uygun fırsatlarda gayri meşru bir şekilde daha güzel ve iyi bayanlarla ilişkiye girmek isterler. Nefsin bahanelerine sınır konulamaz. İslami endişesi olanlar ise ya eşlerini boşamayı ya da (elbette geçerli bir neden olmadıkça bunu onaylamıyoruz) ikinci kez evlenmeyi düşünürler. Kısacası nefis vücut ülkesinde yönetici olduğunda durum böyledir. Kimse de bundan istisna edilmemiştir. Şehvet kuvvetine göre insanlar bunun için mesleki ve sosyal yaşamlarında başarılar gösterirler. Kadınlarda da durum aynıdır. Yalnız onlar erkekler ölçüsünde değillerdir. Annelik içgüdüsü, erkeğe göre daha zayıf ve şefkatli olmaları, toplumun namusa verdiği önem vs. kadınların nefislerini bu korkunç şehvetten biraz uzaklaştırmaktadır. Daha doğrusu biraz sakinleştirmektedir. Bir kadın kocası kendisini aldatmadıkça kolay kolay başka bir partner arayışına pek girememektedir. Letaifleri emir âlemine yükselmiş insanda ise durum tamamen farklı olmaktadır. Şehvet bu insanda yok olmamaktadır. Belki daha da artmaktadır. Ruh vücuda egemen olunca ve nefsi esir edince insan artık şehvetinin kölesi olmaktan kurtulmakta, sadece Allah’ın rızasını gözetmeye başlamaktadır.

Peygamberimizin (s.a.s) çok eşliliği nefsin arzusuyla olmamıştır. Böyle olsaydı, onun geçim darlığı çekmesi söz konusu olamazdı. Oysa Kuran-ı Kerim ayetleri ile sabittir ki, eşleri geçim darlığı nedeniyle peygamberimizle (s.a.s) tartışmış, iş boşanma teklifine kadar gelip dayanmıştı: ‘Ey peygamber! Eşlerine de ki: Eğer dünya hayatını ve süsünü istiyorsanız gelin sizlere boşanma bedellerinizi vereyim ve sizi güzelce boşayayım. Yok eğer Allah’ı, Resulünü ve ahret mülkünü isterseniz haberiniz olsun ki Allah sizin gibi iyi hanımlara mükafat hazırlamıştır. (Ahzab suresi, 28-29)’ Nefis şehvetiyle hareket eden bir kişinin tek gayesi elde ettiği partnerleri dünya nimetleriyle hoşnut etmek olacaktır. Peygamberimizin (s.a.s) çok evlilikleri Medine’de devlet başkanı iken gerçekleşmişti. Eğer bu evlilikleri nefis cihetiyle gerçekleşseydi her devlet başkanında veya görevlisinde olduğu gibi halktan alınan vergilerle (o zaman buna haraç derlerdi) kendisini yüksek maaşa bağlatırdı. Özel ve ++++++ hayatında bu tür problemlere kesinlikle yer vermezdi. Onlarca hadis-i şeriflerden anlaşılmaktadır ki, peygamberimiz (s.a.s) ve temiz eşleri (Allah her birisinden razı olsun) çok mütevazı bir hayat yaşamışlar, hatta çoğu günler yiyecek bir şeyler bulamamışlardır. Bir insanın devlet başkanı olup da çok evliliğine rağmen bu çeşit bir yaşantısı ancak ruhsal olgunluğu ile mümkündür. Ayrıca bu durum peygamberimizin (s.a.s) haklılığına, gerçek bir peygamber olmasına da bir delildir.

Letaifler zikirle yükselip emir âlemine vardıktan, oradan da bunların aslı mertebesinde olan sıfatlar âlemine ulaşır. Daha sonra zat makamına doğru yolculuk yaparak uruclarını (yükselişini) tamamlarlar. Buradan geriye dönerler (nüzul). Letaifleri geriye dönen sofi artık insanları hakka çağıracak olgunluğa ermiş, insan-ı kâmil olmuş demektir. Böyle birisinin nefsi de artık eskisi gibi kötülüğü emretmez. Tamamen değişmiştir. Çıkarlarını düşünmez. Hele uçkurunun sevdasında hiç olmaz. Nefis, letaiflerin bu yükselişi ve inişi ile birlikte Allah’a (c.c.) gerçek manada kul olmuş, Allah’ın emir ve yasaklarını samimi bir arzu ile benimsemiştir. Peygamberimizin (s.a.s) sünnetlerini de baş tacı edinmiştir.

İnsan nefsine halk arasında ‘huy’ da denir. Bununla ilgili pek çok atasözü vardır: Huy canın altındadır. Can çıkar huy çıkmaz. Huylu huyundan vazgeçmez. Bir insan yedisinde neyse yetmişinde odur, derler. Bütün bunlar doğrudur. Ama terbiye görmemiş nefis için geçerlidir. Bir insan mürşid-i kâmilin elinde tövbe alıp zikre ve rabıtaya koyulduğunda letaiflerini nurlandırıp asli memleketine yükselttiğinde büyük değişikler yaşamakta, nefis güzel huyları kazanmakta, böyle bir insan insan-ı kâmil makamına ulaşmaktadır. İşte insanın kendisini gerçekleştirmesi gerçekte budur.

Batı felsefesinde ‘Varoluşçuluk’ akımının güzel ve gönülleri çelen düşünceleri sadece birer temenniden ibarettir. Gerçeklikle ilgileri yoktur. İnsan ruhsal olarak Allah’a (c.c.) doğru manevi bir seyre girmedikçe nefsinin yörüngesinden asla dışarıya çıkamaz. Buna imkân yoktur. Eşyanın tabiatına aykırıdır. Büyük suçlar işleyip de hapiste bir ömür çürütüp çıkar çıkmaz aynı suçları gene işleyen binlerce insan vardır. Nefsi bu tür cezalarla bile tam anlamıyla ıslah olamamaktadır. Böyle suçlular hapiste nefsini ıslah etmekten ziyade a+++++iklerine içerlemektedirler.

İnsan ruhunu (letaiflerini) zikirle ve rabıta ile nefsin elinden kurtarmadıkça ne özgür olabilir ne de kendini gerçekleştirebilir. Şeytanların elinde oyuncak olup kalır. Bu Varoluşçu filozofların çoğunun +++++++ı bir kurtuluş yolu olarak görmeleri boşuna değildir. Nefsin ve şeytanların elinde esir ve perişan olduktan sonra tek çıkış yolu olarak ölümü seçmektedirler.

Ruh Allah’tan ilahi bir soluktur. Ezelde Allah’la konuşmuş, Allah’a O’na hiçbir şeyi şirk koşmayacağına dair söz vermiştir. Dünyaya indirildiğinde bu sözünü unutmuş, nefsin elinde esir duruma düşmüştür (bk. Araf suresi, 172). Nefis ise bu dünyaya aittir. Aslı anasır-ı erbadır (dört unsur: hava, su, ateş , toprak). Yani nefis vücudumuzun adeta ruhu gibidir. Nefis üç yaşındaki bir çocuk kadar düşüncesizdir. Bencildir. İçgüdülerinin elinde esirdir. Özellikle şehvet nefsin en çok önem verdiği içgüdüsüdür. Onu tatmin etmek için yapamayacağı şey yoktur. Vücudun kanser olması bile genellikle nefsin şehvet hissinin tatmin olamamasından, daha doğrusu açgözlüğünden kaynaklanır. Tıpkı üç yaşındaki bir çocuğun oyuncakları elinden alındığında veya istediği şey kendisine verilmediğinde kendine tokat atması, saçını başını yolması gibi kendisine zarar vermesinden başka bir şey değildir. Nefsin oyunlarına akıl sır erilmez. Onu mutmainne makamına ulaştırmadıkça da hep bu tür sorunlar çıkarır, etrafına da büyük zararlar verir. Onun için Allahu Zülcelâl Kuran-ı Kerim’de ‘Kalpler ancak Allah’ın zikriyle mutmain olur (Ra’d suresi, 28)’ buyurmuştur.

Nefsin temel unsurları anasır-ı erba olduğu için dünyaya aşırı düşkündür. Çünkü dünyadaki maddeler de nihayetinde bunlardan oluşur. Nefis dünyaya annesi, babası ve vatanı gibi bakar. Allah’ı (c.c.) inkâr eder. Şeytanlar nefsi dünya nimetleri ile kandırırlar. Çünkü nefsin aklı üç yaşındaki çocuk kadardır. Ruh ise Allah’a iman eder. Çünkü ruh insan yaratılmadan önce ezel meclisinde iken Allah’ı tanımıştı. O’na söz vermişti. Bütün marifetler, faziletler ruhta vardır. Ruh şeytana asla kanmaz. Sadece nefse biraz ilgisi, bağlılığı ve sevgisi olduğu için dünyayla uğraşmaktan ve günah kirlerinden dolayı kararır, asli özelliklerini soldurur. Ateist bir insan bile % 100 olarak Allah’ı inkâr edemez. İç dünyasında ruh ile nefsin çatışmalarını hisseder. Sadece bazı günahları vicdani bir rahatsızlık duymadan, zevk alarak işlemek için nefsi Allah’ın var olmadığı savını diretip durur. Sonra ruhu cılız bir sesle de olsa buna mutlaka itiraz eder.

Nefis genellikle kişinin şahsiyetinde anasır-ı erbasından bir unsurunu belli etmesiyle kendisini gösterir. Tabii herkesin yaratılışı birbirinden farklıdır. Bunda etken olan şey, bu unsurlardan birisinin diğerine göre daha ağır basmasıdır. Tabiatında toprak öğesi ağır basan kişi tembeldir. Çalışma ve ibadet ağırına gider. Korkaktır. A+++++tır. Rahatına ve keyfine düşkündür. Muhafazakârlar genellikle toprak öğesi ağır basan cinstendir. Su öğesi ağırsa dönektir. Verdiği sözleri çabuk bozar. Her renge girer. Kolayca yalan söyler. Münafık tabiatlıdır. Dedikoduya düşkündür. Her devrin adamı genellikle bunlardan çıkar. Hava öğesi ağır basan kişi çok duygusaldır. Hemen kanar. Duygu ve coşkuları ile hareket eder. Hayatı ciddiye almaz. Değişkendir. Dünyasını şarkılar, aşklar oluşturur. Arzularına göre yaşamak ister. Sanatçılar genellikle bunlardan çıkar. Bunların siyasetle hiç alakaları yoktur. Ateş öğesi öfke, hırs, kibir, kin, şehvet gibi durumlara karşılık gelir ki bunlar sahibini cehenneme götürecek kadar tehlikelidirler. Hayatı çok ciddiye alırlar. Daha doğrusu dünya hayatı dışında başka bir yaşamın, ebedi hayatın olacağını pek düşünmezler. Dava adamları genellikle bunlardan çıkar. Yani her insanın yaratılışında bulunan nefis, evrenimizin de, dünyamızın da temelini oluşturan bu dört öğeden oluşmaktadır. Adeta bunların ruhuna nefis denir. Yani toprak, ateş, hava, su kendi doğalarını, özelliklerini insana vererek onda nefis dediğimiz varlığı meydana getirmişlerdir. Bu dört öğe bizi dünyaya, insanlara ve evrene bağlamaktadır. Kişiliğimizin çekirdeğini oluşturmaktadır. Her insanın nefsinde bu dört öğeden bir öğe diğerlerine göre biraz ağır bassa da aslında insan nefsinde bunların her biri belli oranda da bulunmaktadır. Başkalarında gördüğümüz her olumsuz ahlak, davranış bizlerde de tohum olarak mevcuttur. Uygun şartlar bulduğunda hemen nefis içerisinde kendisini göstererek yeşerir, boy atar. Onun için nefis küfür üzere yaratılmıştır. Onun İslam’a girmesi, hidayeti kabul etmesi düşünülemez. Nefis ancak bir mürşid-i kâmilin elinde tövbe alarak zikir ve rabıta ile değişebilir. Mutmainne makamına çıkarak ilahi kanunlara boyun eğebilir. Yoksa düşünce egzersizleri ile kendi ilahlığından asla vazgeçmez.

Zikir, rabıta, murakabe sayesinde mutmaine makamına çıkan bir nefiste toprak öğesinin ağırlığı sabır, metanet, ağırbaşlılık olarak kendisini gösterir. Su öğesinin ağırlığı insanların halini anlama, herkese karşı anlayışlı ve uyumlu olma biçimindeki faziletleri dışa vurur. Ateş öğesi Allah aşkı ve İslam davası yolundaki büyük hizmetlerle, tutkularla, mücadelelerle kendisini belli eder. Hava öğesi ağır basan kişiler ise duygu ve coşkuları ile İslami bir şevk ve heyecan içerisinde bulunurlar.

İbadetler görünüşte nefse ağır gelirler. Ama nefis terbiye olduğunda ve letaifler çalıştığında büyük bir zevk kaynağına dönüşürler. Özellikle namaz ve zikir dünyanın hiçbir zevkiyle kıyaslanmayacak oranda tatlılaşır. Çünkü letaif noktaları çalıştığında, Kâbe’den gelen ilahi esintiyi, feyzi algılayacak düzeye geldiğinde büyük bir zevk yaşanır. Ayrıca nurlar da buna başka bir güzellik ve hoşluk katarlar.

Rabıta zikirden üstündür. Zikir maksada koşmaksa, rabıta maksada uçmak gibidir. Onun için sadatlar zikri ayın ışığıyla, rabıtayı güneşin ışığıyla mukayese etmişlerdir. Rabıta letaiflerin temizlenmesi, çalışması ve emir âlemine yükselmelerinde zikre göre çok daha etkilidir. Zira kişi rabıta sırasında mürşid-i kâmilini karşısında hayal edince kendi manevi organları mürşid-i kâmilin manevi organları (letaifleri) ile birleşir, rabıtalı olduğu sürece onun sahip olduğu ileri manevi halleri de kendi üzerine alır. Bu iki kabloyu birleştirmek gibidir. Tabii bu bir süreç işidir. Onun için sofi rabıtayı sadece vaktinde yapmakla yetinmemeli, her zaman rabıtalı bulunmaya dikkat etmelidir.

Vücutta daha pek çok noktada letaifler (çakralar) vardır. Örneğin ellerin ayaları da birer letaif noktasıdır. Açıldıkları zaman dua edildiğinde gökyüzünden yağan rahmeti ve feyzi hoş bir ağırlık olarak algılarlar. Ağrıyan, şişen, hasta organa bu eller yaklaştırıldığında yanmaya, yüksek derecede bir ısı hissetmeye başlar. Vücutta daha buna benzer pek çok letaif (çakra) noktası bulunmaktadır. Fakat bunların çoğu dünyaya aşırı bağlılıktan ve günahların manevi yüklerinden işlemez hale gelmişlerdir.

Tarikatların bir grubu daha ziyade zikre ağırlık vererek ruhu tasfiye ederek nurlarla güçlendirmeye çalışırlar. Nakşibendiyye tarikatı bu gruba girer. Ruh nurla olgunlaşarak kendisine gelir, yavaş yavaş iç dünyada söz sahibi olarak nefsi kendisine benzetmeye, onu tezkiye etmeye başlar. Yani nurlarla ruh çarkı döndükçe nefis tezkiye olup makam kazanır. Tabii nefsin makam kazanması kolay değildir. Her makamda elli bin perde olduğu söyleniyor. Bu çok yavaş olur. Zikir Allah rızası için çekildikçe olur. Çarklar işler. Onun için zikirde şu cümleyi belli bir periyotla söylemek gerekir: ‘İlahi ente maksudi ve rızake matlubi (Allah’ım Sen maksadımsın, isteğim de Sen’in rızandır.)’ Zira çekilen zikir Allah’a ulaştıracak rüzgâr ise bu ilgili cümle onun rotasıdır. Rota, rüzgar kadar hatta ondan da önemlidir. Zikir bu niyetle çekilmedi mi nefse hizmet eder. Nefsi bir gaye ile zikir çekilmeye başlanır. Nefis de gitgide şişer, yoldan çıkar. Şeytanın oyuncağı olur. Onu çıkamayacağı uçurumlara atar. Yalancı mehdiler, kutuplar, evliyalar hep bu rotadan sapan insanlardan çıkar. Allah göstermesin. Allah zikrinde bizleri rızası dışında başka noktalara sürüklemesin. Âmin. İşte zikir Allah rızası için çekilirse ruh saflaşır, nefis de Allah’tan gelen şeylere, hususiyle kaza ve kaderine rıza gözlüğü ile bakmağa başlar. Ruh, zikri bu niyetle çekip saflaşması ile nefse bu konuda dersler verip onu kendisine benzetmeye çalışır.

Tarikatların diğer bir grubu da doğrudan nefsi hedef alarak onu tezkiye etmeye (temizlemeye) çalışırlar. Bunun için müritleri zorlu hizmetlere koşarlar. Oruç ve erbain (çile) gibi ibadetlere önem verirler. Bu tür tarikatlar kurumsal alt yapılara ihtiyaç gösterdiğinden zamanımızda kalmamışlardır. Halveti, Mevlevi gibi tarikatlar bu gruba girer. Elbette zikir gerek ferdi gerekse bireysel olarak bu tarikatlarda da vardır, ama birinci planda değildir. Nefis bu zorlu ibadetlerle zamanla dize gelerek nefis makamlarının kat edilmesindeki Allah’ın kaza ve kaderine rızayı öğrenmeye, daha doğrusu bu bilgiyi içselleştirmeye başlar, bu yolla nefis makamları tek tek aşılır. Ama tabii bunlar çok uzun yılları da alabilir. Yani nefsin değişimi onlarca yıl sürebilir.

Migren diye bilinen şiddetli baş ağrıları şayet maddi bir nedenden meydana gelmiyorsa başın üstünde bulunan letaif-i küllün kişinin dünyaya aşırı bağlanmasından, günahların kirlerinden dolayı çalışamamasından kaynaklanabilir. Burada şeytanların baskıları da söz konusu olabilir. Tabii buranın zikirle açılması çok ileriki zamanlarda olabilir. Onun için bu konuda sıkıntısı olan kardeşlerimize böyle şiddetli baş ağrılarında pratik bir çare olarak abdestli olmak şartıyla küçük bir Kuran-ı Kerim’i birkaç saat şapkalarının altında tutmaları onlara Allah’ın izni ile geçici de olsa bir şifa verecektir.

Meditasyon her ne kadar çeşitli disiplinleri ve kavramları ile tasavvuf ve tasavvufun kavramları ile yakınlık ve paralellik gösterse de aralarında büyük farklılık vardır. Nasıl bizler Tevrat ve İncil’in asıllarının hak olduğuna inanıyorsak ve bunların sonradan bozulduğunu, insanların bu hak kitapları şimdiki halleri ile tahrif ettiklerini biliyorsak bunun gibi meditasyonun ve bununla ilgili kavramların da başlangıçta hak dinlere dayandıkları açıktır. Ama bunlar bugünkü halleri ile insanlara yol gösteremedikleri gibi açıkça yanlış ve sapkın yollara da sürükleyebilirler. Çünkü şeytanları tanımayan, bilmeyen, onların hilelerinden habersiz kişiler, içlerinden çıkamayacakları hallere düşebilirler. Çakralar diye tarif edilen şeyler, tasavvuftaki letaiflerden başka şeyler değildir. Letaiflerini meditasyon yöntemleriyle açtıklarını sananlar, şeytanların oyuncakları olur da bundan haberleri bile olmaz. Dikkat edilirse meditasyon sisteminde ne yazık ki şeytanların adı bile geçmez. Oysa tasavvufta ‘Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır.’ sözü en çok bu makamda, yani letaif zikrinde geçerlidir. Zira letaif zikri sırasında pek çok haller yaşanabilir. Bunların bir kısmı şeytani bir kısmı Rahmanidir. Bunları sofinin tek başına birbirinden ayırması mümkün değildir. Bunun için bu yolu iyi bilen bir kişinin, mürşid-i kâmilin rehberliğine ihtiyaç vardır.

Meditasyonla bir kişinin nurlara ve feyze ulaşması mümkün değildir. Çünkü nurlar ve feyizler ancak Hak kitap olan Kuran-ı Kerim’den alınan kelimeleri zikirle ortaya çıkmaktadır. Geçmişte hak temele dayanan bütün dinler, İslam’ın gelişi ile birlikte iptal edilmişlerdir. Nurdan, feyizden uzaktırlar. Meditasyon sırasında söylenen kelimeler artık bir anlam ifade etmemekte, bir nur ve feyz sağlama işlevine sahip olamamaktadırlar. Meditasyonla çeşitli nurları gördüklerini sananlar şeytanların oyunlarına düşerler. Zira nasıl her pozitif sayının bir de negatifi bulunuyorsa bu yolda da hak olan hal ve makamların bir de şeytani versiyonları vardır.

Dünya hayatı kısadır ve ahret için sermaye biriktirme zamanıdır. Kıyamet günü gelecektir ve deniz sahili gibi cehennem her birimizin önüne çıkacaktır. O gün insana fayda veren sadece imanı ve salih amelleri olacaktır. Tasavvuf İslamiyet’in özüdür. İnsan zikir ve rabıta ile kazandığı şeyleri bilse, onlara kavuşmak için bugün hemen ölmek isteyecektir. Kaldı ki bu yolda sevap için zikir ve rabıta yapılmaz, Allah (c.c.) rızasını tahsil için bütün ibadetler yapılır. Niyet budur. Meditasyon sadece kişinin dünya mutluluğu ve huzuru için yaptığı bazı egzersizlerdir. Yapılan çalışmalarla çakralar gerçek anlamda açılmadığı ve çalışmadığı gibi harcanan emeğe ve zamana da acımak gerekir. Hâlbuki bu yoldaki kişiler tasavvuf yoluna girerek zikir ve rabıta yoluyla letaiflerini açsalar hem dünyada istedikleri mutluluğa ve huzura kavuşacaklar hem de ahrette hiç tahmin edemeyecekleri büyük mükâfatlara erecekler ve Allah’ın (c.c.) rızasına da nail olacaklardır. Fakat nefis ve şeytanlar, insanların bu nimetlere erişmelerinde her zaman bin çeşit vesvese ile engel olurlar.

Letaif zikri, Lafza-i Celalle (Allah) yapılır. ‘Allah’ kelimesi, Allah’ın bütün güzel isimlerini kendisinde toplamıştır. Çünkü Allah kelimesi Allah’ın Zatını karşılar. İmam-ı Rabbaniye göre, ‘Allah’ kelimesi ile yapılan zikir fazilet bakımdan Allah’ın diğer güzel isimleri ile yapılan zikirlerden kıyaslanmayacak oranda yüksektir. Çünkü ‘Allah’ kelimesini zikir kişiyi zat tecellisine ulaştırırken diğer güzel isimler ancak sıfat tecellisine ulaştırır. ‘Allah’ kelimesi dışındaki diğer bütün güzel isimler, Allah’ın sıfatı durumundadırlar. Büyük manevi makamlar ancak zat tecellisi ile mümkündür. Sıfat tecellisi insana sadece bazı marifetler kazandırır, asıl amaca ulaştıramaz.

Letaif zikri genellikle 25.000 (23.000) Lafza-i Celalle (Allah) başlar. Bu sayı 101.000’e kadar yükseltilebilir. Ama illa bu üst sayıya kadar her sofinin zikri yükseltilecek diye bir kaide yoktur. Mürşid-i kâmiller zikri en asgari seviyede tutarak, daha doğrusu müridin güç yetirebileceği bir sayıda letaif zikrini muhafaza ederler. Yani aşağı yukarı bir buçuk, iki saat arası bir zaman dilimi bu işe ayrılır.

Tespih çekildikçe ustalaşılan bir alettir. Yani kalp zikri çeken bir sofi, ilk zamanlar 5.000 zikri 40-50 dakika arasında çekerken bu bir sene sonra 20-30 dakikaya kadar düşer. Letaif zikrine geçtiğinde parmak daha bir hızlanır.

Mürşid-i kâmilden alınan belli sayıdaki zikre virt denir. Virt kendi başımıza artırılamaz, eksiltilemez. Virt ev ödevi gibidir. Eksiksiz yapılmalıdır.

Ama sofi asla mürşid-i kâmilden aldığı zikirle (virtle) yetinmemeli, her zaman sürekli zikir (sayıya vurulmadan yapılan zikir) halinde bulunmalıdır. Yoksa sadece virtle yetinenler yol alamazlar. Aslında virt sürekli zikre geçişte bir köprüdür. Sofi bütün vaktini, iş yaparken bile zikir ve rabıta ile geçirme gayreti içerisinde olmalıdır.

Zikir ne kadar hızlı çekilirse o kadar verimli geçer. Lafza-i Celal (Allah) zikrinde amaç mümkün olduğunca hızlı çekmektir.

Bazı sofiler Lafza-i Celal zikrini ben yavaş çektiğimde daha çok zevk alıyorum, derler. Hâlbuki kendi kendilerini kandırıyorlardır. Zevk aldıkları şey, Lafza-i Celal zikri değil daldıkları düşüncelerdir. Lafza-i Celali çekerken Allah'ın Zatını zikretmenin, O’nun huzurunda olmanın bilinci ile hareket ederek bundan başka hiçbir şey düşünmemeli, sadece tespihin sesi ile içeriden yükselen Allah sesini kalple, ruhla, letaiflerle duymaya, dinlemeye çalışmalıdır. Bundan başka her yüz tespihten sonra da kendi duyacağı bir alçak sesle söyle demelidir: ‘İlahi ente maksudi ve rızake matlubi (Allah’ım Sen maksadımsın, isteğim de Senin rızandır.)’

Sofiler zamanla Lafza-i Celal zikrini çekerken dinlemeyi öğrenmekle kalmaz, bundan sonsuz bir zevk de duyarlar. Yaşadıkları çeşitli haller de bu zevkin küçük hediyeleri olur.
Bazı sofiler kitaplardan okudukları birtakım halleri yaşamak isterler. Allah (c.c.) rızasını pek gözetmezler. O zaman kalp rotadan çıkabilir. Öyle durumlarda hemen ‘İlahi ente maksudi ve rızake matlubi (Allah’ım Sen maksadımsın, isteğim de Senin rızandır.)’ demelidirler, kalplerini rotaya sokup nefislerine gereken dersi vermelidirler. Bu yolda hal değil Allah’ın (c.c.) rızası önemlidir. Allah’ın rızası da ancak ahrette bilinir. Hal sahibi olmak Allah’ın rızasına ermek demek değildir. Allah (c.c.) hal ile de mekir (hile) yapabilir. Kişi tek ölçü olarak Allah’ın (c.c.) kitabını ve peygamberin (s.a.s) sünnetini görmelidir. Bunlara değer vermelidir. Bunların yanında hallere hiçbir kıymet vermemelidir.

Zikir, birtakım dünyevi ve uhrevi maksatları gerçekleştirmek veya sevap kazanmak için değil Allah (c.c.) rızasını tahsil için yapılır. Zaten O’nun rızası kazanıldığı zaman insanın sevaba da ihtiyacı yoktur.

Sofi yaşadığı her hali şeyhine veya vekiline mutlaka söylemelidir. Yoksa vebal altına girer. Dahası nefsin ve şeytanın hilelerine kapılabilir. Zira hallerin bir kısmı şeytani, bir kısmı da Rahmani’dir. Bunları sofinin kendi başına birbirinden ayırması imkânsızdır.

Kalp saniyede halden hale girer. Değişkendir. Onu bir noktada tutmak zordur. Hele zikir sırasında bu daha çok olur. Nefis ve şeytan vesveseleri ile kalbi bulandırırlar, zikri dünyevi bir amaç haline dönüştürebilirler. O yüzden Nakşibendîler, Lafza-i Celal zikrini her tespih devredişinde (100 adetten sonra) ‘İlahi ente maksudi ve rızake matlubi (Allahım Sen maksadımsın, isteğim de Senin rızandır.)’ demektedirler. Böylece sapmış, sapacak, dönek, renkten renge giren, girecek olan kalbe rotasını gösterirler. Kalp bu rotadan saptı mı zikir yarar değil insana zarar vermeye başlar.

Bu zikri yeni alan sofiler önce gizli zikirden haz almazlar. Sıkılırlar. Kıymetini de hiç bilmezler. Gafletle çekerler. Böyle de olsa zikri hiçbir zaman bırakmamalıdırlar. Bu çeşit zikrin de yararı vardır. Hiç çekmemekten iyidir. Biraz sabırla ve gayretle hareket ederlerse ileriki zamanlarda tespihin sesi ile birlikte içlerinden yükselen Allah sesini dinlemeye başlarlar. İşte bu zikirde tek amaç da budur. Tabii bu dinleme olayı da ruh kulağı ile olmalıdır. Yani bu zikirde ruhun ağzı ile söylenen sözü ruhun kulağı ile dinlemek temel amaçtır. Başka şeyler düşünmek doğru değildir. Bunlar tefekkür grubuna girse de doğru değildir. Zira gizli zikrin faziletini yok ederler. Yalnız Allah’ın (c.c.) zatının huzurunda olduğu bilinciyle hareket etmelidir.

Tespihin kalp ve letaifler üzerinde tutulmasının amacı, zikrin sesini bu yerlere duyurup buraların zikre geçirilmesidir. Yani tespihin sesi de ‘Allah’ diye zikrediyor kabul edilir. Bir süre sonra, tabii bu bazılarında olur bazılarında olmaz, kalbin üzerinin oynadığı, kalp gibi attığı görülür. Bu somut bir harekettir. Elbiseyi de oynatacak kadar güçlü olabilir. Buna veled-i kalp denir.

Veledi kalp (Kalbin çocuğu), zikrin neticesi olarak kalp gibi atar durur.

Sofi letaif zikrine geçtiğinde bu sefer tespihleri letaif noktaları üzerinde tutar. Oralarda belli sayıdaki zikri yapar. Burada da amaç Allah lafzını ruhun manevi organları olarak değerlendirebileceğimiz letaiflerin duymasını ve bu zikre iştirak etmesini sağlamaktır. Bunun sonucu olarak sultani zikre ulaşılır.

Sultani zikir, bütün bedenin zikre geçmesidir. Her hücre adeta titreşimdeki cep telefonu gibidir, akıl almaz bir hızla zikreder. İnsana büyük bir hoşluk verir. Sofi bu aşamaya ulaştığında zikirden büyük bir zevk alır. Artık vücudu maddenin yapı taşından ta galaksilere kadar her şeyin zikir halinde olduğu bu âleme intibak etmiş olur. O da evren korosuna kendince katılır.

Lafza-i Celal zikri sırasında önemli olan şey, içeriden ‘Allah’ kelimesini ‘sesle söylemek’ değildir. Sesi ölçü olarak gördüğümüzde çekilen tespihin hızına yetişmemiz imkânsızdır. Daha önce belirttiğimiz gibi gizli zikirde tespih elimizden geldiğince hızlı çekilir, döndürülür. Daha doğrusu tespihi ne kadar hızlı çekersek zikrimiz o kadar faziletli ve bereketli geçer, amacına da ulaşır. Temel ölçümüz, tespihin çekilişteki sesinin ‘Allah’ diye zikrettiğini kabul etmektir. Bunun yanında içimizin de (kalbimizin veya tespihi tutan elimizin üzerinde bulunduğu letaif noktasının) bu tespih çekiliş sesi ile birlikte ‘Allah’ kelimesini zikrettiğini düşünmektir, kabul etmektir. Kısacası tespihin çekiliş sesi ile içimizin bir uyum, ritim halinde Allah’ı zikrettiğini düşünmemiz, kabul etmemiz gerekir.

Tespihin çekiliş sesi ile içimizin bir uyum ve ritim halinde Allah’ı zikrettiğini düşünmemiz büyük bir konsantrasyonu gerektirir. Onun için gözler kapatılır. Bütün dikkat tespihe ve tespihin üzerinde olduğu manevi organ üzerine teksif edilir. Hiçbir şey düşünülmez. Sadece Allah’ın (c.c.) zatının huzurunda olduğu duygusu korunmaya çalışılır.

Bu öyle bir ayardır ki, önceleri bu konuda bazı sıkıntıların yaşanması pek tabiidir. Zira sofi her tespih çekişte kendisini içten de ‘Allah’ diye bir sesi söyletmek zorunda hisseder. Hâlbuki tespihin devredişi çok hızlıdır. Her tespihte ‘Allah’ diye bir sesi söylemek imkânsızdır. Daha doğrusu böyle içten yükselen bir ses vardır ama bu sesten ziyade kalbinden veya tespihin üzerinde olduğu letaif noktasından gelen bir ‘uyumdur, ritim’dir. Bir iç monolog (iç konuşma) değildir. Bu uyum ve ritim ‘Allah’ lafzını söylüyormuş diye kabul edilir. Daha doğrusu hiçbir kuşkuya kapılmadan içten yükselen böyle bir uyum ve ritimle çekilen tespihin sesinin birlikte ‘Allah’ diye zikre koyulduğu düşünülür. Yani tespih taneleri çekilirken onunla beraber içimizden yeknesak bir tempo ile ruhumuzdan yükselen sese benzer bir yapıda ama daha hızlı olan bir uyum ve ritim söz konusudur. Burada en açık olan şey, daha doğrusu olması gerekli olan şey, bizim tespih çekerken böyle bir uyum ve ritimle Lafza-i Celali de zikrettiğimize inanmamızdır.

İşte Lafza-i Celal zikri vücut tarafından özümsendiğinde değişik organlarda bu sözünü ettiğimiz uyum ve ritim bizzat sezilmeye ve duyumsanmaya da başlar. Yani organlar tıpkı titreşimdeki cep telefonu gibi akıl almaz bir hızla, yani farkına varılan bir uyum ve ritimle zikre geçerler. Buna sultani zikir dendiğini belirtmiştik. Bu durum için elimizde tespih olmasına da gerek yoktur. Zikir yapmadığımız halde gün boyunca bu sultani zikir bazı organlarda veya tüm vücutta açıkça hissedilir. İşte böyle güzel bir hal yaşayan sofi fırsatı ganimet bilmelidir. Boş zamanlarında veya bir işle meşgulken dilini damağına yapıştırarak kendince bu çeşitli organlarında veya tüm vücutta varlığını açıkça hissettiği sultani zikre bilinçle iştirak etmelidir. Çünkü zikir bilinçli olarak çekilmedikçe amaca ulaştırmaz. Bu sultani zikir yardımıyla yapılan gizli zikir, tespihle yapılan zikirden kat kat daha hızlıdır. Hem de çok faziletlidir. Çünkü bu sırada kişinin vücudu tüm hücreleri ile birlikte çok hızlı bir tempo ile ‘Allah’ı’ zikretmektedir. Bunun için çok şey yapmaya gerek yoktur. Dil damağa yapıştırıldıktan sonra tüm vücudun Allah’ı zikrettiğini düşünmek, bu düşünce ile içinde oluşan uyuma, ritme kendini bırakmak yeterlidir. Bazı evliyalar bu sultani zikrin, Mekke’yi Mükerreme’de Kâbe’nin karşısında namaz kılmaktan daha çok sevap kazandırdığını ifade etmişlerdir. Bilindiği üzere peygamberimiz (s.a.s) Kâbe’de kılınan namazın normal mescitlerde kılınan namaza göre 100.000 kat daha faziletli olduğunu beyan buyurmuşlardır.

Sultani zikre ulaşmamış kişiler de bu yolla, yani dilini damağına yapıştırarak zikrederlerse kısa zamanda büyük kazançlar elde ederler. Ama bu onlara çok zor gelecektir. Bu yol ilk zamanlarda pek kullanışlı değildir. Onun için böylelerine herhalukarda elde bir tespihi (küçük de olabilir) düşürmeden zikretmek daha yararlıdır.

İmam-ı Rabbani Hazretleri (k.s.) peygamberimizin (s.a.s) risaletten önce dili damağa yapıştırmak suretiyle gizli zikir yaptığını belirtmektedir. Nitekim peygamberimiz (s.a.s) Mekke’den Medine’ye hicret sırasında saklanmak amacıyla sığındıkları Sevr mağarasında Hz. Ebubekir’e (r.a) de bu zikri talim eylemişlerdir. Ayrıca bunlardan anlaşılmaktadır ki peygamberimiz (s.a.s) risaletten önce Nur dağına çıkıp Rabb’ine ibadet ettiklerinde en çok bu gizli zikri yapıyorlardı. Peygamberimizin (s.a.s) risaletten önce evliya olmasını bu zikir gerçekleştirmişti.

İnsan dışındaki bütün canlı ve cansız varlıklar, yaratılışları istikametinde kendi dilleri ile zikir halindedirler. Mikro âlemde maddenin en küçük parçası atomun çekirdeği etrafındaki elektronlar sınırsız bir hızla dönerek bu zikir halini gerçekleştirirken; makro âlemde dünya gerek kendi ekseni gerekse güneşin etrafında yaptığı dönüşlerle ayrı ayrı zikirlerde bulunur. Güneş sisteminin belli bir yörüngede Vega yıldızına doğru akışı da başka bir zikir halidir. Bitkiler ve hayvanlar da zikirden asla gafil değillerdir. Yalnız bu dünyada imtihana tabi tutulmakta olduğu için insanların büyük bir kısmı zikirden uzak bir hayat yaşamaktadır: “Yedi kat gök, dünya ve onların içinde olan herkes Allah’ı tespih eder. Hatta hiçbir şey yoktur ki O’na hamd ile O’nu tespih etmesin. Lakin siz onların bu tespihlerini anlayamazsınız. Muhakkak O kullarına karşı Halîm (yumuşak huylu) ve Gafûr’dur (affedici) ( İsrâ suresi, 44).”

Kuşkusuz her şeyin yoktan yaratıcısı olan Allah’ın, her şeyi önce Kendi Zatını zikir için yaratması gayet mantıklı ve normal bir durumdur.Çünkü mutlak manada yaratıcı olmayan, sadece var olan şeylerden bir kompozisyon kuran bir ressam bile tablosunda adını bir kenara yazmadan duramaz. Ressamın sanatçılığını herkese duyurup meşhur olmak istemesi, başlıca emelidir. Ayrıca ressam eserleriyle öz yaşamını ve iç dünyasını ölümsüz kılmak ister. Yüce Allah (c.c.) elbette yoktan yarattığı varlıkları boş yere yaratmış olamaz. Onlar hem yüce Allah’ın sıfatlarını ve güzel isimlerini bizlere tanıtmakta hem de en küçük varlıkları ve kozmik durumları ile Allah’ı zikretmektedirler.

Sultani zikir büyük bir devlettir. Böyle bir devlete eren sofinin bundan çok iyi yararlanması, bunu çok iyi değerlendirmesi gerekir. Özellikle uyurken başını yastığa koyduğunda yukarıda söylediğimiz egzersizi daha da genişletebilir. Kendisini mezarda çürümüş, tamamen toprak olmuş kabul ederek (böylece fenafillâhın egzersizleri olan murakabe-i vahidiyyeti de yapmış olur) her zerresinin zikre geçtiğini düşünür. Atomun çekirdeği etrafında elektronların sonsuz bir hızla zikrettiğini hayal eder. Mezarındaki toprakla birlikte bütün dünya cansız maddeleriyle beraber zikirdedir. Onların her bir atomu tıpkı sofinin elindeki tespih gibidir. Çekirdekler, tespih daneleri hükmünde olan elektronlarını çevresinde sonsuz bir hızla döndürmektedirler. Hatta bu imgeye atomun yapısına benzeyen gezegenlerin ve yıldızların kozmik hareketlerini de katar. Böylece Allah’ın (c.c.) zatı huzurunda bütün evrenin cansız varlıklarının koro halinde zikre koyulmuş olduğunu imgeler. Artık vücudu veya toprağı, maddenin en küçük yapı taşından ta galaksilere kadar her şeyin zikir halinde olduğu bu âleme intibak etmiş olur. O da evren korosuna kendince katılır. Bu muhteşem tabloya sofinin tamamen toprak olmuş bedeni de bir ritim ve uyumla renk verir.

Cansız varlıklarda rızık, geçim endişesi olmadığı için onlar her daim zikirdedirler. Zikirden hiç gafil kalmazlar. En küçük yapı taşları, sözünü ettiğimiz tarzda yüce Allah’ı zikrederler. Çünkü iradeleri tamamen Allah’a (c.c.) bağlıdır. Allah ise şanını en mükemmel şekilde zikrettirendir. Sonra sırasıyla bitkiler ve hayvanlar gelir. Bitkiler tevekküllerinden yerlerinden ayrılmazlar. Hayvanlara göre zikre daha bir tutkundurlar. Çünkü iradeleri hayvanlara göre daha bir azdır, daha bir Allah’a bağlıdır. Hayvanlar zikirde insanlardan öndedirler. İnsan kadar bir iradeye malik olmadıkları için yüce Allah onlara zikir nimetini daha çok tattırmaktadır. İnsanların bazılarına aşırı benliklerinden, bencilliklerinden dolayı zikir hiç nasip olmaz.

Hadis-i şeriflerden anlaşılmaktadır ki, gökyüzünde bir karış boş yer bulunmamaktadır. Allah (c.c.) her yerde kendisini zikreden melekler yaratmıştır.

Şeytanlar hiçbir zaman bizden uzak değillerdir. İleri manevi hallerde varlıkları da görülebilir, daha doğrusu hissedilebilir. Onlar duman halinde tüm bedeni, organları sararlar. Letaiflerde nurların görülmesinde olumsuz etkilerde bulunabilirler. Sultani zikirle birlikte yapacağımız daimi zikirler (sayıya vurmadan yapılan zikirler) onların bellerini de kıracaktır.

Tasavvuf ve tarikat yolunun bazı temel esasları vardır. Bunlara uymadıkça zikir devleti pek ele geçmez. Geçse de zikirden lezzet alma nimeti pek bulunmaz. Bunlardan ikisine çok dikkat etmek gerekir: Birincisi nefsi her şeyden, herkesten küçük görmedir. Bu sayede başkalarından gelen kötülükler hoşnutlukla karşılanır. Nefse her kötülük az bile görülür. Bu da zikirde bu yoldan gelebilecek nefsani ve şeytani vesveselerin önünü tıkar. Zira başka zaman değil de tam ibadet sırasında nefis ve şeytanlar vesveseleri ile bu damarı çok kullanarak ibadetteki huzuru ve ihlâsı zedelerler. İkincisi dünyayı kalpten çıkarmadır. Dünya herkese başka türlü hitap eder. Çünkü herkes başka bir nimetine tutkundur. Ama para bu farklılıkları genellikle biraraya getirir, birarada toplar. Onun için zekât ve sadaka vermeye azami derecede dikkat etmek gerekir. Bu yolun, yani Nakşibendiyye tarikatının başında bulunan Hz. Ebubekir’in (r.a.) gerektiğinde her şeyini İslam dini için fedadan kaçınmaması boşuna değildir. Zekât ve sadaka verme gönlün dünyaya düşkün olmasını önler. Gönlü Allah’a bağlar.

Bu iki noktaya dikkat eden kişide Allah’ın izni ile zikir çekme aşk haline gelebilir. Özellikle gizli zikirde karşılaşılan büyük problemler, yani bu zikri çeken kişinin gizli zikir sırasında bu zikri çekemediğini veya şeytanların ve nefsin müdahalesi ile başka şeyleri zikrettiğini sanması ve zikir sırasında dünyevi şeyleri, insanlarla olan ilişkilerini düşünme sorunları Allah’ın izni ile bu sayede çözüme kavuşur. İnsanların çoğu başkalarıyla kavgalarını ve dünyayı (parayı) Allah’la aralarına perde koydukları için Allah’ı (c.c.) gönül huzuruyla zikredemezler. Allah’ı zikretmek isteseler bile bu böyle bir durumda onlara nasip olmaz.

‘Lafza-i Celal zikrinde’ kişi canlı veya toprak olmuş bedenini ve evrendeki cansız maddelerin atomlarını zikir halinde canlandırırken, ‘Kelime-i tevhit zikrinde’ ise insanın kendi bedenini, tüm evreni Allah’ın Zatı karşısında yok etmesi amaçlanır. Ölüm insan için bunu sağlar, kıyamet de tüm evrenin yok oluşunu gerçekleştirecektir. İnsan ölünce tüm bedeni toprak olacaktır, kıyamet kopunca da tüm evren yıkılacak, maddenin en küçük parçası olan atomlar bile dağılıp aslı olan yokluğa dönüşecektir. Baki kalan sadece yüce Allah’ın Zatı olacaktır. İşte Kelime-i tevhit zikri çekilirken bu esasa çok dikkat etmek gerekir. Zikir sırasında Allah (c.c.) dışında her şeyi yok bilmek gerekir. Onların faniliklerini göz önüne getirmek bu açıdan yararlıdır. Yine kendimizi mezarda çürümüş, tamamen toprak olmuş gördükten, daha doğrusu hayal ettikten sonra evrenin büyük bir patlama ile yokluğa karıştığı imgesini gözümüzün önünde canlandırabiliriz. Bu hayallerden sonra Allah’ın Zatının ezeli ve ebedi olduğunu, baki kaldığını düşünmek gerekir. ‘Yeryüzünde olan her şey fanidir, ancak celal ve ikram sahibi olan Rabbinin Zatı bakidir. (Rahman suresi, 26-27).’

Lafza-i Celalin hızlı çekilmesi gerektiğini belirtmiştik. Kelime-i tevhit zikrini de hızlı çekmek çok yararlıdır. Çünkü bu şekilde çekmek kişiye büyük bir coşku verir. Coşku da aşkı doğurur. Bir zikir aşkla çekildi mi kişiyi Allah’ın izni ile ileri makamlara ve hallere ulaştırır. Zikri çok hızlı bir şekilde çekmenin manası da aşktan ve aşk halini meydana getirmekten başka bir şey değildir. Aşk deliliğin en güzel şeklidir. Peygamberimiz (s.a.s) şöyle buyuruyor: ‘Allah’ı o kadar çok zikredin ki size deli desinler.’ Tespihi hızla çekme dolayısıyla ‘la-ilahe’ tespihin bir tanesine, ‘illallah’ diğerine denk düşebilir. Ama yine de bu iş kişiden kişiye değişebilir. Aslında tespih böyle bir anda sayıyı belirleyen bir alet değil, coşku sağlayan bir unsur olur. Elbette Nakşibendiyye tarikatında Kelime-i tevhit zikri kalple çekilmez. Kişinin kendi duyacağı bir ses ayarıyla zikredilir. Virtte doğal olarak sayıyı korumak hâkim olduğu için Kelime-i tevhit zikrinde tespih taneleri o kadar hızlı çekilemez. Ama sayısız zikirde coşkuyu artırmak için eldeki tespihi dediğimiz veya dilediğimiz tarzda kullanabiliriz. Zikrin o zaman tadına doyum olmaz.

İnsanın tek başına yalnız havas bilgileri ile (Allah’ın şu güzel ismini şu kadar çekersen şu faziletlere sahip olacaksın tarzında bilgiler…) zikre yönelmesi beraberinde büyük itikadi yanlışlıklar ve sapmalar da getirebilecektir. Zikir ehil birisinin, mürşid-i kâmilin rehberliğinde çekilmedikçe insana yarar kadar zarar da verebilir. Tabii bu sözünü ettiğimiz şey, Lafza-i Celal (Allah), Kelime-i tevhit gibi zikirleri çokça çekme ile ilgilidir. İnsan kararında oldukça, mürşid-i kâmilsiz, kendisi de yalnız başına zikir edinebilir. Bir takım haller yaşadığında bir mürşid-i kâmile danışabilir, başvurabilir. Esma-i Hüsna zikri de mürşid-i kâmile başvurmadan kişinin kendi isteğiyle çekilebilir. Ama yine de Esma-i Hüsnada da ihtiyatlı olmak lazımdır. En azından tasavvuf ve tarikat kültürünü hazmetmek gerekir. Tasavvuf ve tarikat kültürünün de temelini her an tövbe ve istiğfar halinde olma, nefisle mücadele etme, onu her daim küçük görme ve Allah rızasını amaç olarak kabul etme oluşturur. Çünkü şeytanlar hiçbir fırsatı kaçırmaz. Kılavuzsuz yola çıkanları çeşitli tehlikeler bekleyebilir. Örneğin yaptığı zikirle dualarının kabul edildiğini gören birisi istidraca (şeytani hallere) düşebilir. Benliği güçlenip kendisinde olmayan çeşitli büyüklükler görebilir, kibire ve ucuba kapılabilir. Çünkü zikrin neticesi birtakım haller yaşanmaya başlayacaktır. Bunların bazısı Rahmani bazısı da şeytanidir. Bunları insanın yalnız başına birbirinden ayırması imkânsızdır. Birbirlerine çok benzerler. Farkına varmadan şeytanın oyuncağı olabilir. Bunlar da insanı ebedi helake, pişmanlığa götürmeye yeter. Ayrıca vesveseye de düşebilir. Hele içinde bulunduğumuz çağda insanlar gerekli dini ve itikadi bilgilerden bile yoksunken onların ellerine verilecek böyle bir havas bilgisi Allah’ın (c.c.) güzel isimlerinin gereği ve amacı dışında zikredilmesine yol açacaktır. Onun için zikir yoluna gireceklerin bir mürşid-i kâmilin himayesine girmesi en doğru yoldur. Nefis tezkiye olmadıkça zikir, özellikle Esma-i Hüsna zikri ona yarardan ziyade zarar verecektir. Çünkü böyle bir kişi Allah’ın güzel isimlerine hep nefis hesabıyla bakacaktır. Bu da onu manevi olarak zarara sokacaktır. Hâlbuki Esma-i Hüsna zikrini çekmenin temel amacı Allah’ı övüp yüceltme veya O’nun güzel ahlakıyla ahlaklanmadır. O’nun rızası dışında her şey nefis hesabınadır. Allah’ın rızası dışında kendisine bir hedef çizen ve bu konuda Esma-i Hüsnadan umut bekleyen kişi ise yoldan çıkmıştır. Nefis ve şeytanlar onu aldatmıştır. Allah (c.c.) bu durumlara düşmekten bizleri korusun. Âmin. Evet, şu ayet-i kerime bu kişilere hitap etmektedir: “En güzel isimler Allah’ındır. O halde O’na en güzel isimlerle dua edin. O’nun isimleri hakkında eğri yola gidenleri bırakın. Onlar yapmakta olduklarının cezasına çarptırılacaklardır (Araf suresi, ayet 180).”

Zikirde gafleti yok etmek için pratik bir çare olarak asla ihmal edilmemesi gereken şey, Allah’ın huzurunda olma duygusudur. Tabii aynı şey, namaz için de geçerlidir. Kişi gerek namazda gerekse zikirde Allah (c.c.) karşısında olduğu duygusunu kaybettiği zaman gaflete düşer. Bu durumda kıldığı namazlarda dünya meselelerini, kişilerle olan ilişkilerini düşündüğü gibi aynı şey zikir sırasında da geçerlidir. Yani sofinin kalbi ‘Allah’ demeye çalışır ama kafası dünya meşgaleleri ile insanlarla doludur. Dikkatini onlara vermiştir. İşte tam bu sırada iken hemen kendisini silkeleyip Allah (c.c.) huzurunda olduğu duygusuna sahip çıkıp bunu korumaya çalıştığında o dünyevi düşünceler, kişiler de kafasında uçar; zikir amacına uygun olarak çekilmeye başlar.

Kuşkusuz insan zikre koyulduğunda, hele bu Lafza-i Celal (Allah) zikri olduğunda şeytanlar derhal saldırıya geçeceklerdir. Şeytanların saldırıları vesvese yolu ile olmaktadır. Dinsel anlamda akla gelen kötü ve çirkin düşüncelere vesvese denir. Vesvese bilinçaltına yapılmaktadır. Kişi bunları sanki kendi düşüncesi imiş gibi algılar. Şeytanlar kalp ve letaiflere girebilmektedirler. Bu yüzden insanların duygu ve düşüncelerini takip edebildikleri gibi yine kalp ve letaifler yolu ile onu zikirden uzaklaştırmak için vesveseler (nabza uygun şerbet) vermektedirler. Şeytanlar kimin ne konuda zaafı olduğunu o kişiden daha iyi bilmektedirler. Şeytanlar en çok kompleksleri kullanırlar. Çünkü komplekslerde bastırılmış güçlü duygusal enerjiler (kişinin utandığı, ezildiği, sıkıldığı kimi yaşantı anıları ile birlikte) bulunur. Şeytanlar vesveselerde bunları günlük mesele ve kişilerle bağlantı haline getirerek zikrin gafletle çekilmesine neden olurlar. Kişi zikir sırasında bu vesvese dünyasında yaşamaya başlar. Onun için şeytanların bu hilelerinden hemen Allah’ın Zatının huzurunda olduğu duygusu ile silkinmek ve kendine gelmek gerekir. Allah’ın Zatının huzurunda olduğu duygusu bu tür kişisel zaafları ve şeytanların vesveselerini anında durdurur. Yok eder.

Fakat şeytanlar zorlu düşmanlardır. Sinsi sinsi yine yaklaşırlar. Zikirde olan sofinin zaaflarını ve komplekslerini kullanarak onu yine gaflete sürüklemeye çalışırlar. Onun zaaflarını ve komplekslerini günlük bazı hadiselerle ve şahıslarla alakalandırarak zikrini yine gaflet durumuna sokmaya gayret ederler. Şayet sofi Allah’ın huzurunda olma duygusunu yitirmezse ve korumaya çalışırsa şeytanların tüm çabaları boşa gidecektir.

Allah’ın Zatının huzurunda olmayı duygusal bir durum olarak tasvir ettik. Zira Allah’ın Zatı tasarlanamaz. Bu hadis-i şeriflerle de yasaklanmıştır. Allah (c.c.) varlıklara ait özellik ve niteliklerden uzaktır. Allah’ın Zatı ile ilgili akla gelebilen her hayal, Allah’tan (c.c.) uzaklaşmadır, yanlış bir yola sapmadır. Böyle Allah’ın Zatı ile ilgili akla gelen düşünceler ancak şeytanların vesveseleri sonucu oluşur. Kul bunlardan sorumlu değildir. Onun için takıntı yapamaya, suçluluk duygusu duymaya gerek yoktur. Ama hemen edep gereği Allah’ın Zatı bunlardan tenzih edilmelidir (Subhanallah, estağfirullah denmelidir.).

Gerek namaz kılarken gerekse zikir çekerken aslolan şey, Allah’ın Zatının huzurunda olma duygusudur. Bu öyle yüce bir duygudur ki, insan kendi küçüklüğünü, alçaklığını derinden hissederek yüce Allah’ın (c.c.) karşısında edep ve haya duyguları içerisinde bulunur. Buna ihsan hali denir.

Tasavvuf ve tarikat yolunun amacı bu ihsan halini daima canlı tutmaktır.

İhsan adı üstünde bir lütuftur. Allah’ın (c.c.) kuluna verdiği büyük bir armağandır. Bu nasıl büyük bir lütuf ve armağan olmasın ki?.. Bu evrenin sonsuz büyüklüğü karşısında bir toz tanesi kadar küçük olan dünyamızda iman sahibi bir insan ibadetleri sırasında tüm bunları yaratan yüce Allah’ın (c.c.) huzurunda olma duygusu ile şereflenmektedir. Bu şerefe ihsan hali demek ne kadar da uygun düşmektedir!..

İhsan halini bu ümmete bizzat Allahu Zülcelâl meleği Cebrail’i göndererek tarif ettirmiştir. Hadis mealen kısaca şöyledir:
Bir gün Peygamberimiz (s.a.s) mescitte oturuyor ve ashabıyla sohbet ediyordu. Bu sırada üstünde yolculuk yaptığına dair bir alamet olmayan, beyaz giysili ve siyah saçlı bir genç gelerek peygamberimizin (s.a.s) karşısına oturdu. Ona bazı sorular sormaya başladı. İslam nedir, iman nedir sorularından sonra ihsan nedir diye sordu. Peygamberimiz (s.a.s) ihsanı şöyle tarif etti: ‘İhsan, senin Allah’ı görüyormuşçasına ibadet etmendir. Zira sen Allah’ı göremezsen de O seni görmektedir.’

Demek ki ihsan, ibadetlerin kadrini yükselten büyük bir nimettir. Belki ibadetlere Allah rızasını koyan büyük bir iksirdir. İbadetler ihsan hali olmadığı zaman yoksullaşmakta, anlamlarını yitirmektedirler. İhsan hali bakırı altın yapan iksir gibi ibadetlerin suretlerini Allah rızası ile şereflendirmektedir.

Peygamberimizin (c.c.) ihsanı tarifi de dikkat celbedicidir. Bizim yaptığımız gibi ibadetler sırasında Allah karşısında olma duygusu diye tarif etmemiş, kulların Allah’ın Zatını kafalarında canlandırmalarını engellemek için dikkati Allah’ın kullarını gözetlemesinde toplamıştır: ‘İhsan, senin Allah’ı görüyormuşçasına ibadet etmendir. Zira sen Allah’ı göremezsen de O seni görmektedir.’

Peygamberimizin bu ihsan tanımında murakabenin de yer aldığını belirtelim. Murakabe, kişinin Allah’ın gözetimi ve denetimi altında olduğunu düşünmesidir.

Lafza-i Celal zikrini çekerken bu zikri çekemediğini veya başka bir şey zikrettiğini sanan kişi, Allah karşısında olma duygusu ile de büyük yararlar kazanır.

Lafza-i Celal zikri sırasında Allah (c.c.) karşısında tüm varlıkların zikir halinde olduğu; mikro âlemden makro âleme kadar her şeyin Allah’ı (c.c.) zikrettiği düşüncesi büyük kazanç getirir. Bunun dışındaki düşünceler, tefekkür grubuna girse de zikre zarar verirler.

‘Andolsun Davud’a tarafımızdan bir üstünlük verdik. ‘Ey dağlar ve kuşlar onunla birlikte tespih edin!’ dedik. Ona demiri yumuşattık (Sebe Suresi,10).’ Burada Hz. Davud’a (a.s.) verilen nimet, fazilet, üstünlük zaten doğaları gereği zikreden varlıkların (dağların yani yeryüzünün ve kuşların) Hz. Davud’un (a.s.) Allah’ı zikrettiğinde zikirleriyle ona iştirak etmeleridir. Kuşlar bildiğiniz gibi öterler. Öterken Allah’ı zikrederler. Dağlar (yeryüzü) en küçük yapı taşı olan atomlarıyla ve kozmik hareketleriyle yani yeryüzünün önemli bir parçası olarak gerek kendi ekseni gerekse güneş çevresinde dönüş hareketleriyle zikirdedir. Nasıl bir Mevlevi kalbinin etrafında dönerken (sağdan sola doğru) ‘Allah’ kelimesini iki hamlede iki hecede söylüyorsa gezegenler de böyledir. Bugünkü teknoloji ile gezegenlerin dönüşlerinde çıkardıkları (yüksek frekanslı) sesler Nasa kanalıyla tespit edilmiştir, bunlar internette bulunabilir. Kuşkusuz bu azim bir zikirdir.Hz. Davud Aleyhisselam bu varlıkların zikir halinde oldukları bilgisi ve bilinci ile zikrettiği için yüce Allah (c.c.), ona bu varlıklarla birlikte zikretme nimetini ve faziletini nasip etmiş olabilir. Zira hadis-i şerifte peygamberimizin (s.a.s) ifade ettiği gibi ameller niyetlere göredir. Zikirde bütün varlık âlemi ile birlikte zikretme niyeti böyle büyük bir ameli doğurmuş olabilir. Allah (c.c.) lutf u ihsanıyla her birimize bu büyük nimeti nasip ve müyesser eylesin. Âmin.

Biz ilk zamanlarımızda bu nurlara karşı çok meraklı idik. Tabii varlıklarını kitaplardan okurduk. Acaba gerçekten görebilecek miyiz, diye kendi kendimize söylenip dururduk. Bizden önce bu yola girenlere, ileri derecede zikir çekenlere bu ilahi nurları görüp görmediklerini sorardık. Onlar nedense konuşmak istemezler, Nakşibendiyye yolunda her şey gizlidir, sırlar söylenmez, kavilinden cevaplar verirlerdi. Dedikleri doğruydu. Bir insanın durduk yerde hallerini etrafa anlatması edebe aykırıdır. Tasavvuf ve tarikat yolu ise baştan sona edeptir. Bir de o kişinin gurura, ucuba düşmesine neden olabilir. Bu da telafisi mümkün olmayan büyük zararlar getirebilir. Ayrıca nazar tehlikesi de bunun cabasıdır. Allah her birimizi bu afatlardan korusun. Âmin. Kuran-ı Kerim’de yüce Allah, pek çok yerde ‘böbürlenenleri’ ve ‘övünenleri’ sevmediğini beyan buyurmuşlardır (Hadid suresi 23, Lokman suresi 18, Nisa suresi 36, Kasas suresi 76, vb.). Tasavvuf ve tarikat yolu nefsi ezmek ve hiç etmek sanatıdır. Kişi bu yolda kendisinde çok az da olsa bir varlık gördüğü zaman anında manevi ilerlemesi durur, çeşitli sıkıntılar yaşamaya başlayabilir. Bu büyük tehlikelere karşın Allah’a sığınarak ve sadatlardan manevi himmet dileyerek insanların bu konulardaki meraklarını gidermek, onlara tavsiyelerimizin daha etkili olması için, ayrıca onları rabıta ve zikre teşvik etmek gayesiyle yaşadığımız tecrübelerden birazcık da olsa kısaca bahsetmek istiyoruz:

Gerçekten sultani zikirde tüm vücudun veya bazı organların hücreleri titreşimdeki cep telefonu misali akıl almaz bir hızla zikretmektedir.

Gerçekten kalp ve letaifler açıldığında bu noktalardan, daha doğrusu göğüsten, ibadetler sırasında (namaz ve zikir gibi) çok büyük hazlar alındığı gibi gözler kapalı olduğunda değişik renklerdeki nurlar da görülmektedir.

Gerçekten değişik renkteki nurlar görüldükten epey bir zaman sonra saydam bir nur halesi, daha doğrusu nur kalesi insanı kuşatmaktadır. Bu insanı şeytanlara karşı korumaktadır.

Böyle nimetleri kullarına bahşeden Rabbimize kelimeleri adedince şükürler, hamd u senalar olsun.

Sofiler rabıta ve zikirlerine dikkat ederlerse kısa zamanda bu söylediğimiz halleri yaşayacaklardır. Tabii tasavvuf ve tarikat yolunda bu halleri yaşamak önemli değildir. Bu konuda vesveselere düşmemek de gerekiyor. Çünkü insan bunlarla da imtihan edilebilir. İnsan bir ömürde bu halleri yaşamasa bile Allah’ın (c.c.) rızasına erebilir. Önemli olan da budur. Bu tür halleri yaşayan kişilerin de Allah’ın rızasına erdiğini düşünmek doğru değildir. Son nefeste imansız gitme tehlikesi peygamberler dışında herkes için geçerlidir. İmam-ı Rabbani Hazretlerinin (k.s) de dediği gibi Allah (c.c.) ahrette bizleri yaşadığımız manevi hallerden sorguya çekmeyecektir. Önemli olan Allah’ın emir ve yasaklarını (şeriatı) ve peygamberimiz (s.a.s) sünnetlerini yerine getirip Allah’ın rızasına ermedir. Rabıta ve zikirde amaç, Allah rızasıdır. Hal elde etmek değildir. Böyle bir isteğin kalpte olması bile bir fitnedir. İmtihan konusudur. Allah’ın rızası ile araya giren aşılmaz bir perdedir. Allah hepimizi bu tür afatlardan korusun. Âmin.

Özellikle rabıta sırasında insan nefsini çok ezmeli, kendini toprak misali yok bilip sadatlardan gelecek feyze ve nura talip olmalıdır. Aslında bu bütün ibadetlerde, hatta yaşamın her anında böyle olmalıdır.

Allah fazl u ikramıyla bizlere son nefese kadar zikrini ve mürşid-i kâmile yapılan rabıtayı sevdirsin ve bizlere her daim rızasını nasip eylesin. Âmin.

Muhsin İyi

03-12-2012 18:21:53
 
Zikirde Amaç (Gaye, Hedef, Niyet) Nedir?
Bir hocanın kitabında şunu okudum. Düşüncesini eleştirdiğim, hatta karşı olduğum için değil de pek çok taraftarı, seveni olduğu ve onları da manevi olarak yaralamamak için hocanın adını vermek istemiyorum: ‘Allah Allah… diye zikirde gaye, tefekkürdür. Çünkü tefekkür en büyük ibadettir. Peygamberimiz (s.a.s) bir saatlik tefekkürün bir yıllık ibadete denk olduğunu söylemiştir…’ Bir sofi düşünün ki, bu tefekkür öncesinde en az beş bin kez kalbinden ‘Allah’ diye zikredecek. Sonra da Allah üzerinde düşünecek. Gerçi hiç kimse Allah’ın zatı üzerinde düşünemez. Bu hadis-i şerifle yasaklanmıştır. (Ama Allah’ın zatının huzurunda olma duygusu (ihsan), yani murakabe başka bir konudur. Bu tasavvufun gayelerinden birisidir.) Bu sofi hak yolda olaraktan Allah’ın sıfatları, güzel isimleri, varlıklar üzerinde tecelli eden manaları üzerinde düşünsün, kabul edelim. Size soruyorum, bunun için zikir yapması mı daha uygun olur, yoksa bu yolda yani tefekkür sahasında yazılmış kitapları okuması mı? Elbette düşünce kafayla yapıldığına göre bu yolda yazılmış kitaplar daha yararlı olur. Kaldı ki, sofi için tefekkür ihmal edilmemesi gereken bir ibadetse de onun asıl büyük derdi, gayesi Allah (c.c.) aşkıdır (muhabbetullahtır). Allah zikrindeki asıl gaye, kalpte Allah muhabbetini uyandırmak, geliştirmektir.

Elbette insanlar çeşit çeşittir. Tuttukları yol da bu açıdan büyük bir farklılık göstermektedir. İnsanların büyük çoğunluğu Allah’ı zikrederken sevap kazanma, ahrette cezadan kurtulma, cennete girme… gayelerini güderler. Bunlar yanlış şeyler değildir. Hatta övülecek hasletlerdir. Herkesin bu niyetlerle çekebileceği kadar bir zikir edinmesini tavsiye ederiz. Ben şahsen pek çok Müslüman’ın bu tür niyetlerle kendi kendilerine değişik zikirler edindiğine ve bunları şu kadar yıldan beri çekiyoruz dediklerine tanık oldum. Bundan daha güzel bir şey mi olur?.. Seneler bizi toprağa, kabre doğru yaklaştırıyor, böyle kişiler de yarın kabirde, ahrette kendilerine lazım olacak sermayelerine bir şeyler katıyorlar. Geçen zamanı, belli sayıda değişik zikirleri kendilerine günlük virt edinmekle lehlerine kullanmaktadırlar. Ama bu ebrarın (iyilerin, kitabı sağ tarafından verilecek olanların) yoludur. Mukarrebun (Allah’a yakın) olanların yolunda sadece Allah aşkı ve O’nun rızası için zikir yapılır. Sofinin de zikirdeki gayesi bu olmalıdır. Yoksa tasavvuf yolunda olması mümkün değildir.

Bilindiği üzere Vakıa suresinde cennetlikler iki gruba ayrılmışlardır: Eshabu’l-Yemin (Kitabı sağ tarafından verilecekler, ebrar), Es-Sabikunlar (İmanda ve amelde öne geçenler, daha doğrusu Allah aşkında ve rızasını elde etmede önde olanlar, mukarrebun) olmak üzere. İyiler, cennette yükseltilmiş döşeklerde otururken ileri geçenler, değerli mücevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler (bk. Vakıa suresi, 15,34). Elbette bu iki grup cennette olmakla büyük bir ikrama nail olmuştur. Ama bunların cennette birbirinden ayrılan dereceleri ve makamları vardır.

Nasıl bir deli aynı kelimeyi yüzlerce, binlerce kez söylerse sofi de ilahi aşkla, muhabbetle zikre yaklaşmalı, ‘Allah’ kelimesini mübarek bir delilikle veya şevkle söylemelidir. Bunda Allah’ın (c.c.) rızası dışında başka bir gaye gözetmemelidir. Zaten Nakşibendiyye tarikatında her yüz ‘Allah’ kelimesini zikirden sonra söylenilen (bazgeşt), ‘İlahi ente maksudi ve rızake matlubi (Allah’ım Sen maksadımsın, Senin rızanı talep ediyorum.)’ cümlesi de zikirde gaye olan bu aşk halinin rotasını vermektedir.

Nefis, şeytanlar zikri her zaman bulandırırlar. Onu dünyevi bir gaye için çekme yoluna sevk edebilirler. Bu elbette büyük bir yanlışlıktır. İnsanın ahretteki nasibini yok edebilecek büyük bir hatadır. Zira yüce Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır: “Kim ahiret mahsulü isterse onun ürünlerini fazla fazla artırırız. Kim de sırf dünya menfaati isterse ona da ondan veririz, ama ahirette onun hiç nasibi olmaz. (Şûrâ suresi, 20).” Zikrin tabiatında bir aşk hali, bir muhabbet zaten vardır. Yani insan zikir çekerken büyük bir duygu ve coşku seline istemese de kapılmaktadır. Düşünün, böyle kalbinde dünyevi bir gaye ile zikreden insanın halini. Ne kadar çirkin bir duruma düşmektedir. Elbette dualarımızda ahreti unutmamak şartıyla Allah’tan dünyalık şeyleri de isteyebiliriz. Bu meşrudur. Ama biz burada zikirde amaçta dünyalık şeyleri istemenin yanlışlığına değiniyoruz. Hele hele bir insan zikrin sağladığı bu aşk ve muhabbet duygusu ile dünyaya yönelirse dini açıdan manzara ne kadar korkunç olur!

Tabii sofi için en büyük tehlike başkadır. Zikirde sevap kazanma, cehennemden kurtulma, cenneti isteme… gibi gayelere düşebilir. Elbette bunlar meşru isteklerdir. Bu amaçlarla zikir çeken insanlar yanlış yolda değillerdir. Bilakis doğru yoldadırlar. Çünkü sonuçta bu meşru istekleri Allah’ın rızası dışına çıkmamaktadır. Ama bunlara sofi denmez. Bu, tasavvuf yolu değildir. Sofinin çıtası yüksektir. O Allah aşkını ve rızasını talep etmektedir. Bunlara, yani sevap kazanma, cehennem korkusu, cennet aşkına takılan sofinin gayesine ulaşması ise imkânsızdır. Hâlbuki Allah aşkı ve rızası elde edildiğinde sevap kazanma, cehennemden kurulma, cenneti kazanma gibi endişelerin bir manası kalmayacaktır. Böyle bir kul Allah (c.c.) indinde büyük ikramlara nail olacaktır. Dahası Allah dostu (veli) mevkisine çıkacaktır. Tabii tüm bunların elde edilebilmesi için sofiye öncelikle bir mürşid-i kâmilin rehberliği ve rabıtasına ihtiyaç vardır.

Sofi için zikirde en büyük tehlike ise, manevi hal ve makam elde etme, keramet sahibi olma isteğidir. Bu istekler saniyede olan şeylerdir. Çünkü kalp hadis-i şerifte de belirtildiği üzere saniyede halden hale girer, değişir. Onu bir yolda tutmak kolay değildir. Sofi bu cümle ile, yani ‘İlahi ente maksudi ve rızake matlubi (Allah’ım Sen maksadımsın, Senin rızanı talep ediyorum.)’ diyerek hemen zikrini rotasına sokmalıdır. Nefis ve şeytanların telkinlerini boşa çıkarmalı, zikri Allah aşkı ve rızası için çektiğini belli bir sayıdan sonra hafif bir sesle yinelemelidir. Şeytanın ve nefsin bu tür vesveselerini sindirmelidir. Bu son durum, halleri yaşayan sofiler için mukadderdir. Yani sofinin zikir sırasında her saniye bu tehlikeye düşmemesi şaşılacak bir şeydir. Sofinin kalbini her yüz tane ‘Allah’ zikrinden sonra rotaya sokması zaruret halini alır. Bu cümle olmadan zikir gayesine uygun olarak çekilemez. Başka bir noktaya kayar. Nefsin ve şeytanların vesveseleri ile bozulur.

Biz nefsin ve şeytanların saniyelik vesveseleri ile zikirde gaye olan ilahi aşkın ve Allah rızasının bulanacağını, berraklığını yitireceğini belirtirken ilgili hoca zikrin yolunu tamamen şaşırtmaktadır. Daha başta onu başka bir mecraya kanalize etmektedir. Bu hocanın tasavvuf ve tarikat yolunda önde gelen isimlerden birisi olarak tanınması ise akıl almaz bir şeydir.

Peygamberimiz (s.a.s) ‘Bir saatlik tefekkür bir yıllık ibadete denktir.’ demiştir. Ama başka bir hadis-i şerifinde ‘Kalpteki bir cezbe hali, insan ve cinlerin bütün hayırlı amellerinden üstündür.’ diye buyurmuşlardır. Kaldı ki sofinin derdi mütefekkir (düşünür) olmak değildir. İlahi aşkı yaşamaktır. Biz elbette birini diğerinden üstün görme gibi bir yol tutmuyoruz. Sadece zikirdeki gayenin saptırılmasına itiraz ediyoruz. Bu apaçık bir aldatmaca, kandırmaca, en hafifinden sofiyi başka bir yola sokmadır.

Başka bir hoca ise zikirde gayenin murakabeye ulaşmak olduğunu, murakabe derslerinde zikre gerek kalmadığını söylemektedir. Hâlbuki böyle bir şey yoktur. Murakabe derslerinde zaman endişesi nedeniyle zikir dersleri biraz azaltılsa da zikrin tamamen terk edilmesi doğru değildir. Zira sultani zikrin (bedenin her hücresinin Allah diye titremesi) oluşması ve devamı için zikre ihtiyaç hayat boyu sürer. Bu zikir olmadan bir sofinin, hatta bir mürşidin şeytanların hücumlarından korunması mümkün değildir.

Zikir ile amaçlanan gaye ilahi aşk ve Allah rızasıdır. Bu gayeyi en güzel şekilde varlık âlemi göstermektedir. Öyle ki fena (yok olma) halinin güzelliği ile ileri derecedeki bir sofi adeta yaşarken ölümden sonraki halini yaşamaktadır. Toprak olmuş bedeni tüm varlık âlemi ile Allah’ı (c.c.) zikretmektedir: “Yedi kat gök, dünya ve onların içinde olan herkes Allah’ı tespih eder. Hatta hiçbir şey yoktur ki O’na hamd ile O’nu tespih etmesin. Lakin siz onların bu tespihlerini anlayamazsınız. Muhakkak O kullarına karşı Halîm ve Gafûr’dur ( İsrâ suresi, 44).”

‘Biz emaneti göklere, yere, dağlara arz ettik. Onlar onu yüklenmeye yanaşmadılar, ondan korktular da onu insan yüklendi. O cidden çok zalim, çok cahildir. (Ahzab suresi, 72)’ Tefsirlerde yukarıda söz konusu edilen ‘emanet’in insana yüce Allah (c.c.) tarafından verilen ruh olduğu belirtilmektedir. Burada anlatılan, tasvir edilen durum bir haldir. Yoksa dinlemekten, konuşmaktan, düşünmekten, irade sahibi olmaktan uzak olan dağlarla, yerlerle, göklerle yüce Allah’ın (c.c.) bizim anladığımız manada bir iletişimi gerçekleşmemiştir. Soğuktan tiril tiril titreyen, çok üşüdüğü yüzünden, gözlerinden, ellerinden belli olan bir insanın hal dili ile bize yaşadıklarını anlatması gibi dağlar, yerler, gökler de Allah’ın onlara sunacağı emaneti karşısında hal dili ile bir tavır takınmışlardır. Yüce Allah (c.c.) yukarıdaki ayette bu varlıkların sunduğu emanet karşısında tavırlarındaki hal dilini konu edinmiştir.

Dağların, yerlerin, göklerin emanete (ruh sahibi olmaya) karşı tavır almalarının nedeni, zikirden geri kalma kaygı ve korkusudur.

Dağlar, yerler ve gökler daim zikir halindedirler. Aslında dağlar ile yerler birdir. Allah’ın azametine dikkat çektiği için yerlerin en yüksek noktaları olan dağlarla vurgu yapılmıştır. Burada yerlerle dağlarla kastedilen dünyadır. Gökler ile de bütün gök cisimleri, gezegenler, yıldızlar işaret edilmiştir. Onların, yani dünyanın, gezegenlerin, yıldızların emaneti yüklenmeye yanaşmamaları bu büyük vazifeyi (yani zikri) ihmal sadedindeki kaygıları ve korkularıdır. Şayet dağlar, yerler, gökler ruh emanetini alsalardı irade sahibi olacaklardı. O zaman zikirde ihmalkâr davranabileceklerdi. Dolayısıyla yaratılmış oldukları asli vazifelerini (zikirlerini) de yerine getiremeyeceklerdi.

Bilindiği üzere dünya, gezegenler, yıldızlar hem mikro hem de makro düzeyde daima zikir halindedirler. Maddenin en küçük parçası atomlarda bu zikir hali çekirdeğin etrafındaki elektronların büyük bir hızla dönmesi ile meydana gelmektedir. Dünyanın ve gezegenlerin gerek kendi gerekse bağlı bulundukları yıldızın (güneşin) etrafındaki dönüşleri de makro düzeydeki zikir halinin ifadesidir. Yıldızlar adeta secde halindedirler. Yıldızların kendi ekseni etrafında dönüşleri ve bağlı oldukları sistemle kâinatta bir yere doğru akmaları ise başka birer zikir halidir.

İnsan zalim ve cahil olduğu için emaneti, yani ruhu yüklendi. Böylece mikro ve makro âlemdeki bu asli işten (zikir vazifesinden) koptu. İrade sahibi oldu. İmtihana tabi tutulmayı kabul etti. Oysa bunun gerçek anlamını bilmiyordu. Çünkü o cahildi, nefsine uydu; benlik sevdasına düştü, böylece zalimleşti. Tabii bu dünyada zikir ehli olanlar bundan müstesnadır. Daha doğrusu en azından namaz kılan insan, emaneti Allah’ın izni ile yerine getirmektedir. Çünkü namazın diğer bir adı da zikirdir.

Hz. Ali’nin (r.a.) namaz öncesinde beti benzi atar, sarardığı görülürmüş. Nedenini sorduklarında Hz. Ali (r.a) yukarıdaki ayete telmihte bulunarak yerlerin, dağların, göklerin kabul etmediği emaneti yerine getirmek gibi azim bir işe girişeceği için kaygı ve korku duyduğunu ve bunun sonucu olarak bu halleri yaşadığını beyan buyurmuştur. Dikkat edilirse, Kuran-ı Kerim’in, ayetlerin tefsirinin Hz. Peygamberden (s.a.s) işittiği şüphe olamayan Hz. Ali (r.a), ‘emanet’ kavramına yorumlarımıza uygun olarak bir mana vermiştir.

Zikir, insana kulluğunu hatırlatmalıdır. Zikirde bizim en büyük rakibimiz cansız varlıklardır, yani yeryüzü, gezegenler, yıldızlardır. Ölüm bizleri bu mertebeye ulaştıran bir köprüdür. Cansız bedenimiz dünyada zikir ehli ise, kabirde de buna devam edecektir. Bu sayede kozmik âleme intibak edecektir.

İnsan zikirdeki gayesinin bilincinde oldukça, bu konuda cansız varlıkların çok ötelerde olduğunu keşfedince tasavvufta vahdet-i vücut gibi insanların ayaklarının kaydığı çukurlara veya hallere pek düşmeyecektir. İlahlık davası nerede, cansız varlıklar gibi daimi zikir halinde bir kulluğu kabullenmek nerede! Gerçi büyük sofilerin ağzından çıkan ve vahdet-i vücut halinin ifadesi olan sözler, onlardaki birer manevi sarhoşluğun ifadesidirler. Onların zikre yanlış bir gaye atfetmelerinin neticesi değildirler.

Zikirde gayede en çok soru aldığım konu ise Esma-i Hüsna hakkındadır. Bu konuda yazılan kitapları okuyan kişiler, çeşitli dünyevi gayelere ulaşmak için Allah’ın güzel isimlerini belli bir sayıda çekmeye başlıyorlar. Şunu unutmamak gerekir ki, dinin amacı ahrettir. Bu dünya her şeyiyle bir imtihan yurdudur. Elbette yüce Allah (c.c.) bu dünyanın mamur edilmesini de istemiştir. Onun için şeriat (hukuk) göndermiştir. Allah’ın güzel isimleri onun rızası istikametinde çekilmelidir. Örneğin Allah’ın güzel bir ismi ile dualarında dünyalık isteyen bir kişi bunun yanında ahreti asla ihmal etmemeli, istediği dünyalık ile Allah (c.c.) rızasını hedefleyen güzel işleri düşünmelidir. Bu dünyanın bir ceza ve mükâfat yeri olmadığını, her şeyle (zenginlik- fakirlik, hastalık-sağlık, afiyet-bela ve musibetle…) imtihan edildiğimizi asla unutmamak gerekir.

Allah’ın (c.c.) zikrinde gözetilecek asıl amaç, O’nun rızasıdır. O’nun güzel isimleri ile sadece dünyalık isterken utanmamız gerekir. Zira Allah’ın (c.c.) indinde bu dünyanın hiçbir değeri yoktur. Bu konuya Peygamberimiz (s.a.s) bir hadis-i şeriflerinde şöyle işaret etmişlerdir: “Eğer Allah’ın yanında dünyanın bir sivrisinek kanadı kadar değeri olsaydı kâfirler ondan bir yudum su içemezlerdi.” Başka bir hadis-i şeriflerinde de “Dünya lanetlidir, dünyada olan her şey lanetlidir; yalnız Allah için olan bunun dışındadır.” buyurmuşlardır.

Esma-i Hüsna zikrinde amaçlanan asıl şey, yüce Allah’ı övmektir. Allah’ı tanımaktır. Bazı isimler onun uluhiyyetini gösterirler. Bunda kula düşen vazife yüce Allah’ı bu isimle yüceltmektir (El-Azim, El-Aliyy, El-Kebir vs.). Bazı isimlerde ise kula bakan yönler vardır. Bunlar yüce Allah’ın Rabbaniyyetini tanıtırlar. Örneğin yüce Allah El-Kerim’dir (cömerttir). Kulunun da cömert olmasını ister. Bu güzel ismin zikrinden gaye öncelikle Allah’ı (c.c.) dosdoğru tanımak, sonra da kulun Allah’ın (c.c.) ahlakı ile ahlaklanmasıdır. Hâlbuki çoğu kişi, Allah’ın bu güzel ismini zengin olmak için zikreder. Sadece Allah’ın kendisine dünyalık vermesini ister. Kalbinde bu istekle yanıp tutuşur. Cömertlik pek nefsini okşamaz. Oysa yüce Allah’ın (c.c.) bu ismindeki birinci gayesi Kendisini tanıtmaksa ikinci gayesi kulunu Kendisi gibi cömert kılmaktır. Bunun gibi Allah’ın Rabbaniyyetini ortaya seren isimlerini Allah’ı (c.c.) dosdoğru tanıma yanında nefsi terbiye etme, Allah’ın ahlakı ile ahlaklanmak gayesi ile çekmek en doğru yoldur. Yüce Allah (c.c.) bu güzel isimleri gayesine uygun bir yolla zikrettiğimizde elbette dünyaya bakan hediyelerinden bizleri mahrum bırakmayacaktır. Ama sadece dünyaya bakan hediyelerine göz dikersek bizleri ahret nimetlerinden, daha da kötüsü rızasından mahrum bırakabilir. Üstesinden kalkamayacağız imtihanları önümüze sürebilir. Bu açıdan Esma-i Hüsna zikrinde bu dengeye, yani dünya ve ahret dengesine çok dikkat etmemizi şu ayet-i kerime adeta ihtar etmektedir: “En güzel isimler Allah’ındır. O halde O’na en güzel isimlerle dua edin. O’nun isimleri hakkında eğri yola gidenleri bırakın. Onlar yapmakta olduklarının cezasına çarptırılacaklardır (Araf suresi, 180).”

Esma-i Hüsna zikrinde zikrin başında, sonunda veya belli aralıklarla ‘İlahi ente maksudi ve rızake matlubi (Allah’ım Sen maksadımsın, Senin rızanı talep ediyorum.)’ demek, bu konudaki niyetimizi Allah’ın (c.c.) izni ile istikamet üzere kılacaktır. Bu açıdan bu sözü daima zikrimizde virt edinmek gerekiyor.

Allah (c.c.), rızası istikametinde Kendisini zikretmemizi nasip eylesin. Âmin.
Muhsin İyi

04-01-2013 18:33:54
 
Zikrin İşlevi, Zikir Ne İşe Yarar, Zikrin Fonksiyonu
Zikrin İşlevi, Zikir Ne İşe Yarar, Zikrin Fonksiyonu
Bir insan bir şeyleri yaparken bunların neye hizmet ettiğini iyi bilmelidir. Çarklar dönüyor ama niçin dönüyor ve neye hizmet ediyor? Bunları iyi bilmek lazım. Yoksa gözü kapalı kimse yol alamaz. Bir müddet böyle gitse bile pek verimli olmaz ve işin sonunu da getiremez. Bu nedenle zikirde de bilinçli olmak gerekiyor. Tamam, zikir Allah (c.c.) rızası için çekilir. Bunun dışında başka bir fayda umulmaz. Bu işin bir yönü. Ama nasıl meyvesiz bir ağaç pek makbul değilse, yani insanlar ağaçları bahçelerine meyveleri için dikerlerse zikrin de nefse dönük bazı beklentileri vardır. Zikir nefis ağacını büyütür, yeşertir, meyvelendirir. Kendisine, topluma zararlı durumda olan insanı olgunlaştırır. Nefsi emmareyi nefs-i kâmile düzeyine çıkartır. Yoksa yüce Allah’ın (c.c.) hiçbir ibadete ihtiyacı yoktur. İbadetler insanlara dünya ve ahret hayatları için yarar sağlarlar. Kısacası zikir Allah (c.c.) rızası için çekilir ama yüce Allah bu ibadeti yapanları da nefsin güzel karakterleri ile ödüllendirir.

Zikir nefse nasıl tesir eder? Biliyoruz ki nefsin makamları vardır: Emmare, levvame, mülhime, mutmainne, radiyye, mardiyye, kâmile.

Bir gün elimde Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin (k.s.) ‘Marifetnamesi’ vardı. Bir arkadaşım eline aldı. Şöyle bir ‘İçindekiler’ kısmına baktı. Dedi ki, ‘Veli olmak için bu nefis basamaklarını aşmak mı gerekiyor?’ ‘ Evet,’ dedim. ‘O zaman bana kısaca anlatır mısın?’ dedi. Ben de birer cümle ile aşağı yukarı şunları söyledim: İşte, emmare nefis her türlü kötülüğü işleyebilecek bir türdedir. İslami ölçüleri olmayan kişiler genellikle bu gruba girerler. Levvame nefsin en temel özelliği tövbe etmiş olması, Allah’ın emir ve yasaklar çizgisine riayet etmesi. Mülhimede nefis tövbe nimeti yanında züht, takva gibi zinetlere de sahiptir. Artık Allah’tan (c.c.) ilham alacak olgunluğa erişmiştir. Mutmainne olmuş nefsin en görünen özelliği Allah’a tevekkül etmesidir. Radiyyede nefis Allah’tan razı olur. Marziyye ise Allah’ın (c.c.) insandan razı olduğu bir makamdır. Kamilede ise nefis Allah’ın ahlakı ile ahlaklanmış, her türlü üstün ahlak ve faziletler kendisine huy olmuş durumdadır. Arkadaşım küçümser bir eda ile ‘Hepsi bu kadar mı? O zaman ben bir günde bütün bu nefis makamlarını aşarım.’ dedi. Elbette, insan zihin jimnastiği ile veya hayal dünyasında birkaç dakikada uzayın derinliklerine de gidip gelebilir. Ama gerçekte bu iş o kadar kolay ve çabuk gerçekleşmez. Çünkü nefis kolay kolay değişmez. Düşüncelerle nefis makamları aşılmaz. Nefis yaşantıyla değişebilir. Bu da çok uzun bir zamanı ve çalışmayı alır. Baksanıza insanlar bir suç işlediklerinde onlara nasihat edilmemekte, nefislerinin anlayacağı dille eğitilmektedirler. Bunun için belli bir süre bazı nimetlerden mahrum bırakılarak cezaevlerine konulmakta, ıslahlarına çalışılmaktadır.

Nefsi adam etmek kolay değildir. Halvetiyye tarikatında pek zikre değer verilmezdi. Adı üstünde onlar halvete (yalnız başına kalmaya, bırakılmaya) önem verirlerdi. Bunun için müritleri sık sık halvete alırlardı. Kırk günlük halvetlere çile (erbain) de denir. Bu halvetler genellikle oruçla, zikirle, murakabe ile geçirilirdi. Bu böyle seneleri alırdı. Seneler sonra bazıları bir bakarlardı geriye, masallardaki söyleyişteki gibi ‘bir arpa boyu yol almış’ olurlardı. Yani nefisleri pek değişmemiş olurdu.

İmam-ı Rabbaniye göre nefsin değişmesi demek, usul-i aşeredeki hususları nefse karakter olarak yerleştirmek demektir. Nefis ancak bu yolla makam kazanabilir, yükselebilir. Usul-i aşeredeki hususlar ise şunlardır: Tövbe, züht (Dünyadan gönlünü çekmek), uzlet (Allah’la baş başa kalmak), kanaat (Eldekiyle yetinmek, şükür), tevekkül (Elinden geldiğini yaptıktan sonra işleri ve sonuçları Allah’a bırakmak, kaygılanmamak), daimi zikir hali, Hakk’a teveccüh (Her hususta Allah’a yönelmek), sabır, murakabe (Daima Allah’ın kendisinin yanında olduğunu, kendisini gözetlediği varsaymak), rıza (Allah’tan razı olmak).

Tabii bu usuli aşeredeki hususlar nefis makamlarında kendilerini gösterirler. Nefs-i emmarede bunlardan hiç birisi yoktur. Burada insan insanlıktan çıkmıştır. Genellikle bir hayvana benzer. Çünkü nefis işlediği günahlarla veya kötü huylarla hayvanlaşmıştır. Bu makamdaki nefis sahibi yaşlandıkça o hayvana daha çok benzemeye başlar. Bu hem sireten (huy, ahlak) hem sureten böyledir. Dikkatli bir göz bunu hemen yakalayabilir. Şayet bu durumda ölürse ahrette ilgili hayvana benzer bir surette haşr olacağı hadis-i şeriflerde geçmektedir. Allah (c.c.) muhafaza buyursun bizleri. Âmin. Nefs-i levvamede tövbe belirgin bir ahlaki unsur olarak kendisini gösterir. Diğer hususlar ise biraz cılız olarak vardır. Nefs-i mülhimede tövbenin yanında züht, kanaat, uzlet birer ahlaki karakter olarak belirginlik kazanmıştır. Diğer hususlar ise levvvame nefse göre biraz ileri derecede olsa da henüz tam kıvama ulaşamamıştır. Nefs-i mutmainnede ise tövbe, züht, kanaat, uzlet, daimi zikir yanında tevekkül bir elbise gibi kişinin ruhaniyetinde belirgin hale gelmişlerdir. Diğer ahlaki vasıflar da yavaş yavaş güçlenmeye, kendisini göstermeye başlamıştır. Raziyyede ise usuli aşere aşağı yukarı tamamen kişinin ruhaniyetinde bir hal olarak kendisini göstermiştir. Marziyye ve kamilede bunlar tamamen yerleşmiş, derinleşmiş ve nefsin ayrılmaz parçaları, karakter unsurları haline gelmişlerdir.

Gerçekten bu usuli aşere nimetleri ruhani birer elbise gibidirler. Müslüman’ı güzelleştirirler. Ona imrenecek bir suret ve siret katarlar. Bazılarında biri ikisi belirgin olunca hemen bu ruhaniyet kendisini göstermeye başlar. Sayıları arttıkça ve belirginlik kazandıkça bu manada daha bir açıklıkla okunurlar ve o kişiyi daha bir güzelleştirirler. İnsanlar böyle kişilerden etkilenirler ama neden etkilendiğini pek bilmezler.

Mücadele suresinin son ayetinde müminlerden velev ki yakınları da olsa Allah’a (c.c.) ve peygamberine (s.a.s) düşmanlık gösterenlerle dostluk kurmayanları yüce Allah (c.c.) övdükten sonra onları bir ruh ile destekleyeceğini buyuruyor. Ben buradaki ruh kelimesini kişilerin nefislerini güzelleştirirken üzerlerindeki ruhani elbise olarak anlamaktayım. Bu ruhani elbise de usuli aşeredeki nimetlerden bir kaçı olsa gerektir.

Muhyiddin İbn-i Arabi iki yüzdenden fazla şeyhten istifade ettiğini belirtmektedir. Tevekkül bahsinde maruf olan bir şeyhten yararlanmak için birkaç yıl hizmetine girmiştir. Oysa bize kalsa tevekkülü birkaç kitaptan öğrenme yolunu tutardık.

Peki, bir insan Nakşibendiyye tarikatına mensupsa ne olacak? Zira Nakşibendiyye tarikatı Halvetiyye tarikatı gibi değil. Onlar ne halvet yaparlar ne de pek öyle nafile oruçlara rağbet ederler. Nefsi pek sıkmazlar. Sadece zikir çekerler. Önce kalp zikri. Kalp harekete geçtiği zaman letaif zikrine geçerler. Letaifler zikirle harekete geçtiği zaman nefy ü ispat zikrine sıra gelir. Tamam da, bu zikirlerle nefsin ne ilgisi vardır? İşte ben bu yazıyı bunun için yazdım. Yazının başında da bu noktayı ima eden sorular sormuştum. Ama tabii buraya kadar bir girişten sonra ancak başa dönebildik. Zira konuya yabancı kişilere bu konuda az çok bir malumat vermek gerekiyordu.

Elbette zikir Allah rızası için çekilir ama zikrin nefse dönük yararları da olduğu kuşkusuzdur. Daha doğrusu nasıl ağaç meyve veriyorsa zikrin meyveleri de nefiste meydana getirdiği değişimdir. Bu değişimlere nefis makamları dendiğini, nefsin de bu değişimleri usuli aşerede belirtilen hususları, yani ahlaki karakterleri kazanarak elde ettiğini belittik. Evet, bir Nakşibendiyye tarikatındaki mürit nasıl gizli zikirle bu değişimi nefsinde gerçekleştirmektedir? Yani elindeki tespihi kalbinin veya letaif noktalarının üzerimde tutup ‘Allah Allah’ diye zikrederken içinde, nefsinde nasıl bir değişim olmakta, süreç nasıl işlemektedir? Kalp ve letaif noktaları ile nefsin nasıl bir ilgisi vardır? Dahası zikrin nefis makamları üzerindeki tesiri nasıl gerçekleşmektedir?

Kalp ve letaif noktaları ruhun adeta duyu organları mesabesindedirler. Dahası ruh bu noktalarda zikirle işlemeye, çalışmaya başladığında gelişmekte, bu sayede nefis de makam kazanmaktadır. Yani kalp ve letaif noktaları ile nefsin doğrudan bir ilgisi bulunmaktadır. Kalp ve letaif noktaları zikirle çalışmaya, işlemeye başladığında ortaya nur ve feyz çıkmaktadır. Bunlar ruhu beslemektedirler. Ruh geliştikçe ve olgunlaştıkça önce nefsin ve şeytanların boyunduruğundan kurtulmakta, sonra da nefsi kendisine benzetmeye başlamaktadır.

İşte nefis makamları ve usuli aşere o zaman gündeme gelmektedir. Demek ki ruh zikirle yani feyz ve nurla gelişip olgunlaşırken nefis de bu nefis makamlarını, daha doğrusu usuli aşeredeki ahlaki umdeleri kazanmaktadır. Adeta bedende ekmeğin, suyun enerjiye veya yağa dönüşmesi gibi bir durum yaşanmakta.

Nur ve feyzde ilahi bir ikram olarak usuli aşereyi oluşturacak ahlaki veya karakter özelliklerinin tohumları mevcuttur. Çünkü bunlar zikirle ortaya çıkmaktadırlar. Dolayısıyla nur ve feyz yüce Allah’tan (c.c.) birer hediye olarak bu ahlaki karakter ve özelliklerle ruhu beslemektedirler. Sonra da bunlar ruhtan tıpkı aynadaki görüntü gibi nefse yansımakta, orada boy göstermekte, yerleşmektedir. Tabii nefsin değişimi uzun bir zamanı aldığı ve bu yansımanın nefse adam akıllı etkisi için yoğun çalışma ve çok emek harcamak gerekmektedir. Ömrü zikirle yoğurmak icap etmektedir. Bu da ancak sabredenler için bir nasip meselesi olmaktadır.

Ben uzun senelerdir kalp ve letaif noktaları üzerinde kendimi deneye tabi tuttum. Deneyimlerimi de burada paylaşmak istiyordum.

Bilindiği üzere başlıca letaif noktaları şunlardır: Kalp, ruh, sır, hafi, ahfa. Ayrıca iki kaş arasında bulunan nefis, kafanın üst kısmında bulunan letaif-i küll.

Kalp sol memenin dört parmak kadar altında, ruh (Bu, terminolojide bildiğimiz ruhtan farklıdır, sadece aralarında isim benzerliği vardır. Ruhun manevi bir organıdır. Kendisi değildir.) sağ memenin dört parmak kadar altında, sır sol memenin iki parmak kadar üstünde, hafi sağ memenin iki parmak kadar üstünde, ahfa boğazın altındaki çukurundan iki parmak kadar aşağıda bulunur.

Tespih ilgili letaif noktasında tutulup zikir çekildiğinde letaif noktası birkaç ay içerisinde çalışmaya başlar. Tabii bu işin yalnız başına değil de yolu bilen birisi ile, yani mürşid-i kamille yapılması daha doğrudur. Zira nefis ve şeytanlar insanları hayırlı işlerde olmadık yollara sokabilirler. Onları helak edebilirler.

Kalp ilahi tecelligahın ve huzurun merkezidir. Huzur derken bizdeki göz nasıl görürse bu kalp de öyle bir işleve sahiptir. Yani iyi çalışırsa kişi ibadetlerde ilahi huzuru bulabilir. Allah karşısında ibadet ediyormuşçasına bir meleke kazanabilir. Dinde buna ihsan hali, murakabe de denir. Uzun bir süre zikirde sadece kalp üzerinde durunca bu hali yaşadım ve anladım ki huzur hali zihinsel bir süreç değil, ruhun kalp ayağı ile sunulan bir nimettir. Bir de tabii bu letaifin dünyaya bakan ciheti vardır. Gerçekten tek kelime ile ifade edersek, kalp zikri kelimenin tam anlamıyla insana bir ‘huzur’ bahşediyor. İnsan huzuru yaşıyor kalp letaifini çalıştırdığı zaman.

Ruh letaifi ilahi aşkın ve sevginin merkezi. Uzun bir süre ruh letaifi üzerinde çalışınca garip bazı haller yaşamaya başladım. Hani çocukken meyvelerin, çiçeklerin, kuşların başka başka anlamları, daha doğrusu insanı yaşama, sevince, aşka boğan güzellikleri vardı. Birden dünyam değişti. Onları yeniden yaşamaya başladım. Her şeyde bir sevgi, aşk anlamı görülmeye, sezilmeye başladı. Ailemdeki fertler de bundan hisse aldılar. O zaman anladım ki, ruhun sevgi ve aşk çağlayanı bir gözlük gibi üzerimde bu ruh letaifinin çalışması ile geçmiş durumda. Allah Allah mutluluğun anahtarı burada, insanlar ilaçlara, uyuşturuculara, alkole koşuyorlar. Ama kime ne kadar anlatabilirim ve yararlı olabilirim?

Sır letaifi vahdaniyetin merkezi. Her şeyde Allah’ın elini görme… Kuşku ve kaygılardan uzaklaşma… Tevekkülü ve tefekkürü bir hal olarak yaşama… Nefsin mutmainne makamına kavuşmada en çok yararlanılan letaif merkezi.

Hafi letaifi istiğrak makamı. Nasıl suya girdiğinizde kendinizi koyverirseniz ve sonra rahatlarsanız, bu letaif noktası da zikirle çalıştırıldığı zaman öyle bir hal zuhur ediyor. Allah’tan razı olmak gibi bir duygu sizi bürüyor, sarıyor. Bir rahmet denizine gark oluyormuş gibi bir duygu yaşıyorsunuz. Çok hoş bir duygu. Rıza hali insanı çok rahatlatıyor. Varoluş kaygılarınızı yok ediyor.

Ahfa ise izmihlal merkezi. İzmihlal yok olma hali. Fena hali, yani tasavvufta yaygın kullanılan tabiriyle. Kendimi uzun süre ahfaya kaptırdım. Daha doğrusu niye bunun halini yaşayamadım diye bayağı bu letaif üzerinde zikir çektim. Hâlbuki fena hallerini bayağı derinden yaşadığım halde kendimde olamadım. Daha doğrusu yaşadığım hal ile bu letaif noktası arasında bağ kurmayı uzun süre unuttum. Sonra epey bir zaman geçince, yaklaşık dört beş ay kadar zaman sonra meseleyi kavradım. Anladım ki, bu letaif noktası bir kopuş yeri. Fena halinin başlangıcı buradan başlıyor. Gerçekten insan özel bir duygu ile kendisini dünyadan ve yaşamdan çekiyor. Ama bunun ayırdında olamıyor veya bunu geç fark ediyor. Adeta kendisi gölge mesabesine geliyor. Bu sırada bütün letaif noktaları azami derecede çalışıyor. Nur ve feyze gark oluyor. Bu da onu manevi olarak ilerletiyor. Çünkü yukarıda anlattığımız süreç hız kazanıyor. Ruh, nur ve feyze gark olunca güçleniyor. Vücut ülkesinde hâkim duruma geçmeye başlıyor. Nefis ruha benzeyerek makamlar, yüksek karakterler kazanıyor. Çarklar böylece işliyor.

Bu arada şunları çok düşündüm: Türkiye’de üniversitelerde tasavvuf kürsüleri var. Ama tasavvufla alakaları sadece tarih açısından. Kalbin ve letaif noktalarının bu anlamları tasavvuf kitaplarında kısaca, adeta birer kelime ile yazılıdır. Benim gibi kişiler bunları hemen tecrübe edebilirler. Yaşayabilirler de. O zaman ruh sağlıklarının ne kadar ellerinin altında olduğunu da kavrayabilirler. Kalp ve letaif noktaları ile ruh sağlığı arasındaki yakın ilginin farkına varabilirler. Ruh doktorları tasavvufun bu sırlarla ve mucizelerle dolu kalp ve letaif noktalarına ne zaman eğilecekler? Ruhun duyu organları mesabesindeki bu organlardan insanlar ne zaman tam anlamıyla şifa yoluna gidecekler? Bu konular bilim adamlarının titiz çalışmaları ile ne zaman tatmin edilecek bir şekilde açıklığa kavuşacak? Bunlar şimdilik karanlık bir caddede kalan sorular. Kimsenin de öyle kolay kolay cevaplandıramayacağı ağırlığa sahipler.

Yıllardan beri uzun zaman miğren ağrıları çektim. Nedenini bilemediğim baş ağrıları. İlaçla geçmeyen. Şimdi başladı mı hemen kafa üzerinde ya abdestli olarak bir Kuran-ı Kerim bulunduruyorum, ya da kafanın üzerinde tespihi tutarak hızla içimden ‘Allah Allah’ diye zikre geçiyorum. Yarım saatte işi bitiyor. Eskiden gün boyu, hatta günlerce adeta delirirdim bu ağrılardan. Derdi veren Allah elbette şifayı da veriyor çok şükür…

Allah (c.c.) zikriyle bizleri rızasına erdirsin. Âmin.
Muhsin İyi

08-01-2013 17:56:53
 
Zikrin İşlevi, Zikir Ne İşe Yarar, Zikrin Fonksiyonu (2)
Zikrin İşlevi, Zikir Ne İşe Yarar, Zikrin Fonksiyonu (2)
Öncelikle manevi yolculukta yola çıkacak kişilerin ‘hal’ ve ‘makam’ kavramlarını iyi bilmesi gerekir. Nakşibendiyye tarikatının temeli kalp ve letaif zikirlerine dayanır. Bu zikirler sırasında çeşitli ‘hal’ler yaşanır. Cezbe ve vecd eksik olmaz. Cezbe ve vecdin yüzlerce farklı çeşidi vardır. Onun için ben niçin başkaları gibi cezbe ve vecde gelemiyorum, diye kimse üzülmesin ve bunu kendisine dert edinmesin. Bu yola girmişse bu konuda mutlaka bir hissesi vardır. Fakat kendisi bunun bilincinde değildir. Yaşadığı cezbe ve vecd halleri başkasına benzemiyordur sadece. Cezbe ve vecdin ayırıcı özelliği zikir ve rabıta sırasında yaşanan duygusal ve coşkusal hallerdir. Bunlar makama işaret etmezler. Sadece zikri ve rabıtayı kolay ve zevkle yapabilmek için sunulan manevi hediyelerdir. Hallerdir.

Bir arkadaşım her gece ağladığını, kalbinin daima ilahi huzurda olduğunu anlatıyordu. Bununla üstün makamlar kazanıp kazanmadığını benden sordu. ‘Yani,’ dedim, ‘evliya olduğunu mu düşünüyorsun?’ Hâlbuki yaşadığı şeyler, kalp letaifinin halleri idi. Daha letaif zikrine geçmediği gibi bunun ilerisinde daha pek çok değişik halleri yaşayacağını, bunların da manevi makamlar karşısında hiçbir mana ifade etmediğini bilmiyordu. Gerçekten insanlar bu konuda o kadar cahiller ki… İşin iç yüzünü bilmiyorlar. Tabii bir de şeytanların onlara attırdığı taklaların farkında değiller. Şeytanlar bakarlar ki, bir insan bütün günahlara samimi bir şekilde tövbe etmişse, bu sefer ona başka türde vesveseler veremeye başlarlar. Çünkü bu tövbe işine canları sıkıldığı için kendilerine eğlence ararlar. Vesveseleri de genellikle şu konu etrafında toplanır: İşte sen büyük makamlara kazandın. Bu yolda veli oldun gibi. Tabii sofi bu tür vesveseler nefsi okşadığı için buna kanar. Bunlara inanmaya başlar. Kapıldığı gurur ve ucub (kendini büyük görme, beğenme) duygusuyla başkalarını küçük görmeye ve kendisini övmeye başlar. Şeytanlar sofiye atlattıkları bu taklalarla kıçlarıyla gülüp eğlenirler. Yani manevi yola giren bir azınlıkta değil genellikle herkeste olan temel sorun budur.

Manevi yolculuğa koyulup bir iki hal yaşayınca insanlar kendilerinde bir büyüklük görüyorlar, ermiş oldukları düşünüyorlar, daha da kötüsü nefislerini adam yaptıklarını sanıyorlar. Hâlbuki zikri ve rabıtayı bıraksalar bütün bunların kısa bir zamanda sabun köpüğü gibi söndüklerini göreceklerdir. Eskisinden de beter duruma düşeceklerdir.

Birinci yazımızda şunu ifade ettik: İnsan ahfa letaifi üzerinde zikir çekince fena hallerini yaşamakta. Fakat bu bir haldir. Fenafillâh değildir. Fenafillâh halini yaşaması için nefsin mutmainne makamında olması gerekir.

Nakşibendiyye tarikatındaki bir kişi seyr ü sülüğunu bitirse bile, daha somut konuşmak gerekirse kalp ve letaif noktalarındaki nurları müşahede etse bile, nefsi daha henüz levvamededir. Yani daha yolun başındadır. İş asıl bu nurları müşahede ettikten sonra zikir, rabıta, murakabe ile bunu nefisle yoğurmaktadır. Bu da seneleri almaktadır. Her nefis makamında elli bin perde olduğu söylenmektedir. Bunları tek tek aşmak kolay değildir.

Bazı kişiler övünerek ‘Biz kelime-i tevhit ve nefy ü ispat çekiyoruz.’ diyorlar. ‘Murakabe dersleri alıyoruz.’ diye şişiyorlar. ‘Nurları müşahede ettiniz mi?’ diye soruyoruz. ‘Yok!’ diyorlar. Tamam, şeyhiniz sizlere himmet etmiş, çok şeyi kendi üzerine almış, ama siz gerçekte letaif zikrindesiniz, bununla nurları kolay bir yolla müşahede etmeniz için size bir güzellik yapmış, ama sizden yeterli gayret olmayınca bu himmet bir işe yaramaz.’ diye nasihat ediyoruz ama onlar bu tür büyüklenmelerinden pek fedakârlık yapmıyorlar. Nurları bazı kişilerin müşahede etmeden de yüksek nefis makamlarına geçebileceğini sanıyorlar. Hâlbuki Nakşibendiyye tarikatında nurları açıkça müşahede etmedikçe nefis makamlarını aşmaları mümkün değildir.

Nakşibendiyye tarikatı diğer tarikatların sonda ulaştığı halleri başta yaşatır. Yani kalp ve letaif halleri, nurları diğer tarikatlarda sonda kendisini gösterir. Diğer tarikatlar tabiriyle kastettiğimiz tarikatlar, manevi yolculukta nefisle mücadeleyi temel alan Halvetiyye tarikatı ve onun gibilerdir. Nakşibendiyye tarikatında seyrü süluk neticesinde kalp ve letaif halleri yaşandıktan, nurlar görüldükten sonra elde edilen sonuçların hepsi birer haldir. Zikir, rabıta, murakabe kesildiği anda müthiş bir geriye dönme süreci hemen baş gösterir. Kişi nefs-i emmareye kadar düşebilir. Çünkü tövbe ile bir mürşid-i kâmilin elini tutan kişi her ne kadar nefs-i levvamede kabul edilse de aslında nefs-i emmare ile nefs-i levvame arasındadır. Levvame nefsin mülk olması için bütün perdelerinin aşılması gerekiyor. Ama nefis makamlarını kat ederek yükselen diğer tarikatlarda bu durum görülmez. Yani nefis makamından aşağı kolay kolay inilemez. Daha doğrusu en az mutmainneye ulaşan bir kişide bu durum, yani geriye dönme pek gerçekleşmez. Çünkü haller her an değişebilir ama nefis makamları kolay kolay elden çıkmaz. Onun için bu manevi yolda önemli olan usuli aşereye dikkat ederek nefis makamlarını aşmaktadır. Hallere itibar etmemek, değer vermemektir.

Nefis sabrı belli bir derecede öğrendi diyelim. O derecesini olaylar karşısında kullanmada kimse önüne geçemez. Engelleyemez de. Nefis sabrı hiçbir zaman da unutmaz. Kafamızdaki sabırla ilgili bilgiler yok olabilir ama nefis böyle değildir. Onun için nefse sabır talimini yapmak gerekiyor.

Nakşibendiyye tarikatında nefy ü ispat zikrinin ve murakabelerin temel işlevi kalp ve letaif hallerini diri ve canlı tutmak, buralarda ortaya çıkan nurları belirginleştirmek ve söndürmemektir. Çünkü gerek nefy ü ispat gerekse murakabeler nefsin ve şeytanların belini kırarlar. Nurun ve feyzin önünü açarlar. Bu açıdan nefy ü ispat zikri arabanın motoru gibi bir öneme sahiptir. Bu zikirde özellikle soluk kesmeler, nefsin letaifler üzerindeki engelleyici baskısını ortadan kaldırdığı gibi letaiflerin nurlarının belirginleşmesini önlemeye çalışan şeytanları da etkisiz hale getirirler. Bu açıdan bu zikre çok önem vermek gerekir. Özellikle vahdaniyet murakabesi de nefy ü ispat gibi bir işleve sahiptir. Onu da daimi bir hal haline getirmek lazım gelir.

Sofi nefy ü ispat ve murakabe dersleri de alsa günlük beş bin kalp zikrini asla ihmal etmemeli, ayrıca bazı günlerde letaiflerini de diri tutmak ve geliştirmek için sayısız zikirle tespihi onların üzerinde gezdirmelidir. Şayet bu noktalarda şeytanların açıkça engelleyici hücumlarını şahit olursa tespihle zikir yapma sırasında bu noktalarda küçük bir Kuran-ı Kerim de bulundurması büyük yararlar sağlayacaktır.

Elbette hiç kimse yerinde durmuyordur. Kişi sofiyse, az da olsa zikri ve rabıtası varsa, o yine ilerliyordur. Ama bu ilerleme nefis makamlarında değil kalp ve letaif hallerindedir. Bu adam akıllı tamam olduktan sonra, ki bu da letaif noktalarında nurların belli olup sofinin nurunun artmasıyla kesinleşir. Ondan sonra nefis makamlarını aşmaya sıra gelir. Bu nurlarla nefis makamları tek tek aşılır. Çünkü bu nurlarda ilk makalemizde belirttiğimiz usuli aşerenin hammaddeleri vardır. Bunlarla nefis yoğrulduktan sonra yavaş yavaş değişmeye başlar. Kısacası Nakşibendiyye tarikatında kişi kalp ve letaif noktalarında nurları görüp üzerindeki nuru artırma sürecinde iken yaşadığı bütün her şey haldir. Yani bunlar elinden her an kayıp gidebilir. Değişebilir. İlgili kişi ise henüz nefs-i levvamededir.

Elbette Halvetiyye tarikatında durum farklı olmakta. Onlar kalp ve letaif noktalarına eğilmiyorlar. Nefsi direk değiştirmek için mücahede ve riyazat yoluna koyuluyorlar. Halvet, oruç, hizmet gibi yollarla nefsin makam kazanmasına çalışıyorlar. Elbette bu yol çok zordur. Çoğu insanın bu nefis makamlarını tamamlamaya ömürleri yetmez. Ama nefisleri mutmainneye geldiğinde ancak kalbin kırmızı nurunu görebiliyorlar. Tabii bu seviyeye gelmek de çok uzun yılları almaktadır.

Nefis makamları kazanıldığında insana mülk olur. Haller ise gelip geçicidir. Buna göre bir Halveti sofisi nefsin mutmainne makamına erişip kırmızı nuru gördüğünde bu nimet kolay kolay elinden alınmaz. Ama bir Nakşibendiyye sofisi bütün letaif noktalarındaki nurları görse de şayet zikrinde ve rabıtasında bir gevşeklik söz konusu olursa çok büyük bir düşüş yaşar. Şeytan musallatları genellikle bu noktada yaşanır. Yani sofi daima ileri gidecek. Derslerini yaptığı gibi boş vakitlerinde de nafile ibadetlere önem verecek. Nurunu ve feyzini artırmaya çalışacak.

‘Kim Rahman olan Allah’ın zikrinden yüz çevirirse biz ona bir şeytan musallat ederiz. Artık o şeytan onun yakın dostudur. (Zuhruf suresi, 36).’ ayetinde şeytan musallatlarının umumi bir kanunu verilmiştir. Yani kişi zikir nimetine eriyor. İleri gideceğine nefsine uyuyor. Dersi bırakıyor. Şeytanlar atağa kalkıp sofiyi zikirden bezdirmek ve bu yolu engellemek için musallat oluyorlar. Tıpkı ülkesinin savunmasında ihmalkâr olan bir devlete düşmanlarının savaş açması gibi. Hâlbuki savunmaya büyük bir kaynak ve güç ayıran devletlere kimse kolay kolay savaş açamaz.

Bunu övünmek için anlatmıyoruz, başkalarına ibret olsun diye söylüyoruz: Şükürler olsun Allah’ın lutf u ihsanıyla, sadatların himmetiyle letaiflerdeki bütün nurları müşahede ettiğimiz bir zamanda (beş altı yıl kadar önce) üzülerek söylemek gerekirse ayaklarımız yere pek basmıyordu. Gurur kibir, ucub içerisindeydik. Hiç unutmam üç arkadaş bir iş için gittiğimiz şehrin otel odasında uyurken ben yatakta benden neş’et eden rengârenk nurları seyrederek ‘Vah zavallılar, nefislerinin karanlığında uyuyan bir şunlara bak, bir de bana sunulan şu nimete bak, vah nasipsizler…’ diye içimde bir büyüklenme hissettim. Tabii nefsi levvamede olan bir kişiden başka ne beklenebilir?.. Biraz gevşedik. Çünkü gurur, kibir, ucub ibadetteki ihlâsı, zevki alır. İbadetin miktarını da düşürür. Derken fırsat kollayan şeytanların hücumlarına uğradık. Aklımız başımıza geldi. Tabii toparlanmak kolay değil. Nefis hem ahmaktır hem de inatçıdır. Hatasını anlamak istemez. Şükür, o vartaları atlattık. Tabii bu da Allah’ın (c.c.) dilemesi, lutf u ihsanıyla, sadatların himmetiyle zikir, rabıta, murakabe ile kalp ve letaif noktalarını daha iyi çalıştırıp nur ve feyzi artırmakla oldu. Zaten bunun dışında başka bir yol yoktur.

Nur ve feyz şeytanlara karşı +++++ gibidir. Bunun dışında başka bir yolla onlarla mücadele etmek mümkün değildir. Pek çok sofi benim yaşadığım duruma düşüyor. Şeyhinden medet bekliyor. Derslerinde ihmalkârlığını görmüyor. Vesveselerinde boğulup kalıyor. Bela ve musibet yüce Allah’tan gelir. Aslında bu şeytan musallatları da Allah’tan (c.c.) gelen büyük bir nimettir. Tabii anlayana. Çünkü nur ve feyzi artırmada bir kamçıdır şeytan musallatları. Öyle bir kamçı ki ancak yiyen bilir…. Ama nefis ona buna içerler, kızar, öfkelenir. İster ki zahmetsizce, bir gayret sarf etmeden üzerinden bu yük kaldırılsın. Hâlbuki yüce Allah (c.c.) insanı çok üstün olarak yaratmıştır. Onun için Hz. Âdem’i (a.s) yarattıktan sonra meleklere ve şeytana ona secde etmesini emretmiştir. Şeytan hasedinden bu emri yerine getirmemiştir. İnsanın üstünlüğü ilahi nefhaya (ruha) sahip olmasıyladır. Bakara suresinde bu konu ile ilgili ayet-i kerimeleri okursanız konuya vakıf olursunuz (bk. Bakara suresi, 30-38). Yani kalp ve letaifler bu ilahi nefhanın (ruhun) manevi organlarıdır. Onlar çalışınca ortaya çıkan nur şeytanları kahrediyor. Hasetlerinden kudurtuyor. Çünkü manevi yolculuğa çıkmış bir insana tahammülleri yok. Bu insan kalbini ve letaiflerini çalıştıracak, sonra da ilerde nefis makamlarını kazanacak, Allah’ın ahlakı ile ahlaklanacak, bütün bunlardan sonra insanları Allah’ın (c.c.) dinine davet edecek… Şeytanlar buna çıldırıyorlar. Ama ne yapsınlar? Sonuçta onları da yüce Allah (c.c.) yarattı. Ama asla insanları onlara oyuncak olsun diye yaratmadı. Hz. Âdem’in (a.s) kişiliğinde sunulan secde nimeti insan-ı kâmilin makamına da işarettir. İnsan-ı kâmilin himmeti ile pek çok şeytan hidayete geliyor. Çünkü şeytanın mensubu bulunduğu cinler de bizler gibi imtihandalar.

Kısacası insanlardaki şeytan musallatına dair fobiyi bir türlü anlayamıyorum. Bir de şeytan musallatına maruz kalıp da zikri, rabıtayı azaltan veya terk eden sofilere ne diyeceğimi bilemiyorum. Bazıları aman bana şeytan musallat olmasın diye az bir zikirle yetiniyorlar. Bu yüzden hiçbir zikri çekmeyen insanların varlığından da haberdarım. Ben gayr-i ihtiyari bunların saflıklarına gülüyorum. Yani şeytanlar musallat olsa ne olacak? Seni öldüremezler, buna güçleri yetmez. Ancak sinirleri sıkma teknikleri ile biraz oranı buranı hafiften rahatsız ederler. Ama nur ve feyzini artırma yolu ile onları gün be gün yenmeye, bu sıkıntıları ortadan kaldırmaya doğru yürüyüşün zevki hiç bir şeye benzemez. Peygamberimiz (s.a.s) nefis ve şeytanlarla yapılan bu savaşa ‘büyük cihat’ demiştir. Bunun mükâfatı da ona göre büyüktür. Ayrıca zaferin zevkini tatmayan da bilemez. Yüce Allah (c.c.) insanı çok üstün yaratmıştır. Bunun kadrini bilmeyip de onlara yenik düşenlere, onlardan korkanlara yazıklar olsun!

Konu gayr-i ihtiyari hiç hesapta olmayan bir noktaya kaydı. Ben de bu noktadan bir türlü çıkamadım. Yazılanları nedense silmek istemedim. Şimdi konuyu mecrasına koymak gerekiyor.

Evet, bu kalp ve letaif nurlarına ulaşamayan insanlar kendilerinde bir eksiklik mi hissetsinler? Onlara bir aşağılık kompleksi mi sundum? Gerçekten tüm samimiyetimle söylüyorum. Bu kalp ve letaif halleri gibi bunların nurları da bu manevi yolculukta nefis makamları karşısında bir hiçtir. Ahrette de bunlardan hesaba çekilmeyeceğiz. Önemli olan usuli aşeredeki hususlara ulaşmaktır. Bunlarla nefsi süslemektir. Çünkü ancak bunlar nefsi adam eder. Elbette düşünce egzersizleri ile kitaplar okuyarak usuli aşeredeki hususları nefse kazandıramayız. Ama bu yolda bilgi edinmeyi de küçük görmemeliyiz. Her ne kadar nefsimiz bu bilgilerle değişmese de bu konuda bilinçli olmak insana çok şey kazandırmaktadır. Bilinçli insan ara sıra yaptıklarını, ettiklerini muhasebe etme imkânına sahip olur. Pişmanlık ve tövbe halleri ile bunları sevaba çevirir. Bir dahaki sefere daha dikkatli olur. Aynı hataya düşmemek için nefsini biraz zorlar. Bunlar, bu konuda bilgisiz insanda olmayan nimetlerdir.

Usuli aşeredeki sabra değinerek konuyu örnekleyelim. Genel af dönemlerinde gazetelerde çok sık okuruz. Suç işleyen kişiler böyle bir afla salıverilince hemen gene aynı suçları işleyip tekrar hapse düşüyorlar. Şuna eminim ki, o kişiler hapiste iken kendilerini muhasebe etmişlerdir. Yani hapiste pek çok şeyden mahrum oldukları için içlerinde bir pişmanlık duyup bir daha o işleri yapmama konusunda bir niyet şu veya bu ölçekte içlerinde doğmuştur veya geçmiştir. Lakin bu hal bir kısmına tövbe-i nasuh sağlarken bir kısmında ise maalesef gerçek tövbeye ulaşamamıştır. Ama şu bir gerçek ki hapis hayatında sabırdan hisse almayan kişi olmamıştır. Şu veya bu oranda. Herkeste niceliği farklı da olsa hapse düşen bir insan mutlaka sabır kavramını nefsiyle yaşar. İşte böyle umumi aflardan anlaşılıyor ki, yine de sabır kavramında aldıkları bu hisse bazı kişileri nefislerinin alıştığı günahlara veya suçlara düşmelerini engelleyememektedir. Bunun gibi bizler de nefsin makamlarını iyi bilip ayrıca nefsi adam yapan usuli aşeredeki hususlarda bilinçlenip elimizden geldiğince onun ıslahına çalışmalıyız. Manevi yola giren bir kişi de tıpkı hapiste yatan kişi gibi az veya çok mutlaka usuli aşeredeki hususlardan bir hisse alır. En az bunların kokuları üzerine siner. O açıdan önemli olan şey manevi yolculuğa girmektir. Karınca karınca yola düzülmektir.

Peygamberimiz (s.a.s) ‘Oruç sabrın yarısıdır.’ buyurmuşlardır. Yani oruca devam edersek sabır karakterinin yarısına talip oluruz, diye buyuruyor sevgili peygamberimiz. Şimdi bir Nakşibendiyye sofisi düşünün, bu kişi yıllardan beri nafile oruçlarla beraber yılın en az yarısını oruçla geçiriyor. Elbette bu kişi kalp ve letaif noktalarındaki halleri yaşamasa ve nurları görmese de bu halleri yaşayan ve nurları gören kişiden çok üstün bir nefis makamında bulunacaktır. Sabrı nefsinde karakter olarak belirginleştiren kişi en az mülhimede yer alır. Hâlbuki kalp ve letaif noktalarında nurları gören normal bir Nakşibendiyye sofisi ancak levvame nefistedir.

Hâlbuki bu yola yeni giren bir sofi samimi olarak mürşid-i kâmile tövbe verince (bey’at alınca) nefsi levvamede bulunur. Nurları müşahede edince de gene bu nefis makamında bulunmaktadır. Yani nefsi yaşadığı bütün hal, cezbe, vecd, nurları müşahede halleri ile değişmemiş bulunmaktadır. Ama bu durum makam itibariyledir. Yani nefsi görünüş itibariyle değişmemiştir. Ama içten içe büyük değişimler de dikkati çeker. Çünkü nefsi-i levvamenin binlerce perdesi vardır. Bunların pek çoğu aşılmıştır. Bu itibarla her ne kadar yeni sofi ile eskisi aynı nefis makamında bulunsa da aralarında dağlar kadar fark vardır. Yani ahlakta ikisi bir olmaz. Onun için yeni olanlar eskilerden çok istifade edebilirler. Eğer saygılı olurlarsa.

Bu noktada rabıtaya değinmememiz büyük bir eksiklik olacaktır. Rabıta nur ve feyz kaynağı olan şeyhi düşünmektir. Tabii nurdan ve feyzden haberi olmayan kişiler bunu çok saçma görüyorlar. Rabıta kesinlikle bir ibadet değildir. İbadet Kuran-ı Kerim ve peygamberimizin (s.a.s) sünneti ile kaim olur. Rabıtaya kim ibadet gözüyle bakıyorsa baştan yanılıyordur. Rabıta sevgidir. Bizim sevgiyle bir Allah dostunu düşünmemiz, hayal etmemizdir. Bunu sağa sola çekmeğe lüzum yok. İnsanlar zaten her anlarını bir şeyleri düşünerek ve hayal ederek geçiriyorlar. İşte rabıta bu tabii durumu biraz yapay bir yolla ara sıra kanalize edip mürşid-i kâmili düşünmektir.

Konu ile ilgili tasavvuf kitaplarında şunlar geçer: ‘Rabıta zikirden üstündür. Zikrin ziyası ay ise rabıtanınki güneştir…’ Tabii önceleri ben de bu tür sözleri şaşkınlıkla karşılardım. İçimden bu tür ifadelere itiraz sesleri yükselirdi. Bayağı bu vesveseler beni rabıtaya karşı engelledi de. Ama bu yolda ilerleyince, belli bir seviyeye gelince hakikatin böyle olduğunu bizzat anladık.

Rabıta ruhi bir olay. Yani insanlar ruhu tanımıyorlar. Bilmediklerini de bilmeyince zır cahil oluyorlar. Artık böylelerine de nasihat kar etmiyor. Bozuk plak gibi aynı lakırdıları ediyorlar. Kendilerini çok akıllı, dindar; bizleri de ahmak, Allah’a şirk koşan güruh olarak görüyorlar. Bundan da öte velileri, onların bu tür sözlerini inkâr yoluna gidiyorlar. Bu tür inkâr insanı imanın esaslarında, özellikle peygambere imanda da şüpheye götüreceği için çok tehlikelidir. Hâlbuki manevi yolun yolcusu temiz ve sağlam bir itikat yanında farzlarla, sünnetlerle, nafilerle, müstehaplarla gününün yarısından çoğunu ibadetlere vermezse boşa kürek çeker. Bir şey elde edemez, hiçbir hal de yaşayamaz. Tabii nefis makamları şurada dursun.

Rabıtayı inkâr edenler ruhi olan olgulara karşı çıkıyorlar. Ruhun kanunları aklın ve maddi hayatınkinden çok farklıdır. Bunu anlamak istemiyorlar. Ruh için mekân, zaman diye bir problem yoktur. Bunu insan havsalası kavrayamadığı için rabıtayı anlayamıyor, kıymetini de bilemiyor. Böyle kişilere soruyoruz. ‘Rüyayı kim görüyor?’ ‘Ruh!’ diyorlar. ‘Peki, hak rüyaya inanıyor musunuz?’ ‘İnanıyoruz.’ diyorlar. ‘Hak rüyada kişi önceden bilmediği mekânlara gidiyor, bazı kişileri görüyor. Zaman geliyor bunlar gerçekleşiyor. Bu nasıl oluyor?’ ‘Tabii ki ruhun bağlı olduğu kanunların akıl ve maddenin bağlı olduğu kanunlardan farklı olması ile. Yani ruh için zaman ve mekân kaydı yoktur. Dünyanın bir ucuna, hatta evrenin ötesinde bulunan levh-i mahfuza bir anda gidip gelebilir. Bir insan mürşid-i kâmili düşünüp hayal ettiğinde kalp ve letifleri ile mürşid-i kâmilin sahip olduğu nur ve feyzin gölgesine girer. Bu anında gerçekleşen bir olaydır. Kişi rabıtada hiçbir şey hissetmese de ruhu şeyhinin huzurundadır. Bizim gibi bu konuda ilerlemiş kişilerin yaşadığı hal budur. Biz bunu gözlerimizden daha iyi görüyoruz. Ayrıca hak rüyada nefis devre dışı olduğu için bütün bunlar yaşanabiliyor. Manevi yola giren de nefsini bir miktar günah kirlerinden temizleyip devre dışı bırakarak ruhsal olarak şeyhinden yararlanabiliyor, hatta bu yolda ilerleyen kişiler şeyhlerini rabıtada görüp konuşma imkânlarına da kavuşabiliyorlar. ’

Gerçekten zikri çekerken yaşadığımız haller, yani nurları müşahede ve feyz alma rabıta sırasında daha bir artmaktadır. Tabii bir de şu hadise rabıtayı zikirden üstün kılmaktadır: Zikir sırasında nefsin hissesini gerek bu yazımızda gerekse daha önceki yazımızda yeterince açıkladık sanırım. Rabıta sırasında ise adeta bir karakter transferi olmaktadır. Yani mürşid-i kâmilde en ideal ölçüde bulunan usuli aşere unsurları yavaş yavaş rabıta yapan sofiye yansımaktadır. Tabii bu süreç çok yavaştır. Kolay fark edilmez. Ama zikre göre çok daha bereketlidir. Rabıtanın doğrudan nefse bu tesiridir ki onu zikirden üstün kılmaktadır.

Şunu hiçbir zaman unutmamak lazımdır. Tasavvuf dar bir keçi yoludur. Allah (c.c.) üzerimize farz kılmamıştır. Bu yol, sadece meşrebi, tabiatı uygun bazı insanlara hastır. İnsanları tasavvuf yolundan ziyade İslam’a çağırmak gerekir. Peygamberimiz (s.a.s) orta bir ümmet olmak üzere gönderilmiştir (bk. Bakara suresi, 143). Peygamberimizin, sahabelerin de hayatı da buna tanıktır. Elbette ehl-i suffe ve bazı sahabeler de amelde ileri giderek tasavvuf yolunun örnekleri olmuşlardır. Bunu da görmezlikten gelmek doğru değildir. Ama bu yolu da umumileştirmek İslam’a zarar verir.

İslam’ın genele hitabı orta bir yol olmuştur. Bu da haramlardan kaçınmak, emirleri (farzları) yerine getirmektir. Bu cennete giden bir yoldur Allah’ın izniyle. Bunun için nefs-i emmareden kurtulmak yeter. Zira nefs-i emmare sahibini mutlaka cehenneme götürür. Bu yolda çok az bir nefis cihadına gerek vardır. O da yasaklardan kaçınmak ve farzları yerine getirmektir. Böyle birisi artık nefs-i levvameye yükselmiştir. Yüce Allah (c.c.) yukarıda anlattığımız kalp ve letaif hallerini bize farz kılmadığı gibi nefis makamlarını da sonuna kadar aşmayı bizden istememiştir. Bu açıdan elimizden geldiğince İslam’ı yaşayıp bütün Müslümanların kurtuluşu ve birliği için gönülden duada bulunup gayret gösterirsek dünyada ve ahrette saadete ereceğimizi düşünüyorum. Bakara suresinin son iki ayetini bu açıdan iyi mütalaa edip sırtımıza çok az bir yük vurulduğu için şükretmemiz gerekir.

Pek çok kişi elindeki tespihle yaptığı zikri gözünde büyüterek dinin gayesinin ve ruhunun dışına çıkıyorlar. İnsanlara tasavvufu tek kurtuluş yolu olarak gösteriyorlar. Tasavvufu İslam’ın önünde ve üstünde tutarak dini insanların gözünde zorlaştırıyorlar. Dini yaşanmaz ve sadece bazı kişilerin yaşayabileceği bir şekle sokuyorlar. Bu düşüncede olan insanların bu tasavvuf yolunun en büyük üstadı olan İmam-ı Rabbani’nin (k.s) Mektubat’ını okumalarını özellikle istirham ediyorum. Orada bu hususlara dair pek çok mektupta defalarca kez ifade ettiğimiz biçimde açıklamalar yapılmıştır. Hâlbuki bu yapılan tespihler yine İmam-ı Rabbaninin (k.s) ifadesiyle farz değil, sünnet değil, sadece müstahaptırlar. Bunların da temel amacının yazımızın başında da belirttiğimiz üzere nefsi değiştirmek, nefis makamlarını aşmak olduğunu da söyledik. Aslında iş burada da bitmemektedir. Peki değişen bu nefisle ne amaçlanıyor? Yüce Allah’ın (c.c.) dinini yaşamak ve yaşatmak. Başka insanlara sunmak. Tebliğ etmek. Çünkü yüce Allah (c.c.), Kuran-ı Kerim’de ‘Şüphesiz Allah, müminlerin canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır (Tövbe suresi, 111)’ diye buyurmaktadır. Onun için yüce Allah’ın (c.c.) dinini yaşamak, yaşatmak her insanın üzerine farzdır. Gaye ila-yı kelimetullaha hizmettir.

Geçmişte cihat ülkeler arasında savaşla olmaktaydı, bugün pek çok değişik hizmetle bu iş gerçekleştirilmektedir. Bu konuda gafil olmak bir Müslüman’a her şeyden önce yakışmaz. Onlardan birisinde çorbada tuz misali ufacık bir katkımızın bulunması, yüce Allah’ın (c.c.) rızasının üzerimizde olmasını sağlayacaktır. Kısacası ilkyazımızın başındaki ifadeleri tekrarlarsak, manevi yolculukta çarklar dönüyor ama niçin dönüyor, bunlar hangi çarkları döndürüyor, neye hizmet ediyor, amaç ne, ona iyi bakmak gerekiyor. Yoksa şeytana ve nefse hizmet ederiz de farkında olmayız.

Pek çok kişinin tasavvuf yoluna girme nedeni hal yaşamak, üstün vasıflara sahip olup insanlara hükmetmektir. Böyleleri baştan yanlış bir yolda bulunmaktadırlar. Nefis ve şeytanlar bu yolda onları çok derin çukurlara atarlar da çıkmaları bile mümkün olmaz. Niyetimiz Allah (c.c.) rızası için İslam’ı yaşamak, örnek hayatımızla başkalarının da yaşamasına vesile olmak, bütün dünyadaki Müslümanlarla birlik olup tüm dünya insanlığının bu dine girmesine çalışmak olmalıdır. Bu görünen en büyük çarktır. Bu dönmüyorsa veya bunun dönmesi için bir niyetimiz, isteğimiz, çabamız yoksa demek ki bu dinin dışında başka bir yoldayız ve nefis ve şeytanlar bizi başka dinlerle aldatıyorlar.

Yüce Allah (c.c.) bizlere akıl ve şuur versin. Rızası istikametinde ayırmasın. Zikrini rızası yolunda kılmayı nasip eylesin. Bizi gerçek Müslüman ve müminlerden eylesin. Âmin.
Muhsin İyi

25-01-2013 15:04:30
 
Zikir ile İlgili Sıkça Sorulan Sorular, Sorunlar, Problemler
-Zikir bir mürşide intisap etmeden, kendi başına alınıp veya edinilip çekilebilir mi?
Evet, zikir bir mürşide intisap etmeden, kendi başına alınıp veya edinilip çekilebilir. Bunun dini bir mahzuru yoktur. İnsanlar hadis-i şeriflerden veya çeşitli kitaplardan faziletlerini duydukları çeşitli zikirlerden oluşan virtler yapıyorlar. Bunları ömürleri boyunca çekiyorlar.

Türkiye’de belki milyonlarca insan, böyle yani bir mürşide tabi olmadan, genellikle hadis-i şeriflerden veya çeşitli kitaplarından faziletlerini duydukları zikirlerden oluşan virtlere sahiptirler. Virt, günlük ev ödevi gibi zikir dersidir. Duruma hadis-i şeriflerin ışığı çerçevesinde bakıldığında bunda bir teşvik de görülür. Zira hadis-i şerifler Müslümanları zikre teşvik ettiği gibi bu konuda bir mürşit şartı da aramamaktadır.

Yalnız zikir çok etkili bir ibadettir. İnsanlarda çeşitli haller oluşturabilir. Bunun için her zaman olmasa da bu tür haller yaşandığında bir mürşide danışmak ve ilgili hali anlatmak gerekebilir. Tabii bu çok sık karşılaşılan bir durum değildir. Zira günde birkaç yüz adet hatta bir iki bin gibi sayılarla çekilen bir zikir insanda pek hal meydana getirmez.

Rahmetli babam da bir mürşide bağlı olmadan, kendi kendine bazı zikirleri virt edinmişti. Bir ara kalbinin üzerinin yandığını söyledi. Telaşlandı. Doktora gitti. Ehil bir doktor muayeneden, tetkiklerden sonra hiçbir şeyinin olmadığını söylemiş. Sonra da zikir ehli olup olmadığını sormuş. Babam da 35 yıldır şu kadar zikri günde çekiyorum deyince iş meydana çıkmış. Babam ölünceye kadar o doktoru hayırla anar ve dua ederdi. Onun söylediği içime öyle bir oturdu ki, beni öyle bir rahatlattı ki… derdi. Şimdi ben bu yolda bilgi ve tecrübe kazanınca hem o doktora hem rahmetli babama hak vermekteyim. Elbette bu kalbin üzerinin yanması kalple alakası olmayan bir durumdur. Oradaki letaif noktasının zikrin hararetiyle harekete geçtiğini, zikrin artırılması lüzumunu gösteren bir durumdur. Yani manevi bir halin işaretidir.

-Zikir Allah rızası için değil de sevap kazanmak, cehennemden korunmak, cennete girmek… maksadıyla çekilebilir mi?
Sevap kazanmak, cehennemden korunmak, cennete girmek… maksatları Allah’ın rızası kapsamındadırlar. Bundan dolayı bu maksatlarla yapılan zikir de dinen makbuldür. Fakat bu daire aşağıdadır. Bu tür maksatlar yerine Allah rızası dairesinin yukarısında Allah’ın hoşnutluğu aranmalıdır. Bu üst derecede zikir çekmek dinen daha faydalıdır. Bu sayede bunun altında yer alan sevap kazanma, cehennemden korunma, cenneti elde etme… gibi nimetler de kendiliğinden kazanılmış olur. Ayrıca Allah’ın (c.c.) hoşnutluğu ile daha yukarı manevi hallere ve ileri nefis makamlarına ulaşılmış olunur.

Himmeti âli (yüce) tutmak gerekir. Aynı zikri yapan iki kişiden niyeti, maksadı yüksek olan diğerini mutlaka geçer. Zikirde Allah (c.c.) rızasından daha büyük bir gaye, kazanç olamaz.

-Zikir dünyevi bir gaye için çekilebilir mi?
Yüce Allah’tan (c.c.) dualarda ahreti unutmamak kaydıyla dünyevi her türlü şeyi isteyebiliriz. Ama zikir bir aşk halidir. Aynı kelimeleri arka arkaya hızlı bir şekilde söylemek de bu aşk halini meydana getirmektedir, geliştirmektedir. Zikri dünyevi bir maksatla çekmek bu aşk halini dünyaya yöneltmek demek olur ki bu her şeyden önce çok çirkin bir şeydir. Büyük bir edepsizliktir. Yüce Allah (c.c.) kulun kalbini sadece dünyaya yöneltmesinden razı değildir. Dinin gayesi, ruhu ahrettir. Dünya bir ödül ve ceza yeri değil bir imtihan yurdudur. Ayet-i celilede şöyle buyrulmaktadır: “Kim ahiret mahsulü isterse onun ürünlerini fazla fazla artırırız. Kim de sırf dünya menfaati isterse ona da ondan veririz, ama ahirette onun hiç nasibi olmaz. (Şûrâ suresi, 20).”

Dünyevi maksatlarla zikir genellikle esma-i hüsnalarda mevzu bahis olmaktadır. Hâlbuki kişi zikirde Allah rızasını ölçü ve gaye edinirse yüce Allah (c.c.) fazl u ikramıyla ona kalbinden geçirdiği dünyevi hediyeleri fazlasıyla verecektir. Ayrıca bu nimetler, hediyeler hem dünya hem ahret hayatında hayırlara vesile olacaktır. Ama kişinin zikirde niyeti sadece dünya olduğunda bu sefer yüce Allah (c.c.) o kişiye o dünya nimetini bir imtihan kastıyla verecektir. Belki o dünyevi nimet ahrette imtihanı kaybetmesine sebep olacaktır. Keşke verilmeseydi, diye ebedi bir pişmanlığı getirecektir. Allah korusun. Onun için zikri hiçbir surette dünyevi amaçlarla çekmemek gerekir. Zikirde Allah (c.c.) rızasını gaye edinmelidir. Bu gerçek anlamıyla hem dünyevi hem uhrevi nimetlerin anahtarıdır.

Kalp hadis-i şerifte de belirtildiği üzere saniyede halden hale girer, değişir. Onu bir yolda tutmak kolay değildir. Zikri Allah rızası dışında başka bir gaye ile çekebilir. Hele bu durum esma-i hüsna zikrinde daha çok görülür. Onun için kalbi her zaman rotasına sokmak gerekir. Bunu şu cümle ile yapabiliriz: ‘İlahi ente maksudi ve rızake matlubi (Allah’ım Sen maksadımsın, Senin rızanı talep ediyorum.)’.

Esma-i hüsna zikrinde veya başka zikirlerde zikrin başında, sonunda veya belli aralıklarla ‘İlahi ente maksudi ve rızake matlubi (Allah’ım Sen maksadımsın, Senin rızanı talep ediyorum.)’ demek, bu konudaki niyetimizi Allah’ın (c.c.) izni ile istikamet üzere kılacaktır. Bu açıdan bu sözü daima zikrimizde virt edinmek gerekiyor. Hele kendi başına, mürşitsiz zikir edinenler buna daha çok önem vermelidirler. Çünkü şeytanlar ve nefis böylelerini yanlış yola daha kolay sürükleyebilirler. Ama zikirde gayesi Allah rızası olan kişiye nefis ve şeytan aldatmak için girebileceği bir yol bulamaz.

Esma-i hüsna zikrinde Allah’ın rızası şu noktalarla aranmalıdır: O’nun güzel isimlerinin zikriyle O’nu övmek, yüceltmek, onların manası üzerinde derinleşmek, O’nun güzel isimlerinden bazılarında ortaya konan güzel ahlakı ile ahlaklanmak, O’nun hoşnutluğunu kazanmak… gibi gayeler güdülmelidir. Bunlar olunca yüce Allah (c.c.) ilgili esma-i hüsnanın dünyaya bakan hediyelerinden kulunu mahrum bırakmayacaktır.

-Bir mürşitten virt alan bir sofi kendi başına virdine ara sıra ilaveler yapabilir mi?
Virt, zikir dersidir. Bu ders mürşitten alınmışsa bunun sayısını yaşanan hallere göre ancak mürşidin vekilleri veya mürşit artırabilir. Virde ilave maksadıyla yapılmayan, sayıya vurmadan çekilen zikirler serbesttir. Yani sofi bu şartla istediği kadar zikir çekebilir. Aslında virt arabanın kontak anahtarını çevirmek gibidir. Arabayı çalıştırır sadece. Önemli olan sayısız zikirle, yani sürekli zikirle yol almaktır. Gerçek kazanç buradan gelir. Çünkü virtten amaç sürekli zikre geçmektir. Sürekli zikirle ileri hallere ulaşmak, nefis makamlarını aşmaktır. Bu yolda hız şeytanları da sindirir.

Cahil sofiler genellikle bu konuyu yanlış anlarlar. Sayıya vurmadan yapılan zikirlerle virdin kendi başına artırıldığı düşüncesine kapılırlar. Onun için virtte sayıyı koruma, kendi başına artırmama konusunda derin bir taassuba düşerler. Sürekli bu konuda etraflarını da uyarırlar. Onun için de bu yolda hiç bir ilerleme kat edemezler. Kabiliyetli kişileri de engellemiş olurlar. Hâlbuki sürekli zikir, sayıya vurulmadan yapılan zikir, Allah’ın emridir: ‘Ey iman edenler Allah’ı çokça zikredin! (Ahzab suresi, 41)’ Allah’ın (c.c.) emri ve peygamberin sünneti olan hususlarda mürşitten izin alınmaz.

Şayet bir sofi faziletine inandığı bir zikri belli bir sayıda virt edinmek istiyorsa bu konuda şeyhinden müsaade alması edebe uygundur. Şayet böyle bir izni alacak durumu yoksa o zaman sayıya vurmadan o zikri her gün istediği kadar çekebilir.

-Zikri alıp bırakmak, tamamen terk etmek doğru mu?
Zikir yoluna giren kişinin zikri değişebilir. Azalabilir. Artabilir. Sofiyse, bunu mürşidi belirler. Şayet kişi kendi başına, mürşitsiz zikre başlamışsa belli bir sayıyı koruması tavsiye olunur. Bu konuda aç gözlü olmak yerine kişinin kolayca, zahmetsiz bir şekilde yapabileceği, yani gücünün yettiği ve zamanının elverdiği belli bir sayıda kalması daha doğrudur. Zira şeytanlar zikir ehlini çok kıskanırlar. Bunun için çeşitli oyunlar oynarlar. Genellikle zikri bıraktırmak için onları sayıyı artırmaları konusunda çok teşvik ederler. Sayı artınca bir süre sonra bu zikirler kişiye ağır gelmeye başlar. O zaman onlar hepten zikri bırakırlar. Bir daha dönüp arakalarına bile bakmazlar. Çünkü nefis bıktığı, usandığı bir şeyden kaçar. Şeytanlar nefsin damarlarını insanlardan daha iyi bilirler. Damara göre şerbet verirler. Hâlbuki hadis-i şerifte hayırlı amelin az da olsa devamlı olanı makbuldür, denilmektedir. Kişi önce çok çekip de sonra bir miktar azaltabilir. Önce şu zikri çekip de sonra başka zikirlere de yönelebilir. Ama zikri tamamen bırakmak, terk etmek hayra alamet değildir. Bu şeytanların oyununa gelmektir. Yüce Allah (c.c.) böyleleri için şöyle buyurmaktadır: Kim Rahman olan Allah’ın zikrinden yüz çevirirse biz ona bir şeytan musallat ederiz. Artık o şeytan onun yakın dostudur. (Zuhruf suresi, 36).’

-Zikir çekecek vakti olmayanlara ne tavsiye edersiniz?
Elbette iş güç yoğunluğundan beş dakikalarını bile zikre ayıramayan insanlar olabilir. Böylelerine arabalarına binecekleri yere gidinceye kadar, bazı bedeni işleri yapma sırasında belli zikirleri, özellikle peygamberimizin (s.a.s) sevabını ve faziletlerini belirttiği zikirleri çekmelerini tavsiye ederiz. Bir Müslüman’ın bir gününü hiçbir zikre ayırmadan geçirmesi telafisi imkânsız büyük bir zarardır. Çünkü geçen zaman bitmiştir. Asla geri gelmez.

Hadis-i şerifte cennet ehlinin her şeyden hoşnut olduğunun ama zikirsiz geçen anlarından büyük bir üzüntü duyduklarını anlamaktayız. Çünkü zikrin kazancı çok büyüktür. Cennet nimetleri de kişilerin amellerine göre verilmektedir. Cennetteki müminlerin dereceleri bu açıdan birbirinden çok farklıdır. Hatta peygamberimiz (s.a.s) bu farklılığı ifade sadedinde dünya ölçülerini kullanmamış, Süreyya yıldızının uzaklığını işaret buyurmuştur. Bundan dolayı ebedi hayatımızda ezilip büzülmemiz için zikre yönelmek akıl karıdır. Günün belli bir vaktinde, yolda, arabada, yatmadan önce vs. bize göre zikredebileceğimiz bir anda az da olsa sayıya vursak da vurmasak da bir zikrimizin olması bizler için büyük kazançlar getirecektir. Şunu unutmamak gerekir ki her zikrin dünyaya bakan ufak bir hediyesi, hediyeleri de mutlaka vardır.

Bir de peygamberimizin (s.a.s) Müflis Kimdir hadis-i şerifinden hisse almak gerekir. Peygamberimiz (s.a.s) sahabesine sormuş ‘Müflis kimdir?’ diye. Sahabeler şöyle buyurmuşlar: ‘Elindeki sermayesini kaybeden kimse.’ Peygamberimiz (s.a.s) ise ‘Hayır,’ demiş ‘gerçek müflis, ahrete, mahşer meydanına dağlar büyüklüğünde sevapla gelip de günahları yüzünden bunları dağıtan kişidir. Çünkü o kimisinin gıybetini yapmış, kimisine iftira etmiş, kimisinin hakkını yemiş, kimisine sövmüş, kimisini dövmüştür. Hak sahiplerine sevapları verilince elinden bir şeyi kalmayıp da onların günahlarını yüklenmiştir. Bu yüzden cehennemlik olmuştur.’ Şimdi bu hadis-i şerifi kimse pek üzerine almak istemez. Nefsimize sorsak, üzerinde hiç kul hakkı var mı, diye. Nefis kendisini hemen temize çıkarır. Hâlbuki her gün nice kişinin günahını bilerek veya bilmeyerek yüklenmeyen kişi yoktur. Onun için bu hadis-i şerifi her insanın kendi nefsi hesabına alması, anlaması, sanki kendisi için söylenildiğini farz etmesi takvaya ve ihtiyata daha uygundur.

Gerçekte zikir her kişi için lüks değil, ekmek su gibi ahrette gerekli bir sermayedir.

Hadis-i şeriflerden anlaşılmaktadır ki, yüce Allah (c.c.) ahrette kul haklarına karışmamaktadır. Bu durumda onların Allah (c.c.) tarafından afları mümkün görünmemektedir. Ayrıca o çetin günde kimse hakkını helal etmeye de yanaşmayacaktır. Yakınlar bile. Bu durum ayet-i kerime ile de sabittir. Bunun için kişiler anne babalarından, evlatlarından, kardeşlerinden bile kaçacaklardır (bk. Abese suresi 35). Allah’ın karışmadığı kul hakları için ahrette elimizde büyük bir sermayenin bulunması gerekir. Zikir hadis-i şeriflerde sevap yönü ile cihatla mukayese edilmektedir. Yani zikre o kadar büyük sevaplar verilmektedir ki onunla başka bir amel pek kıyaslanamamaktadır. Bunun için her fırsatta zikre yönelmek, günün belli anlarında, boş vakitlerde zikretmek kişiye ahrette büyük sermaye kazandıracaktır. Hele bir Müslüman’ın, bir mürşide bağlı olmasa da, kendi başına peygamberimizin (s.a.s) çekilmesi konusunda faziletlerini zikrettiği belli bir sayıda az da olsa bir virt edinmesi, ahrette hesapların görüleceği günde, dünyada kara gün için bir kenara konulan para gibidir. Şuna eminim ki, zikir çekmeye vakti olmayan Müslümanlar, işin bu noktasını kavrarlarsa buna vakit bulabileceklerdir. Sorun vakit bulmamaktan ziyade bir şuur ve önem meselesidir.

-Bazı kişiler vakit namazlarında veya Cuma namazında tespihata ve duaya katılmadan camiden çıkıyorlar. Bunlar ne kaybediyorlar?
Toplu, cemaatle zikrin ne getirdiğinden haberleri olmayan kişilerdir bunlar. Sanıyorlar ki toplu, cemaatle zikirde herkes çektiği zikrin sevabını almaktadır. Oysa Allah’ın (c.c.) toplu, cemaatle yapılan ibadetlerde sevap taksimi farklıdır. Böyle durumlarda herkese topluluğun, cemaatin sevabı kadar ayrı ayrı verilmektedir. Düşünün camide yüz kişi varsa o birkaç dakikada herkes o kalabalığın çektiği zikrin sevabına birden ulaşmaktadır. Hâlbuki kişi tek başına akşama kadar hiçbir iş yapmadan zikretse o sevaba ulaşamayacaktır.

Şimdilerde internet üzerinden çeşitli sitelerde yapılan salât u selam getirme, çeşitli zikirleri çekme, Kuran-ı Kerim hatmi, çeşitli sure, ayet okuma kampanyalarını vs. boş görmemek, küçümsememek gerekir. Bu tür zikirleri ve ibadetleri bir topluluk ve cemaatle birlikte yapmak tek başına yapmaya göre çok daha kazançlıdır. İnsanı topluluk ve cemaat sevabına ulaştırabilir.

Haddizatında mürşitten alınan zikrin de böyle gizli bir sırrı olduğunu sanıyorum. Ama şeytanlar ve nefis insanın bu gizli hazineye ulaşmaması için bu yolu gözden çok düşürmektedir. Kendi başına, mürşitsiz zikri gözde daha çok büyütmektedir. Şu kesin ki her tarikatın mutlaka bir toplu bir de ferdi olarak yapılan zikir çeşidi vardır. Toplu olarak yapılan zikre topluluk ve cemaat sevabı verildiğinden zerre kadar kuşkumuz yok. Mürşit tarafından sofiye ferdi olarak verilen virt dersinde de böyle bir topluluk ve cemaat sevabı söz konusu olabilir diye düşünüyorum. Zira kişi mürşide bağlı olmadan yıllarca zikir çektiği halde bir hal yaşamadığı, manevi makamları kat edemediği halde aşağı yukarı aynı miktarda bir zikri mürşide bağlı olarak çeken kişi ise kısa zamanda manevi halleri yaşamakta, ileri nefis makamlarına geçmektedir. Bunun sırrında mürşit tarafından verilen zikirde topluluk ve cemaat sevabının da bir hissesinin olabileceğini ihtimal dahilinde görmekteyim.

-Vakit namazlarının arkasından yapılan ‘Sübhanallah, Elhamdülillah, Allahu Ekber’ tespihlerinin önemi nedir?
Vakit namazlarının arkasında çekilen bu zikirlerin hikâyesini bildiğimiz zaman kendi başına, yani mürşitsiz de olsa zikir edinmenin değerini ve önemini kavramış oluruz.

Bir grup fakir sahabe peygamberimize (s.a.s) gelip şöyle derler: Ya Rasulallah, zenginler bizi geçtiler. Bizler namaz kılıyoruz, onlar da kılıyorlar. Bizler oruç tutuyoruz, onlar da tutuyorlar. Ayrıca onlar zekât ve sadaka veriyorlar. Biz bunlardan mahrum kalıyoruz. Onlara yetişebilmemiz için bize bir amel gösterebilir misiniz?

Peygamberimiz (s.a.s) o zaman onlara bugün namaz sonlarında çekilen tespihatları öğretti ve bunu her vakit namazının arkasından çekmelerini istedi. Yani namaz sonlarında bugün toplulukla ve cemaatle çektiğimiz 33 Sübhanallah, 33 Elhamdülillah, 33 Allahu Ekber zikirleri önce böyle ferdi planda başladı. Peygamberimiz (s.a.s) bu zikirlere devam ederlerse zenginlerin sadaka ve zekâtla elde ettikleri sevaptan daha ziyade sevaba kavuşacaklarını da fakir sahabelere müjdeledi.

Hâlbuki bu vakit namazlarının arkasında yapılan zikirlerin hepsini bir iki dakikada herkes çekebilir. İşte zikir kısa zamanda bu kadar büyük sevap getirmektedir! Tabii ashabın zenginleri bu hadisten haberdar olunca onlar da bunu yapmaya başladılar. Bu sefer fakir sahabeler başka zamanlarda peygamberimizden (s.a.s) duydukları başka zikirleri çekme yoluna girdiler. Sahabenin çoğunun tahtadan kutuları vardı. İçlerinde taş ve hurma çekirdekleri bulunurdu. Bunları çeşitli zikirleri çekmekte sayıyı bilmek maksadıyla tespih olarak kullanırlardı.

Peygamberimiz (s.a.s) aynı namaz tespihatını kendisinden bir yardımcı, hizmetçi isteyen kızına, Hz. Fatıma’ya (r.anha) gece uyumadan önce tavsiye etmiştir. Bunun hizmetçiden daha iyi olduğunu söylemiştir. Bu durum, vakit namazı arkasından söylenen bu tespihatların dünyevi hediyesine de işaret etmektedir. Hz. Ali (r.a) bu tespihatı ömrü boyunca kendisine virt edinmiş, uyumadan önce mutlaka okurmuş. Hatta Sıffin savaşında bile bunu ihmal etmediğini belirtmiştir.

Bakın, görüyorsunuz ki, sahabeler ortalama çekme süresi iki üç dakika bile olmayan tespihatlara ne kadar önem vermişler. Bunlardan ders çıkarmak gerekir. Sayısı az da olsa zikre önem vermelidir. Özellikle vakit namazlarının arkasındaki tespihatlar çok önemlidir.

-Peygamberimizin (s.a.s) ümmetinden çekmesini istediği ve faziletlerine değindiği zikirlerden bazılarını söyleyebilir misiniz?
Peygamberimiz (s.a.s) buyurmuştur ki, besmele ile başlanmayan işin sonu yoktur (hayırlı olmaz).

Onun için her işin başında besmele çekmek gerekir. Besmelede Allah’ın üç güzel ismi zikredilir. Her işte yapılınca bu Allah’ı günde onlarca kez zikretmek yerine geçer. Büyük sevap kazandırır.

Peygamberimiz (s.a.s) buyurmuşlardır ki, bana salâvat getirenler bana yakındır. Bana salâvat getirene Allah (c.c.) on salâvat getirir. Sizin salâvatlarınız bana bu konuda hizmetli meleklerce ulaştırılır. Ben de alırım, mukabelede bulunurum.

Salâvat peygambere dua etmek demektir. Hakikatte ise Allah’ın ve peygamberin salâvat getiren kişiye dua etmesidir.

Peygamberimiz (s.a.s) adım anıldığında salâvat getirmeyenin burnu dürtünsün diye beddua etmiştir.

Peygamberimiz (s.a.s) buyurdular ki, size söylenmesi kolay ama terazide ağır olan bir zikir öğreteyim mi? O, ‘Sübhanallahi ve Bi-hamdihi Sübhanallahi’l-Azim’. Kim bu zikri günde yüz kere söylemeye devam ederse günahları denizköpüğü kadar da olsa bile affolur. Kimse bu zikri yüz defa söyleyen kişinin ameline ulaşamaz. Velev ki ondan fazla bu zikri çeken olsun.

Peygamberimiz (s.a.s) buyurdular ki, ‘La havle vela kuvvete illa billahil-Aliyyül-Azim’ cennetin hazinelerinden birisidir. Bu zikir, 99 derde devadır. Bu zikre devam edenlerden ayrıca en hafifi fakirlik olmak üzere 70 çeşit bela ve musibet üzerinden kaldırılır.

Peygamberimiz (s.a.s) buyurdular ki, ‘Sübhanallahi velhamdülillahi vela ilahe illallahu vallahu ekber’ zikrini söyleyen kişi için cennette bir ağaç dikilir. Bir atlı beş yüz yıl gölgesinde gitse bile gölgesini bitiremez.

Peygamberimiz buyurdular ki, ‘La ilahe ilallahu vahdehu la-şerike leh lehu’l-mülki ve lehu’l-hamdu ve hüve ala külli şey’in kadir’ zikrini her gün yüz kere söyleyen kimseye on köle azat etmeye denk sevap verilir. Ayrıca yüz iyilik mükâfatı yazılıp yüz günahı silinir. Bunların yanında günün akşamına kadar şeytanın şerrinden de korunur. Bu zikri günde on kez okuyan ise Hz. İsmail (a.s.) soyundan dört köleyi azat etmiş gibi sevap kazanır.

Peygamberimiz (s.a.s) buyurdular ki, zikrin en faziletlisi La ilahe illallah’tır. Bu günahları yakar, yok eder. Günde yüz defa bunu zikredenlerin kıyamet günü yüzü ay gibi parlar.

Bir de zikir kelimelerinin başına Allahın kelimeleri adedince, zerrelerin adedince, yeryüzündeki canlılarının adedince, ağaçların, yaprakların adedince…. gibi sıfatlar konunca bu zikri daha çok zenginleştirir, nemalandırır, sevaplandırır. Peygamberimizden (s.a.s) bu manada hadisler vardır.

Allah (c.c.) zikrini gereği şekilde, rızasına uygun olarak yapmamızı nasip eylesin. Âmin.
Muhsin İyi

06-02-2013 07:28:35
 
Zikrin İşlevi, Zikir Ne İşe Yarar, Zikrin Fonksiyonu(3)
Zikrin işlevi ile ilgili çeşitli tarihlerde yazdığımız iki yazıda belirgin bir eksiklik olarak zikrin ruha tesirinden gereği şekilde söz etmediğimiz ilgili yazıları bilahare okuyunca meydana çıktı.

Hâlbuki zikir önce ruha etki eder. Ruhu tasfiye (saflaştırma) ettikten sonra nefsi tezkiye (temizleme) eder. Çünkü zikir karşısında önce ruh harekete geçer. Ruh arındıktan, yani belli bir oranda saflaştıktan sonra sıra nefsin makamlarını kat etmesi için tezkiyesine gelir. Yukarıdaki adı geçen makalelerimde bunun ne şekilde olduğunu yeterince açtığımız, açıkladığımız için burada ruhun zikir karşısında aldığı vaziyete odaklanacağız.

Ruh ibadet olmadan ölü gibidir. Varlığını pek göstermez. Nefis ile ruh aynı hali alır. Onun için psikoloji, psikanaliz, psikoterapi… gibi bilimler, disiplinler ruhu tanıyamadıkları, ayırt edemedikleri için nefsi incelemişler, nefsi ruh diye ele almışlardır. Dolayısıyla bunların vardıkları kanılar da hep nefisle ilgili olmuştur. Asla da bir insana şifa kaynağı olamamışlardır.

Ruh hiçbir zaman hastalanmaz. Psikolojik rahatsızlıklar nefisten kaynaklanır. Çünkü ruh Allah’tan ilahi bir nefhadır. İnsan nefsinin bu dünyaya aşırı şekilde ve yanlış yollarla bağlı olmasından dolayı psikolojik sıkıntılar, rahatsızlıklar ve hastalıklar yaşar. İnsan günahlara tövbe ettiğinde ve ibadetlerle yaratılış amacına yöneldiğinde ruh hızla manevi âlemlere doğru yükselir, nefis bu sayede dünyaya aşırı ve yanlış yollardan bağlı bulunduğu psikolojik rahatsızlıklardan, sıkıntılardan, hastalıklardan kurtulmaya başlar. Yoksa nefsi temel alan ve ruhu görmezden gelen modern bilimlerin ve disiplinlerin insana hiçbir şekilde belirgin bir şifa vereceğine kesinlikle inanmıyorum.

Bu dünyada gurbette olan ruhun ilahi âlemlere karşı olan iştiyakı ve özlemi ancak günahlara tövbe etme ve ibadetlere yapışmakla giderilir.

Ruh yükselişle kendisini belli eder. Durağan olduğu zaman nefsin egemenliği altına girip tanınmaz olur. Ruh ibadetlerle Allah’a (c.c.) doğru, asıl vatanına yolculuğa çıktığı zaman varlığı sezilir. O zaman bir insanda ruhtan söz edilebilir.

Yoksa nefsinin esiri olup da çeşitli günahların pençesindeki insanların ruhi bir hayatı olmadığı gibi böyle bir insanın ruhunun soluklarını duyması bile imkânsızdır. Günahkâr insanın hayatında ruhun varlığı silinmiş, adeta buhar olmuştur.

Kişi ne zaman günahlara gözyaşı ile nasuh tövbesi yaparsa ve ibadetlere başlarsa ruh adeta hayat bulup kendisini gösterir. Böyle bir kişinin ruhu yükselmeye başlamıştır.

Ruh yükselmezse varlığını göstermez. Nefsin elinde yok olup gider, adeta erir.

İlahi aşk ruhun yükselmesi ile başlar. Ruhu yükselmeyen kimse dünya bataklığına saplanıp kalır. Materyalist olur. Allah’ı ve diğer inanması gereken şeyleri yavaş yavaş inkâr etmeye başlar. İnsanın inanması için bu dünyayı aşması, ruhunun ilahi âlemlere yükselmesi gerekir. Manevi yolculukta iman esasları gittikçe güçlenir. Ruh ileri manevi âlemlere yükseldikçe insanın gözünde madde düşmektedir. Onu hayal, rüya gibi bir şey olarak algılamaya başlamaktadır. Bu sayede büyük bela ve musibetleri de fazla sarsılmadan aşabilmektedir. İnsan kalbinden bu dünyayı çıkardığı oranda Allah’a karşı bir ilahi aşk duymaktadır.

Ruhun yükselmesi adeta bir el fenerinin ışıkları gibidir. Yani ruh el fenerinin elde olması gibi vücut ülkesindedir. Işık nasıl saniyede 300.000 km hızla harekete geçerse ruh da bundan daha hızlı bir şekilde letaifleri ile arş-ı alaya doğru yükselmeye başlar.

İmam-ı Rabbani Hazretlerinin (k.s) Mektubat’ında ruhun yükselmesine dair yazıları okuyunca bunun ne şekilde olduğunu çok merak ettim. Bu yolda bir makam sahibi olmadığımız halde yüce Allah (c.c.) sadat-ı kiramın himmetiyle defalarca kez yakaza halinde gösterdi ki ruh (letaifler) çok yüksek bir hızla göğe doğru yükselmektedir. O kadar yüksek bir hız ki belki ışık hızı yanında solda sıfır kalır. Önceleri bu hızlara tahammül edemeyip yüce Allah’tan (c.c.) bu isteğimden vaz geçip tövbe ettim. Çünkü insan o sırada aklını kaybedeceği vehmine kapılmaktadır. Hâlbuki bizim yaşadığımız hız, Allah’tan (c.c.) bir rahmet olarak bizim tahammül gösterebileceğimiz şekilde ayarlanmıştı. Gerçeğini insanın kaldırması zaten mümkün değildir.

İstisnasız her Müslüman günahlardan el çektiğinde (üzerindeki kul haklarını da ödemeye çalışma kaydıyla), farz ibadetleri yerine getirdiğinde bu ruhi yükselişini gerçekleştirmektedir. Tabii bunun farkında olmamaktadır. Bu insanlara gösterilmemektedir. Ama tabii ehl-i tasavvufa göre sıradan bir Müslüman’ın letaiflerinin göğe yükselme hızı biraz düşük olabilir, varacağı yer de yani makamı da biraz aşağıda kalabilir. Ama Allah’ın (c.c.) izni ile ölümden sonra sonu cennette biten bu ruhi yükseliş maksada varıncaya kadar devam eder. Hadis-i şeriflerde belirtildiği üzere bir kişi ölmeden önce gideceği yeri görmeden ruhunu teslim etmez. Yani sadece Müslümanların ruhları cennete doğru uçmuyor, inançsız veya günahkâr insanların ruhları da cehenneme doğru düşmektedir. Tıpkı halatları kopmuş bir asansör gibi. Rüyalarda bazen görülen düşme durumları buna işaret olabilir. Tabii bunu tövbeye vesile olması ve ihtiyat için söylüyoruz. Yoksa rüyalardaki düşmenin başka nedenleri de olabilir. Bunları şimdilik bilemiyoruz. Tövbe ettikten ve günahlardan uzak durduktan sonra bunu vesvese yapmamak da gerekiyor. Şunu itiraf ediyorum ki, bu tasavvuf yoluna girdiğimden beri bir kere olsun düşme rüyası görmedim. Allah’a sonsuz şükürler olsun. Bundan önce yani namazında niyazında bir Müslümanken bu düşme rüyalarını çok görürdüm. O zamanlar her ne kadar haramlardan uzak dursak da çoğu kez elimizde olamadan veya nefsimize biraz uyarak bilerek veya bilmeyerek bazen harama veya şüpheli şeylere bulaşıyor, nefsimizde de çoğu kez harama karşı büyük bir meyil ve iştiyak duyuyorduk. Tasavvuf nefsi tezkiye ettiği için şimdi günahlardan gerçek manada uzak durmaya çalışıyoruz. Allah’ın izni ve sadatların himmetiyle çok şükür günahlara karşı nefsimizde pek bir iştah da duymuyoruz. Tabii peygamberimizin (s.a.s) dualarında buyurduğu gibi yüce Allah bizi bir göz kırpma anı kadar da olsa nefsimizle baş başa bırakmasın. Âmin. Yoksa nefsimiz son nefese kadar adam olmaz. Şeytanın telkinlerine her zaman her makamda açık olarak yaratılmıştır. Tamamen ıslahı mümkün değildir. Nefsimize bir an güvensek bile imtihanı kaybedenlerden olabiliriz. Son nefeste imansız gidebiliriz. Allah korusun.

Uçma kaçma hikâyelerine de pek bel bağlamamak gerekmektedir. Sonuçta bunlar birer haldir. Nefis makamlarına işaret etmezler. Tasavvuf yolunda amaç nefsi tezkiye etmektir. Nefis güzel ahlaklarla süslenirse meyve veren bir ağaca dönüşmüş olur. Böyle birisinin nefsinden herkes istifade eder. Böyle bir insan gerçek manada İslam’a da büyük hizmetler verir. Ama böyle uçma kaçma hikâyelerine bel bağlayıp da bu yola girenleri şeytanlar oynatıp dururlar. Onların tek derdi aslında nefislerine hizmettir. Kendisine hayrı olmayanın başkasına ne menfaati olabilir? Nefisleri onları acınacak vaziyetlere düşürür. Maalesef pek çok kişi tasavvuf yoluna nefsine hizmet için giriyor. Bazı üstün vasıflara erip keşif ve kerametlerle insanlara şov yapmak, meşhur olmak, üstünlük kurmak için yanıp tutuşuyorlar. Bir de bunun bir türlü farkına varamıyorlar. Tabii böyleleri İslam’a da çok büyük zararlar veriyorlar. Din ve tasavvuf yolunu istismar aracı olarak kullandıkları için yemedikleri nane de kalmıyor.

Yüce Allah (c.c.) hallerden asla razı olmaz. Bununla insanlara imtihan kapısı açabilir. Çünkü hallerin hiç kimseye bir faydası yoktur. Uçup kaçmışsın, cezbe ve vecd içinde zevkten dört köşe olmuşsun, keşif ve kerametle gaybı bilip suda yürümüşsün bunların kime ne hayrı olabilir?.. Allah (c.c.) bu tür halleri şeytanlarda da gösterebilir. Belli formüllerle nefislerine çile çektiren çeşitli dinlerdeki insanlara da verebilir. Ama tasavvuf yolu İslam’ın özüdür. Amacı Kuran-ı Kerim’in ve peygamberimizin (s.a.s) ahlakını elde edip insanlara hizmet etmektir. Yani tasavvuf yolunda ölçü kitap ve sünnet olmalıdır. Bunu yaşamak önemlidir. Bu olursa o zaman gerçek manada din ve tasavvuf söz konusu olur. Yoksa çeşitli hallerle yüce Allah (c.c.) bize öyle bir mekir (ilahi hile) kapısı açar ki cehennemde soluğu alırız da bundan oraya varıncaya kadar haberimiz bile olmaz.

Yüce Allah (c.c.) engin rahmetiyle ruhumuzun nefsin egemenliği altına girip hastalanmaması için ilahi kitaplar indirmiş, peygamberler göndermiştir. İlahi kanunlarla ve ibadetlerle ruhumuzu harekete geçirmiştir. Ruhun harekete geçmesi demek, manevi âlemlere doğru yükselmesidir. İbadetlerin ruha dönük temel işlevi, bu uçuşu gerçekleştirme, bir nevi bu manevi uçuşta enerji kaynağı görevi yapmaktadır. Namaz peygamberimizin (s.a.s) tarifi ile müminin miracıdır. Yani bu tarifte bir benzetme yapılmamıştır. Bir gerçek dile getirilmiştir. Müminin ruhu namaz sırasında manevi âlemlere doğru sonsuz bir hızla yükselmektedir. Oruç içgüdülerimizle bağlı olduğumuz masivadan (dünyadan) nefsin bağlarını çözmektir. O da ruhun manevi yolculuğunda ayak bağı olan nefsi belli bir zamanda belli bir derecede devre dışı bırakmaktadır. Zekât nefsimizin dünyaya en sıkı bir şekilde bağlandığı paranın esaretinden bir derece kurtulmasıdır. Bu bir derece kurtulma ruhun manevi yolculuğunda büyük bir ivme kazandırmaktadır. Onun için üzerine zekât düşmeyen kişilerin sadakayı asla ihmal etmemesi gerekir. Hac ise hem görünüşte gerçek bir yolculuktur hem de ruhun manevi bir yolculuğudur. Turistik bir gezi değildir. Hacdan gelenler ruhlarının tattığı manevi yolculuktan ötürü imanları daha bir güçlenmiş olarak dönerler. Gördükleri şeylerin ötesinde ruhlarının manevi yolculuğu sırasında yaşadıklarını kelimelere dökemezler. Onun için çok büyük bir ibadeti yapmış olurlar. Peygamberimiz (s.a.s) kabul edilmiş bir haccın karşılığının cennet olduğunu bildirmiştir.

Kısacası haramlardan kaçınma ve ibadetleri yapma ruha bir anlam verir. Onu nefsin egemenliği altında kurtarır. Asli vatanına doğru bir manevi yolculuğa çıkartır. Tabii bu noktada ruhun yükselişi zikir ehline göre yavaştır. Kişinin bunun farkına varması adeta imkânsızdır. Ama bu yol kişiyi eninde sonunda Allah’ın rızasına ve cennete ulaştırır Allah’ın izniyle.

Kişinin haramlara tövbe etmeden, İslam’ın şartlarına yapışmadan cennete gireceğini düşünmesi boş bir hayaldir, şeytanın insanı Allah’ın (c.c.) rahmeti ile kandırmasıdır. İsterse bu kişiler her gün rüyalarında uçup kaçsınlar, cezbe ve vecd, keşf ve keramet ehli olsunlar. Kitap ve sünnet ölçü olmadan kişinin nefsini tezkiye etmesi, Allah’ın rızasına ermesi mümkün değildir.

Ruhun yükselmesi gerçek anlamıyla zikirle olur. Onun için zikrin en temel işlevi; ruhu, yani onun manevi organları olan letaifleri manevi âlemlere doğru yükseltmesidir. Ruh yükseldiği zaman kişide cezbe ve vecd halleri görülür. Cezbe ve vecd halleri ruhun yükselmesi ile buna karşı koyan nefsin etkileşimi sonucu meydana gelir. Yani iki zıt gücün, itme ve çekim güçlerinin etkisi altında kalan ruhun hallerine cezbe ve vecd denmektedir. Tabii ruhun, nefsin özellikleri birbirinden farklı olduğu için cezbe ve vecd halleri de birbirinden farklı olmakta, bunların yüzlerce çeşidi bulunmaktadır. Cezbe ve vecdin ayırıcı ve ortak özelliği zikir sırasında duyulan aşırı duygusal ve coşkusal hallerdir. Her ne kadar bu hallere pek fazla kafayı takmamayı, bunlara takılmamayı önersek de, bunlar aslında büyük sermayelerdir. Zira cezbe ve vecd ruhun sonsuz bir hızla manevi yolculuğunda olduğunun işaretidir. Haller nefis makamları karşısında o kadar önemli olmasa da sonuçta nefis makamları bu hallerle aşılmaktadır. Hele Nakşibendiyye tarikatında cezbe ve vecd olmadığı zaman işler daha bir zorlaşmaktadır.

Nakşibendiyye tarikatında nefse yüklenilmemektedir. Halvet olmadığı gibi nafile oruçlar konusunda da müritler pek teşvik edilmez. Dolayısıyla Nakşibendiyye tarikatında rabıta ve zikir ile sofiler manevi yolculukta gıdalarını alırlar. Zikir ise cezbe ve vecd olamadığında kolay çekilmez. Hele sofi letaif zikrine geçtiğinde bu zikir zamanı bir iki saati bulacak, belki duruma göre daha da artırılacaktır. Onun için bu zikrin cezbe ve vecd halleri olmadan çekilmesi kolay olmayacaktır. Zira cezbe ve vecd halleri zikre doyulmaz bir tat katarlar. Ama bunun, yani cezbe ve vecdin bir insanda, zikir ehlinde olmaması çok enderdir. Çoğu kişide farklı bir nitelikte olsa da vardır. Bu cezbe ve vecd halleri zamanla da ortaya çıkabilir. Onun için zikre biraz sabretmek gerekir. Ne zaman zikirden az da olsa zevk almaya başlamışsak demek ki bizde bir çeşit cezbe ve vecd hali başlamış demektir. Buna da çok şükretmek gerekir. Çünkü büyük bir devlettir.

Ruh önce zulmani perdeleri, sonra da nurani perdeleri aşar. Yani sofi letaif nurlarını gördüğünde aslında bunlar da manevi yolculukta aşılması gereken perdelerdir. Bir son olamadığı gibi işe daha yeni koyulmak sayılsa yeridir.

Ruh yükselince pek çok âlemi geçer. Misal âlemine ulaştığında rüyalarının büyük kısmı hak olmaya başlar. Daha doğrusu burada hak rüyaları görme oranı sıklaşır.

Cinler âlemi de Misal âlemine yakındır. Ruh belli bir makam elde edince şeytanlarla imtihan edilebilir. Tabii şeytanlar her sofiye musallat olmazlar. Ama şunu unutmamak gerekir ki, insanlar şeytanlardan çok üstün olarak yaratılmıştır. Dolayısıyla sofiler feyz ve nur kaynaklarına çokça yapışarak; yani zikir, rabıta ve murakabe ile bunları perişan ederler.

Tarih boyunca hiçbir sofinin bu şeytan musallatları yüzünden tımarhaneye (akıl hastanesine) düştüğünü sanmıyorum. Çünkü sofi biraz sıkıştı mı zikri, rabıtayı, murakabeyi artırarak rahatlama yoluna gider. Zaten şeytanların elindeki tek koz karşı cinsten olanları ile sofiyi zinaya düşürüp üzerindeki nur ve feyzi azaltmak, manevi yükselmesini önlemektir. Bunun için olmadık yalanlara başvururlar. Özellikle bu âlemde evlendin, çocukların oldu, şeyhülislamımızsın, liderimizsin… yalanları ile sofileri kendilerine bağlamaya çalışırlar. Bütün bunların nedeni de şeytanların insan soyuna olan amansız düşmanlıkları, kinleri ve kıskançlıklarıdır. Çünkü bir insanın Allah (c.c.) yolunda yürümesi, yükselmesi onları çıldırmaktadır.

Elbette cin ve şeytan musallatları ile tımarhaneye düşmüş insanlar vardır. Ama bunlar genellikle namazdan niyazdan uzak kimselerdir. Yani ellerinde zikir, rabıta, murakabe gibi nur ve feyz kaynakları olmadığı gibi dinden diyanetten uzak oldukları için çaresizlikle onların elinde oyuncak olurlar. Şeytanlar cinlerin inançsızlarına denir. Şeytanlar kesinlikle bir insanı öldüremezler. Sadece sinirler üzerinde yaptıkları etkilerle bazı organlarda ağırlık ve acı uyandırabilirler. Tabii böyle namazdan niyazdan uzak insanlar çok çaresiz oldukları için bu yükü kaldıramazlar, delirebilirler. Bunların onların ellerine düşmeleri de genellikle dayak, boşanma, yakınların kaybı… gibi büyük travmatik acılardır. Kişi kaldıramayacağı büyük bir psikolojik sıkıntı yaşadığı zaman genellikle şeytanlar onun bu çaresizliği üzerine musallat olabilmektedirler. Ama sofide ise durum tamamen farklıdır. Şeytanlar onu günaha düşüremedikleri için yani bu konuda yaşadıkları çaresizlikten dolayı sofiye musallat olurlar. Bu musallatları sırasında sofi uçkuruna sahip çıkarsa onları hezimete uğratır. Böylece daha yukarı manevi âlemlere ve makamlara yükselir. Yoksa zinaya düşerse manevi olarak olduğu yerde saymaya, gün be gün gerilemeye başlar. Yani şeytanlar sofiye musallat oldukları zaman sofi bunlar üzerine zaten galip durumdadır. Sofinin sürçmeleri zina ile meydana gelmektedir.

Şayet bir kişi şeytan musallatlarına maruz kalmadan veli olmuşsa derecesi hiçbir zaman şeytan musallatına maruz olanlar kadar olamaz. Bu da tabii işin ayrı bir yönüdür. Şer olarak gördüğümüz bir durum büyük makamlara vesile olmaktadır.

Yüce Allah (c.c.) manevi yolculukta taşıyamayacağımız yüklerle bizleri imtihan etmez. Nefsimizi imtihan için bazı yollar açar. Biz biraz gayret gösterdik mi yüce Allah (c.c.) üzerimizdeki ağırlığı kaldırır, bu sefer başka bir şeyle imtihan eder. Çünkü bu dünya imtihan yurdudur. Ahret için sermaye biriktirme yeridir. Ödül ve ceza yurdu değildir. Sermaye de imtihanlarla elde edilmektedir. Elbette O’nun rızasını kazanmak kolay değildir. Şairin de dediği gibi herkes haddini bilmelidir:

‘Bu bir rıza lokmasıdır yiyemezsin demedim mi?’

Rıza biliyorsunuz usul-i aşerede en yüksek makam. Allah’tan iyi imtihanda olduğu gibi başımıza gelen bela ve musibetten de razı olmaktır. Oysa bizler bela ve musibetlere sabır bile gösterememekteyiz. Nerede kaldı bunlardan razı olmak… İnsan manevi âlemlerde uçar kaçar ama nefsi böyle rıza lokmasında tıkanır kalır. Bela ve musibet lokmaları bir türlü boğazından aşağı inmez. Son nefeste Allah’a (c.c.) isyan bile edebilir.

Melekût ve Ruhlar âlemi ise ruhun dünyaya gönderilmeden önce Allah’ın (c.c.) hitabına mazhar olduğu, biraz eğleştiği, büyük hazları yaşadığı yerlerdir. Buralar ruhun asli mekânları olduğu için ruh bu makamlara ulaştığında büyük bir huzur ve sevinç duyar. Bu âlemlerde türlü zevklerin yanında melekleri görmek ve onların Kuran-ı Kerim’i okumalarına şahit olmak gibi türlü zevkler de vardır. Kuran-ı Kerim’de yüce Allah’ın (c.c.) ruhlara bu dünyaya inmeden önce ilgili mekânda yaptığı sözleşme şöyle geçmektedir: ‘Hani Rabb’in (yaratılmazdan önce) Âdemoğullarının soy soplarını (n ruhlarını) almış, onları kendilerine karşı şahit tutarak ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ demişti. Onlar da ‘Evet, şahit olduk (ki Rabbimizsin.)’ demişlerdi. Böyle yapmamız kıyamet günü ‘Biz bundan habersizdik.’ dememeniz içindir (A’raf suresi, 172). İşte bu öyle bir hitap ki bunu hiçbir insan hatırlamasa da ruhu Allah’ın (c.c.) bu hitabıyla mest olmuş, dünyada hep bu ilahi âleme karşı bir özlem ve aşk içerisinde olmuştur. Ruhun tövbe etme ile ibadetlerle yükselmesinde bu aşk ve özlem birinci derecede rol oynamaktadır.

Bu sözleşmeden çıkan bir sonuç da hiçbir insanın ruh boyutunda Allah’ı inkâr edememesidir. Madde bataklığına batmış insanlar, ancak günahları daha bir rahat şekilde işlemek için büyük bir enerji ile ruhlarının bu seslerine kulaklarını tıkarlar. Fakat büyük bir sıkıntı ile karşılaştıklarında ruhlarının sesine uyarak gizlice Allah’a (c.c.) dua ederler. O zor durumdan kurtulunca bunu unuturlar. Genellikle eski yaşantılarına dönerler.

Allah’tan (c.c.) daima kolay bir imtihan istemeliyiz. Dini kendimize zorlaştırmamalıyız. Kitap ve sünnet dışına çıkmamalıyız. Tasavvuf yoluna girmişsek gayemizin de kitap ve sünnet olduğunu unutmamak gerekir. İslam’ın da tasavvufun da gayesi aynıdır. Kitap ve sünneti yaşamaktır. Tabii ehl-i tasavvuf bu konuda daha bir itina göstermelidir. Uçmanın kaçmanın ne tasavvufun gayesiyle ne de İslam’la bir ilgisi yoktur.

Tasavvuf yolu Allah (c.c.) rızası için nefsimizin şerrinden insanları kurtarmaktır. Kendimizi ıslah etmek, tasavvufun en temel davasıdır. Çünkü haller nefsin makamlarına hizmet ediyorsa bir işleve sahiptir. Yoksa çekilen şeyler, verilen emekler boştur. O zaman yaşanan haller de havaya gider. Bir şeye yaramaz.

Vahdet-i vücut ruhun yükselmesi, manevi âlemleri geçmesi üzerine duyulan, yaşanılan bir haldir. Bu dünyayı ve nefsi hiç olarak görmedir. Allah’tan başka tüm varlık âlemini ve nefsi yok saymaktır.

Allah’ın (c.c.) zatının ne varlık âlemi ile ne de kişinin varlığı ile bir ilgisi yoktur. Allah (c.c.) her şeyi ilim sıfatı ile yoktan var kılmıştır. Büyük velilerin ağzından ilahi sarhoşluk eseri çıkan sözlerde kesinlikle yüce Allah’ın (c.c.) zatının varlık âlemi ile veya kendileri ile bir ilgisinin oldukları söylenilmemiş, kendilerini ve varlık âlemini yokluğa verip yüce Allah’ın isim ve sıfatlarının tecelli ettiği duygusu anlatılmak istenmiştir.

Vahdet vücut hali çok mübarek bir haldir. Tasavvufun kalbi, ideolojisidir. Tevhid-i ef’al, tevhid-i sıfat, tevhid-i zat konularına vakıf olmak bir sofi için şarttır. Bunlar hakkında yazılarımız sitede vardır. Ama özellikle her halde nefsini ve dünyayı yok kılmak, özellikle tevhit ve nefy ü ispat zikrinde bu düşünceyle ve duyguyla zikretmek büyük yararlar sağlar. Ruhu sonsuz bir hızla istikamete doğru yükseltir.

Bir insan ibadetlerini fena hali ile (kendisini sanki yok kılarak) yaparsa ruhu daimi zikirde olduğu gibi yükselir.

Letaifler Emir (Ceberut) âlemindeki yerlerine vardıktan sonra ruh ayan-ı sabitesine (varlık nedeni, değişmez varoluşuna) ulaşır. Bu nefsin fenafillâh mertebesine işarettir. Kişi bu sırada zikirde Allah dışında bütün varlık âlemini ve kendisini yok hükmünde sayar. Böyle bir halet-i ruhiyeye bürünür. Bundan sonra Allah’ın (c.c.) isimlerinde ve sıfatlarında seyir başlar. Nefsin bekabillah ile şereflendiği yani üstün ahlaki özellikler kazandığı dönemdir bu. Bu dönemde usul-i aşeredeki hususlar nefiste karakter olarak kendisini gösterir. Velilik bu aşamadan sonra söz konusu olur.

Yüce Allah (c.c.), İslam’ı yaşamayı, bu sayede başkalarına örnek olarak yaşatmayı nasip eylesin. Âmin.
Muhsin İyi

Cevapla

"Kalp ve Letaif Zikri Nasıl Çekilir?" konusu hakkında etiketler
allah allahimiza anda anlasilir ates ayni baslanilir beraber bir bulmak buyuk cekelim cekilecek cekili cekilir cekilirken cekmek cekmeliyim celal degisen den denir der ders ederek edili edilir erkegin esma gercekzikir girmek gizli gunde hafi haller hastalik hava hikmeti hitabeti huzur ihlasla ilahi ilimler kac kalb kalbi kalbine kalp KALPTEKI kalpten kalpzikri kez kuvvetlendirmek lataif latayif letaif letaifi letaip letayifler muridletaif mursid namaz nasil nasilcekilir nedir nefis nefse nin olur resimli ruh sayi sekilde sir tane taneleri tarifi tayin tesbih tesbihler tevhid toprak turlu vardir vucudtaki vucut yapabiliriz yapilir yeri yerleri yuzundeki zati zikir zikirle zikirnasi zikr zikri zikrin zikrinde zikrine ziyaretci

Eski Mısır ve Sirius Bağlantıs Önceki | Sonraki Vatan Uğruna Ölümsüzlüğe Kuşanlar




İletişim Bilgileri, Contact Us, Kullanım Sözleşmesi, Gizlilik